Saraybosna'da dindar nesil

  • Yazdır

Saraybosna ziyaretçilerine yol göstermek üzere hazırlanan İngilizce bir dergide şöyle bir uyarıya yer verilmiş: "Bosnalılar son derece nazik ve misafirperver insanlar. Ne var ki savaştan söz açıldığında pek çoğunun lafı uzatma eğiliminde olduğu hatırda tutulmalı. Anlatacak çok sayıda dokunaklı ve ilginç hikâyeleri var. Ya iyi bir dinleyici olun ya da muhabbetten sıkıldığınızda konuyu değiştirmeye çalışın."

Uğradıkları kayıpların büyüklüğü ve yol açtığı acılar düşünüldüğünde, Bosnalıların savaşın yarattığı travmayı halen atlatamamış olması normal. Dahası, savaşın kimi izlerini özenle korumalarından anlıyoruz ki dünya da bu acıları unutmasın istiyorlar. Havaalanından Saraybosna'ya giden yol üzerinde, birkaç bloktan oluşan sekiz katlı bir sitenin üzeri boydan boya –girişten teras katına kadar– kurşun delikleriyle kaplı. Hani, "gözümle görmesem inanmazdım" derler ya, biz gördükten sonra bile inanmakta güçlük çekiyoruz. Nasıl bir nefretse, bu binalar üç buçuk yıl süren abluka sırasında defalarca, belki de saatlerce taranmış olmalı. Kafası bozulan birkaç manyağın işi değil belli ki!

Saraybosna'da okullar, fabrikalar, kütüphaneler, hastaneler, trafolar, aklınıza gelebilecek her türlü sivil yapı bombalarla, topçu atışıyla ya hasar görmüş ya da çıkan yangınlar sonucu kullanılamaz duruma gelmiş. İç savaştan bu yana geçen 17 yılda birçoğunu onarmışlar ve aslına uygun olarak yeniden yapmışlar. Fakat yaşlıların kaldığı bir huzurevinin karkası olduğu gibi korunuyor. Bu bina ölenlerin anısını yaşatmak üzere grafitilerle bezenmiş. Bunun gibi yanmış ya da hasarlı, kurşun izleri açıkça belli olan başka yapılar da var. Öyle ki bir savaş müzesi görünümündeki kentte ürpermeden dolaşmak elde değil.

Bosnalılar belli ki tarihlerine çok bağlı. Bizim Kadıköy çarşıdan daha küçük olmayan Baş Çarşı (Başçarjiya); sebili, camisi, bedesteni ve Osmanlı kentlerinin alameti farikası olan daracık sokaklarıyla Saraybosna'nın en turistik, en civcivli mekanı. Turistik eşyaların satıldığı dükkânlar, boşnak böreği ve köftesi yapan minik lokantalar, "hicab butik"ler, ilmihal satılan kitapçı lar hemen dikkat çekiyor.

Kahve Bosna kültürünün olmazsa olmazı. Telve bakımından Türk kahvesine yakın olmakla birlikte sıcak suyla yapılıyor ve lezzeti azıcık farklı. Kulpsuz, zarşı fincanlarda, yanında lokum ve suyla ikram ediliyor. (Burada lokuma, "rahatluk" diyorlar. Üzerinde "lokum" yazan kutulardan ise pudra şekersiz un kurabiyesine benzer bir kurabiye çıkıyor.)

'Ruhani aba'nın altında kimin sopası var?

Aynı sokağa sıralanmış ya da aynı avluya açılan kiliselerle camilerin varlığı kentin çokdinli, çokkültürlü yapısının belgisi. Sivri kuleli, neo-gotik tarzda inşa edilmiş Katolik kiliseleri ile kubbeli, yuvarlak hatlı Sırp Ortodoks kiliseleri, mimari özellikleri bakımından birbirinden kolayca ayırt edilebiliyor. Osmanlı'dan kalan camiler –İstanbul'daki benzerleri dikkate alındığında– daha alçakgönüllü.

Avrupa'nın Kudüs'ü olarak nitelenen bu güzel kentin üzerine çöken savaş bulutları nihayet dağıldı ve barış ortamı tamamiyle tesis edildi mi? Aslında soruyu Balkan coğrafyasına dek genişletmek mümkün. Kapalı kapılar ardında kimlerin, hangi kılıçları bilediği malum olmasa da kimi işaretler de yok değil. Benim ümitsizliğim, Saraybosna'ya henüz gelmeden, Mostar'da gördüğüm Katolik kilisesiyle başlamıştı.

Mostar, Saraybosna'ya iki saat uzaklıkta; savaşta yıkılan ve Türkiye'nin desteğiyle onarılan tarihi köprüsüyle meşhur bir kent. 130 bine yaklaşan nüfusunun en az yarısı Müslüman. Savaştan sonra kentin göbeğine, Vatikan'ın finanse ettiği söylenen, çirkin, devasa bir kilise inşa etmişler. Bina öylesine orantısız ki 'kulelerin boyu kentteki minarelerden yüksek olsun diye böyle yaptılar' izahını hiç de kuşkuyla karşılamadık. Mostar'daki Katolik (Hırvat) azınlığın, "öteki"lere karşı bir güç ve üstünlük gösterisi, bir nevi tehdit.

'Kurt dumanlı havayı sever' derler. Saraybosna'da dolaşırken adım başı rastgeldiğimiz tesettürlü genç kadınlar ve sakallı erkekler, siyasal İslam'ın da bu bölgede faaliyet yürüttüğünü –ve karşılık bulduğunu– gösteriyor. Erkekler arasında orta yaşlı olanları da var ama kadınların pek çoğu otuz yaşın altında. Yugoslavya dağılırken doğan, çocukluğu savaşta geçen, NATO'nun gölgesinde büyüyen bir kuşak. 87'liler diyebilir miyiz onlara?

Kadınların tesettür biçimleri neredeyse tıpatıp aynı. Tunik ve pantolon, altına genellikle topuklu pabuç giyiyorlar. Uzunca bir örtüyü, Nihal Bengisu Karaca'nın yaptığı gibi, başlarına ve boyunlarına serbestçe doladıktan sonra uçlarını aşağıya sarkıtmışlar. Tabii eşarbın altındaki bone saçlarını tamamen kapatıyor. Kimilerinin yaptığı gündüz makyajı, yaz ayları için abartılı. Gece gezmelerinde ayakkabıların topukları yükseliyor.

Sac üzerinde pişen Boşnak böreği yemek için oturduğumuz küçük bir lokantada,'Bira var mı?' diye sorunca, servisi yapan tesettürlü genç hanım tarafından yarı şaka yara ciddi azarlanıyoruz. "Dalga mı geçiyorsun? Sen benim başımdakini görmüyor musun?" diye yanıtlıyor İngilizce. "Börekçide bira ne arar?' deseydi daha yerinde olacaktı herhalde.

Ertesi akşam benzer bir sahne tekrarlanıyor. Bu kez yine çarşı içinde, et yemekleri yapan bir lokantadayız. Sipariş için gelen genç kadın garson, nereli olduğumuzu sorduktan sonra "hoş geldiniz, iyi akşamlar" diye kırık bir Türkçeyle selamlıyor bizi. Menüyü onun yardımıyla çözmeye çalışırken ne içebileceğimizi soruyoruz ki yan masadan bir adam Türkçe "alkollü içki yok" diye böğürüyor. İstanbul'dan gelen misafirleriyle oturduğunu ve lokantanın sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz yurttaşımızla sohbeti derinleştirmemeyi tercih ediyoruz. (Seyahatimizi Ramazan'dan önce yaptığımızı, bu aya özgü bir "hassasiyet"le karşılaşmadığımızı da belirteyim.)

Tabii bu "nezaketsizlik"i genele teşmil etmek hata olur. Saraybosnalılar genelde ölçülü, sabırlı ve uygar insanlar. Kenti boydan boya dolaşan ve belli ki sosyalist dönemden bu yana yenilenmediği için altyapısı iyice eskimiş olan tramvay arıza yaptığında, herkes sakince inip yürümeye ya da beklemeye başlıyor. Tramvay sürücüsüyle dalaşmaya kalkan, panik halinde cep telefonuna sarılarak başına gelen bu önemli durumu yakınlarına rapor eden kimseye rastlanmıyor. Arızanın uzayacağı anlaşılınca, bizim vatman da yakındaki büfeden aldığı dondurmasının keyfini çıkarıyor. (Birazdan arızalı vagonları itmek üzere başka bir tramvay gelecekmiş.)

İç savaş esnasında Bosnalı Müslümanlar'ın verdiği büyük kayıpları, onların bu sakin ve barışçıl karakterine bağlayanlar da var. Hırvat ve Sırp tarafındaki hareketliliği fark etmiş olmalarına rağmen böyle bir saldırıya ihtimal vermedikleri ve bu yüzden tedbir almadıkları; AB'nin böyle bir şeye izin vermeyeceğine dair iyimserliklerini son ana kadar korumuş oldukları söyleniyor. Tabii bu izah, onları düşmanla çevrili bir dünyada yaşadıklarına ikna etmek ve silahlanmayı teşvik için de olabilir. "Müslüman'ın Müslüman'dan başka dostu yok" mesajını vermek için de..

Saraybosnalılar, sosyalist bir rejim altında barış içinde yaşadıkları günleri iyilikle anıyor olmalılar ki kentin en büyük caddesine vaktiyle verilen Tito ismini halen koruyorlar. Türkiyeli sosyalistlerin ne yazık ki yaşamına ve fikirlerine pek az ilgi gösterdiği bu liderin mezarı Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'de imiş. Bir gün tekrar Balkanlar'a dönme ümidi ile ayrılıyoruz Saraybosna'dan.