Türkiye-Yunanistan zorunlu nüfus mübadelesi

  • Yazdır

“Osmanlı ve sonra da Türkiye tarihindeki etnik arındırma ve temizleme uygulamaları geniş yığınların büyük acılarına yol açtı. Eğer o politikalar geçmişte kalmış olsalardı tarihsel bir inceleme ve değerlendirme konusu olurlardı, ama bugün de devam ediyorlar ve politikayla sınırlı kalmayıp kitlesel destek buluyorlar. Zorunlu nüfus mübadelesi de aynı kapsamda yaşandı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi çok sancılı oldu, “sancı” kelimesinden kastımız tabii ki insanların çektikleri acılardı: Yani savaşlar, soykırımlar, pogromlar, kitlesel göçler, yağmalar, tecavüzler, baskılar, tecritler, sürgünler, asimilasyona zorlamalar, ayrımcılıktan kaynaklanan siyasi uygulamalardı.

Güney'deki Mısır, eyalet konumundan çıkıp muhtar (özerk) statüdeki “hidivlik” şeklinde İmparatorluktan koparken ilk ayrılan milliyet Yunanlılar oldu. 1821 Mora İsyanını izleyen olaylar soncunda 1829'da Berlin Muahedesi'yle Yunanistan devleti kuruldu, Sırbistan ve Eflak-Boğdan ise muhtariyet kazandı.

19. yy.ın ikinci yarısında Balkan milliyetlerindeki ayrılma hareketleri ve kurulan milli devletler daha önceki yüzyıllarda Osmanlı merkezi tarafından oraya yerleştirilmiş Türk topluluklarına ya da İslamlaştırılmış yerel etnik topluluklara karşı şiddete başvurunca İstanbul'a ya da Anadolu'ya akın akın göçler yaşandı. Merkezin uygulamaları sonucu Balkanlı olmuş Anadolu Türklerinin ve İslamlaştırılmış etnilerin çok sonraki kuşakları olan kitleler kırıma uğradılar, ölmemek için göç ettiler.

Halk dilinde –Rumi Takvimdeki 1293 yılından dolayı– kısaca “93 Harbi” diye anılan 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra çözülme süreci hızlandı. Sırbistan, Karabağ, Romanya ve Bosna-Hersek Merkezden tamamen koptular.

1912'deki Balkan Harbi'nde Britanya, Fransa ve Rusya'nın desteklediği Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan Osmanlı'yı ağır bir yenilgiye uğratınca –İttihat ve Terakki'nin 1908 öncesindeki merkezi olan Selanik dâhil– Balkanlar'daki Osmanlı varlığı tamamen sona erdi. Türk veya değil (Arnavut, Pomak, Boşnak vb.) yüz binlerce Müslüman Balkanlı yerlerinden, yurtlarından sürüldüler. Onlar tabii ki Balkan milliyetlerine kin ve öç duygularıyla dolu olarak İstanbul'a ve Anadolu'ya geldiler, Anadolu'daki yerleşik Müslümanlar tarafından pek de coşkuyla karşılanmadılarsa da, halkın “Balkan Muhaciri” dedikleri o insanlar Müslümanlar arasında Hıristiyan düşmanlığını da körüklediler. Ama daha da önemlisi, Bab-ı Âli baskınıyla iktidarı yeniden ele geçirmiş İttihat ve Terakki çetesinin de politikaları sonucu haydutlaştılar, çeteler halinde Rumlara ve Ermenilere saldırdılar.

Amaçları tabii ki intikam değildi, saldırdıkları Rumlar, Ermeniler yüz yıllardır oralarda yaşamaktaydılar, Asya Türklerinin Anadolu'ya gelmelerinden önce de oradaydılar. Rumeli Muhacirlerinden oluşmuş çetelerin eşkıyalıklarının amacı Hıristiyanları kaçırtıp, onların topraklarına, bağ-bahçelerine, evlerine ya da diğer gelir kaynaklarına konmaktı.

150.000-200.000 kadar Trakya ve Anadolu Rum'u 1914 öncesinde Yunanistan'a göç etti. Gittikleri yerlerde onlar da Batı Trakya'daki Müslümanlara karşı benzer saldırılarda bulundular.

Sözünü ettiğimiz toplulukların bir arada yaşamaları zorlaşmaya başladı.

Bulgaristan ile Osmanlı arasında bir nüfus mübadelesi antlaşması yapıldı, zorunlu göçe resmiyet kazandırıldı.

İttihat ve Terakki Türklük ve Türkçülük fikriyatını benimsiyordu, ideologların çoğu –Diyarbekirli Mehmed Ziya (Gökalp) hariç– Kafkas ve Rusya göçmeniydiler, politik ileri gelenlerin çoğu da Balkanlı.

Devleti ve toplumu Türk ve İslam esasına göre düzenlemek istiyorlardı. Bu amaçla “Gayrı müslim” dedikleri topluluklar temizlenmeliydi. Bu toplulukların çoğunluğunu ise Rumlar ve Ermeniler oluşturmaktaydı.

1913 Ekim'inde Almanya yöneticileriyle yapılan gizli görüşmede Prusya militaristleri “müşterek bir savaşa girişmeden önce Ermenilerden ve Rumlardan kurtulmak gerektiğini” zira mevcut saflaşmada onların desteklerinin karşı cephedeki Rusya, Britanya ve Fransa olacağını söylediler.

7 Haziran 1914'de İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesiyle ilgili antlaşma imzalandı ve mübadeleyi yürütecek bir Muhtelit Komisyon oluşturuldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla antlaşma uygulanamadı.

Osmanlı I. Dünya Savaşı'na Kasım 1914'te girdi, Nisan 1915'te “tehcir” adı altında Ermeni jenosidi başladı.

Savaş sonrasında 1919 Mayıs'ında Yunanistan ordusu Batı Anadolu'ya çıktı. Yunan birliklerinde Anadolu'dan Yunanistan'a göçe zorlanmışlardan devşirilmiş askerler bulunmaktaydı. Eylül 1922'ye kadar süren savaşın git-gellerine bağlı olarak Rumlarla Türkler arasında katliamlar, yağmalar, diğer zorbalıklar sürdü gitti.

Savaşı Türk ordusunun nihai olarak kazandığı taarruzda Rum köyleri yakıldı, yıkıldı, siviller öldürüldü, sayılarının yüz binden fazla olduğu iddia edilen Batı Anadolu, Marmara ve Karadenizli Rum sahillere akıp ülkeyi terk ettiler. Sakinlerinin çoğunluğu Rum ve Ermeni olan “Gâvur İzmir”in Gâvur bölgesi 13 Eylül 1922 günü askeri emirle yakıldı. Bugünkü Basmane'den Körfeze kadar olan alandaki 25.000 ev ve işyeri yandı. 200.000 kadar Rum sahildeki gemilere, teknelere sığındılar, limandaki gemilerle Yunanistan'a göçtüler. İzmir nüfusunun ancak % 24'ü Türktü, % 49'u Rum, % 7'si Ermeni, % 7'si Yahudi, gerisi Avrupalıydı. Sonuç olarak son on yıl İçinde Türkiye'den ayrılan Rumların sayısı 1 milyona ulaşmış oluyordu. Ondan da fazlası mübadeleyle gidecek ve Rumlar bu coğrafyadan silinmiş olacaktı. [Ermeniler de zaten Tehcirle silinmişlerdi, geride kalanlar da sonraki uygulamalarda kaçırıldılar. Böylece İttihat ve Terakki Türkçülüğü amacına nail oldu.]

Balkan Harbinde ve 1919-1922 arasında Anadolu'daki Rumlar baskı ve şiddet altında kalmışlardı da, Yunanistan'daki Müslümanlar kalmamışlar mıydı? Tabii ki uygulamalar benzerdi. Fakat İttihat ve Terakki yönetiminin boynundaki Ermeni-Süryani soykırım suçunun tabelası Yunanistan rejiminin boynuna asılı değildi. Orada olup bitmiş insanlık suçlarıyla İttihatçı devletin yüz binlerce insanı öldürmesi, sağ kalanları ise Suriye çöllerine sürmesi cürümüyle kıyaslanamaz.

Anadolu'daki soykırımların, katliamların, deportasyonların asıl amacı,
a) etnik ve dinsel arındırma,
b) zenginliklerin, Gayrimüslim denilen insanlar n elindeki önemli üretim araçlarının Türklere geçmesiydi. Daha sonra gelen mecburi nüfus mübadelesi bu politikaların o zamanki uluslararası hukuka uydurulmuş şekli oldu.

Lozan Mübadelesi

TBMM henüz Cumhuriyeti ilan etmeden önce Kasım 1922'de Lozan Konferansı toplantılarına başladı. Türkiye temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri ve gözlemci olarak ABD ile katıldılar. Lozan Muahedesi 23 Temmuz 1923'te imzalandı, ama başlangıçta ele alınan konularda önce nüfus mübadelesinde anlaşmaya varıldı (o zamanki Türkçeyle adına “Mübadele-i Ahali Hakkında Lozan Muahedenamesi” denildi.) Konferansta Türk tarafını Hariciye Vekili Mustafa İsmet (İnönü), Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur ve İktisat Vekili Hasan Hüsnü (Saka) beyler temsil ettiler.

Lozan görüşmelerinden önce Norveçli Dr. Fridtjof Nansen, Milletler Cemiyeti tarafından Türk-Yunan göçmen sorunlarını çözme işi ile görevlendirilmişti. Konferans toplandığında öncelikle mülteciler ve harp esirleri konusu ele alınmış, ilk görüşmesi 1 Aralık 1922'de yapılan mübadele konusunda 17 Ocak 1923'te Nüfus Mübadelesi Alt Komisyonu çalışmalarına başlamıştı. Britanya temsilcisi Lord Curzon'un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen'in raporu doğrultusunda Yunanistan'da yerleşik Müslümanlarla Türkiye'de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören “Mübadele Muahedenamesi” 30 Ocak 1923 tarihinde imzalandı.

Bu sözleşme uyarınca; Türkiye'de sadece İstanbul kenti ile İmroz (şimdiki adı Gökçeada) ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise Batı Trakya'daki Müslümanlar hariç Yunanistan'da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye'ye, Türkiye'de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan'a gönderildi. Balkan Harbi sonrasında doğan mülteciler sorununa çare olarak Mübadele kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da dâhil edildiler. 7 Ekim 1923'te Muhtelit (Karma) Mübadele Komisyonu faaliyete geçti.

Karma Komisyon, Sözleşmenin 11. Maddesi uyarınca azınlıkların mübadelesini denetleyecek, mallarına değer biçmek ve bu malları tasfiye etmek üzere kurulmuştu.

Komisyonun dört üyesi Türkiye hükümetini, dördü Yunanistan hükümetini temsil edecek, geriye kalan üç üye ise 1914-1918 Birinci Dünya Savaşına katılmamış ülkelerin Milletler Cemiyeti tarafından seçilecek temsilcilerinden oluşacaktı. Karma Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923'den 21 Haziran 1924'e kadar Atina, bu tarihten sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul'du.

1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrasındaki süreçte Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı ise 125.000'di.

1923-1926 arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye'ye gelen mübadil sayısı 355.635'di. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan'dan ayrılıp Türkiye'ye gelenler dahil değildi.

1921-1928 arası Türk hükümetinin iskân ettiği göçmen ve mübadil sayısı 463.534 kişiydi.

Edirne, Karesi (Balıkesir), İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli, Saruhan (Manisa), Çanakkale, Mersin ve Samsun gibi iller Yunanistan'dan gelen mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdi.

Göçenler bırakacakları gayrimenkullerin değerlerini komisyona tespit ve tescil ettiriyorlardı, gittikleri yerlerin resmi makamları o değerlerin karşılığında tarla, bağ, bahçe, ev temin edeceklerdi, ama bu çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir kural oluyordu.

Yukarıda kullandığımız “yerleşikler” sözcüğü o zamanki politik literatürde Fransızca asıllı çoğul kelime olarak “etablis” şeklinde geçmekteydi. Ancak, “etablis” kavramının yorumunda anlaşmazlık çıkınca Türkiye Cumhuriyeti Ortodoks Patriğini de mübadele kapsamına alarak sınır dışı etti. Bu olay ikinci bir anlaşmazlık konusunu teşkil etti. Sonuçta Patrik 19 Mayıs 1925'de görevinden istifa etti.

Görüşmeler neticesinde, iki ülke arasında 1 Aralık 1926'da Atina'da yeni bir antlaşma imzalandı (Atina İtilafnâmesi). Metin 5 Mart 1927'de TBMM tarafından onaylandı. Bu anlaşmayla, iki ülke azınlıklarının emlâk konularında bir düzenleme yapılmış olmasına rağmen sorunlar çözülemedi.

10 Haziran 1930'da iki ülke arasında Ankara'da yeni bir antlaşma imzalanarak (Ankara Mukavelenamesi) İstanbul'da bulunan Rumlarla Batı Trakya'daki Türklerin hepsi etabli kapsamına alındı ve mallar konusunda yeni düzenlemeler yapıldı. Antlaşma 1 Temmuz 1930'da yürürlüğe girdi. 9 Aralık 1933 yılında, Muhtelit Mübadele Komisyonu'nun Kaldırılmasına Dair Antlaşma imzalandı. 19 Ekim 1934 Muhtelit Mübadele Komisyonu çalışmaları sona erdi.

1923-1930 yılları arasında 1.500.000 kadar Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000'i aşkın Müslüman da Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır.

Amaç yeknesak Türkiye

Lozan Antlaşması'nın TBMM Görüşmelerinde Hariciye Vekili Mustafa İsmet Bey'in yaptığı konuşmanın mübadeleye ilişkin bölümleri Mübadelenin amacını açıkça ortaya koyuyordu:

“......Heyeti Celileye arz ettiğimiz en birisi Rum ve ahalinin mübadelesine dair Mukavelenamedir. Arkadaşlar! Gayrimuharip ve yerleşmiş ahalinin öteden beri alıştıkları araziden, muhitten ve şeraitten (koşullardan) bilmecburiye, uzaklaştırılmalarından elbette teessür duyarız. Fakat husule gelen birçok hadisatın şeraiti mücbiresine galebe edemezdi (olayların zorunlu kıldığı koşulların üstesinden gelemezdi). Bizim sun'umuz (etkimiz) olmaksızın böyle bir teessür, bizim sun'umuz olmaksızın hadis olan vaziyetler birtakım anasırla (unsurlarla) beraber yaşamak imkânını da selbetmişti (ortadan kaldırmıştı). Vaziyetin ibram ettiği (zorunlu kıldığı) çareyi kabul etmek mecburiyeti hasıl oldu. Bununla hulusu niyetimizin asırlardan beri halledemediği hastalığı esasından tesviye etmiş oluyoruz. Kazanmış olduğumuz menfaat şudur ki, Anadolu vatanı aslisi hemen hemen yeknesak bir vatan olmuştur. Memleketimize alacağımız ve muhaceret sebebiyle birçok iztırabat (acılar) çekecek millettaşlarımız gelip geçecek olan bu hali, atiye ait derin mülahazat ile iktiham etmelidir (geleceği düşünerek bu duruma katlanmalıdırlar).

Dâhilde Hükümetçe kabili tatbik olan bütün tedabiri (önlemleri) tatbik edeceğiz. Bütün bu tedabir ile beraber ıztırap ve rahatsızlık olacağını bilmek lazımdır. Çünkü gayrikabili içtinaptır (kaçınılması olanaksızdır). Kudreti beşer (insan gücü) dahilinde değildir.

Efendiler! Müteselli olduğumuz şudur ki, senelerden beri, hududu milli haricinde kalmış vatandaşların vaziyetleri mücerreptir (tecrübelerle sabittir). Bugün için, yarın için ve öbür gün için mukadder olan vaziyetten bütün kabiliyetlerini Anavatana hasretmek suretiyle kurtulmuş oluyorlar. Memleketin başka noktalarında, İstanbul ve diğer yerlerde bu mübadeleyi niçin tatbik etmediniz? diye bir itiraz varid olamaz. Mevzuubahs olan meselenin en iyi bir sureti halli için zamanında azami kuvvet sarf olunur. Fakat bir sureti hal üzerinde karar aldıktan sonra memleketimiz dâhilindeki bütün anasır için vazifemiz maziyi unutturacak bir sükûn tesis etmektir. Yeni Türkiye'nin hududu dahilinde kalacak olan bütün vatandaşlar yekdiğerleriyle itilaf etmesini (uzlaşmasını) bilerek bir vatan içerisinde huzur ve sükun içinde yaşayacaklardır. Buna katiyen itimad ediyoruz. Bu itimadı Meclisi Âlinin tasdikine arz ettiğimiz muahedat (antlaşmalar) içinde teşviş edecek (bulandıracak) hiçbir nokta yoktur.”

Lozan görüşmelerinde mübadele sorunu ekalliyet (azınlıklar) konusuyla iç içe görüşülmüştü. Bunun nedeni Türk tarafının konuyu ele alış biçiminde ısrar etmesiydi. Türk temsilcilerinin bu konudaki ısrarları mübadele sayesinde, azınlık diye nitelenen Hıristiyan unsurlardan kurtulmak, istemesiydi.

Etnik temizleme ve azınlık düşmanlığı

Ekalliyetler konusunun görüşülmesine devam edildiği 31 Aralık 1922'deki oturumda Mustafa İsmet Bey ekalliyet probleminin çözümünün mecburi mübadele olduğunda ısrar etti ve mübadelenin İstanbul'daki Rumları da kapsaması gerektiğini belirtti. Görüşmeler sonunda Türk tarafı, Yunanistan'dan göç edecek Türklerin orada bırakacakları taşınır ve taşınmaz mallara karşılık alınacak bir tazminata karşılık İstanbul'daki İstanbul doğumlu 200.000 Rum'un kalabileceğini kabul etti. Böylece Türkiye Konferansın başı ndan beri savunduğu mübadelenin bütün Rumları kapsaması görüşünden vazgeçmiş oluyordu,

Mübadele metninin Meclisteki görüşmelerinde ekalliyetler konusundaki tereddütleri yanıtlayan Lozan delegasyonunun ikinci adamı Sinop Mebus ve Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur“ mübadele nedeniyle ekalliyet meselesinin tamamen ortadan kalkacağını söylüyordu.

Sonraki celsede Çorum mebusu Dursun Bey, İstanbul'daki Hıristiyanların neden mübadele dışı tutulduğunu, bunun bir mecburiyetten mi hasıl olduğunu, İstanbul'daki Hıristiyanlardan daha çok müstahsil durumda olan Hıristiyanların mübadele edilip edilmeyeceğini sordu. Dursun Bey, İstanbul'daki Hıristiyanların müstahsil olmaları nedeniyle mübadele dışı tutulduğu endişesini taşı makta ve mübadele yapılacaksa bunun, bütün Hıristiyanları kapsaması gerektiğini düşünmekteydi. Dursun Bey'in bu görüşü Lozan'da Türk Heyetinin başlangıçta savunduğu görüşlerle örtüşmekteydi.

İsmet Paşa verdiği yanıtta İstanbul'daki Hıristiyanların mübadele dışı tutulmasının nedeninin bütün müttefiklerin ısrarları sonucu olduğunu söyledi, İsmet Paşa mübadele meselesinin Türk Heyetinin emrivakisi sonucu Konferans gündemine girdiğini, mübadeleden vazgeçilmesi için Türk Heyetine çok baskı yapıldığını ve en büyük sıkıntının da bu konuda çekildiğini belirtti (Cevahir Kayam, Mübadele Portalı,19.07. 2009).

İsmet Paşa Hariciye Vekili sıfatıyla Meclis'te mübadeleyi “yeknesak Türkiye yaratmak” amacı yla açıklarken bu hususu açıkça ikrar etmişti. Böylece İttihat ve Terakki'nin başlattığı Türk-İslamcılığının halefi olan yeni yönetimin bakışı belli oluyordu. Müslüman ve Türk olmayan iki büyük etnik topluluktan Ermeniler'den soykırımla kurtulmuş olan Türkçülük, 1,5 milyon civarında Rum'dan da Mübadele yoluyla kurtuluyor, yeni kurulan Türkiye'yi dikensiz gül bahçesi haline getiriyordu.

Daha sonraki uygulamalar, meselâ 1930'lardaki ırkçı ve kafatasçı Güneş Dil Teorisi, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla azınlıklar üzerindeki devlet ve Türkçü toplum baskısıyla Rumlar kaçırtıldı, 1942-1943 Varlık Vergisi ırkçılığı, 6-7 Eylül 1955 pogromu ve nihayet 1964'te Kemalist tek parti rejiminin bakiyesi Başbakan İsmet İnönü'nün Rum tehciri sonucunda Türk devleti ve toplumu Hıristiyanlardan kurtulmuştur, 1934 Trakya tehciriyle ve Hitler ırkçılığını aratmayan anti-Semit basın-yayın baskısıyla ürkütülen Yahudilerin yoksul ve dar gelirli olan 150.000 kadarı 1948'de kurulan İsrail'e göçünce Yahudi sayısı da 25-30 bine düşmüş, Kemalist Cumhuriyetin kurucularının amacı tamamen hasıl olmuştur. Bugün T.C. sınırları içinde 75 milyon nüfusta vatandaş olan Gayrimüslimlerin sayısı Süryaniler dâhil 100.000 civarındadır.

Böylece I. Dünya savaşından önce % 20 olan, savaştan ve Mübadele göçlerinin ilk yoğun dalgalarından sonra 1927 Nüfus Sayımında % 2,64'e düşen ekalliyet oranı 1935 sayımında %1,98 olmuş, Varlık Vergisinden sonraki göç nedeniyle 1945'te %1,56'ya ve 1955'te %1,08'e inmişti. Bugün ise binde 1,5 kadardır.

Ön Asya'da demokrasisiyle övünen Türkiye Cumhuriyetten bu yana çoğulcu bir toplum olmamıştır, Türk iktidarlarının konuya bakışı Irak, Suriye, Mısır, Lübnan, Ürdün yönetimlerinin bakışının bile gerisinde kalmıştır.

Türkiye'de bütün o yapılanlara uluslararası İngilizce siyasi literatürde “ethnical purification” (etnik arındırma) ya da “ethnical cleansing” (etnik temizlik) diyorlar.

Mübadele anlaşması çerçevesinde Türkiye'den gönderilen Rum nüfus yıllar itibarıyle aşağıdaki şekilde kaydedilmiştir:

Seneler Erkek Kadın Yekûn
1921   5.488   5.591   11.079
1922   5.189   4.904   10.093
1923  25.553  25.136   50.689
1924 120.322 115.092 235.414
1925  28.353  28.170   56.523
1926  18.481  16.570  35.051
1927  15.557  16.658  32.215
1928  15.573  16.869  32.442
1929   7.485    6.989   14.474
Yekûn 242.001 235.979 477.980

[İstatistik Yıllığı, III, Ankara, 1930]

“Muhtelit Mübadele Komisyonu” Türkiye'ye gönderme hazırlıkları sırasında mübadillerin mesleklerine uygun iskân alanlarına gönderilmesini sağlamak için mesleklerini da belirlemeye çalışıyordu, yerleştirilen mübadillerin büyük çoğunluğunu kırsal kesimden gelenler oluşturmaktaydı. Tarım en yaygın geçim yolu olduğundan gelen mübadillerin büyük bir kısmı; tarım kesimi ile ilgili çiftçi, rençber, bağcı, ameleydi, ama aralarında az da olsa öğretmen, ayakkabıcı, pastacı, kasap, semerci gibi kentli meslek sahiplerine de rastlanmaktaydı. Türkiye'ye geldikleri zaman da, terk ettikleri yörenin doğal koşullarına uygun yörelere ve Yunanistan'daki mesleklerini burada da icra edebilecekleri toplumsal ortamlara yerleştirilmelerine çalışılıyor, onlara tarım aletleri, tohum ve diğer gerekli araç ve gereci dağıtılıyor, zanaatkârlara ve tüccarlara bir miktar başlangıç sermayesi veriliyordu. Geldikleri yerlerde tarımla uğraşmayanlara ise küçük ve orta çaplı işletmeler verilmişti.

Gönderilen Rumların bıraktığı konutlar, bağ- bahçe-tarlalar ya da boş dükkânlar gelenlerin oluyordu.

Gidenler üretken, ehil insanlardı, kırlarda ve kasaba yahut şehirlerde ekonomik hayatiyeti sağlayan unsurlardı, onların gidişi ekonomiye ağır darbe vurdu. Türkiye'nin o kayıpları telafi edebilmesi, üretim bilgi ve deneyimine sahip Türk ve Müslüman kuşaklar yetiştirmesi çok uzun zaman aldı.

Gelenlerin giden Rum ve Ermeniler kadar ekonomik potansiyeli yoktu., büyük bir kısmı eğitimsiz köylülerdi. Yerli ve göçmenler arasında uyumun sağlanmasında sorunlar vardı, ekonomik ve kültürel anlamda kaynaşma gerçekleşebilmesi kuşaklar aldı. Mübadelenin değiş-tokuş edilen insanlar üzerinde doğrudan etkisi olmuştur ve mübadiller büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

Yerlerini, yurtlarını, doğup büyüdükleri köyleri, kasabaları, kendi öz çevrelerini terk etmişler, tamamen yabancı ortamlara gelmişlerdi. Üstelik geldikleri yerlerde istenmiyorlardı, “muhacir” damgasını yiyorlardı, “muhacir” kelimesi adeta gıyabi küfürdü.

Karşılaştıkları kültürel çatışkı ve yaşadıkları yabancılık duygusu önemli boyutlardaydı.

Rumların ülkeden ayrılmasıyla ekonomik anlamda oluşan boşluğu, savaş sonrası yıkımı mübadillerin doldurması beklenemez, ülkenin iktisadi hayatında belirleyici oldukları söylenemezdi.

Balkanlardan gelen göçmenlerin tarımsal teknoloji bakımından Anadolu'ya daha gelişmiş ürünler ve teknolojiler getirdiği söylenebilir. Bu açıdan tarımsal üretimde, bağcılığın ve zeytinciliğin bulunmadığı yörelerde gelen mübadillerin rolü olmuştur, ama gidenlerin uzmanlık beceri alanları arasında bu sektörlerde (onlara bağlı sabun, zeytinyağı, şarap sanayiinde) Ege ve Marmara'da büyük kayıplar ve gerilemeler yaşanmıştı. Aynı kayıplar Pontosluların gönderildiği (ya da daha önce Giresunlu Osman çetelerince katledildiği) Orta ve Doğu Karadeniz'de de söz konusuydu.

Resmi tezleri savunanlar o kayıplardan hiç söz etmezler, bir simülasyon olarak dahi şayet onlar gitmeselerdi Türkiye ekonomisi ne kadar ilerlerdi, toplum çağdaşlaşma olarak ne kadar yol alırdı bunun hesabını yapmamışlardır, yapmış olsalar bile asla açıklamamışlardır. Onlar İslamiyeti (ve de Sünniliği) toplumun çimentosu olarak görmüşlerdir.

Bugün de öyle düşünmektedirler. Bir önceki Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Kasım 2008'de Brüksel'deki bir konuşmasında “ Mübadele ve tehcirin çok faydalı olduğunu söyledi, kendisi İzmir valisiyken öğrendiği İzmir Ticaret Odasının kurucuları arasında hiçbir Müslümanın bulunmadığını, Ege'de verimli toprakların azınlıkların elinde olduğunu söylüyor. “Cumhuriyet öncesinde Ankara Yahudi, Müslüman, Ermeni ve Rum olmak üzere dört mahalleden olurdu” diye hatırlatıyor. “Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba milli devlet olabilir miydi?” diye soruyor.

Türk İslam ve Sünni

Kemalizmin iddiası ve gayreti modernizasyon (çağdaşlaşma) olduğu halde, özellikle büyük kentler dışında kalan ahalinin büyük kesimi için çağdaşlaşmanın asli unsuru olacak (Müslüman ve Sünni kültüründen daha ileri) kültür ve anlayışta olanları bu topraklardan tasfiye etmişler ya da Alevi-Bektaşileri baskı ve ayırımcılık altında tutmuşlardır. Dini devlet kontrolüne alarak irticai etkilerini önleyeceklerini sanmışlar, kendi din anlayışlarını topluma tepeden empoze etme yolunu seçmişlerdir. Toplumun birliğini dinsel, mezhepsel ve etnik çoğulculukla ve hak eşitliğiyle sağlamak yerine monolitik (yeknesak) bir toplum yaratmak ve farklıları, ezmek, sindirmek, yok etmek istemişlerdir. Bunun vasıtası devlet olunca, o da zor anlamına gelince silahlı güç öncelik ve imtiyaz kazanmış kendisini “rejimin bekçisi” ilan etmiştir. Son yıllarda siyasi iktidar partisi –ABD'nin de desteğiyle– onlara galebe çalmış ise de iktidarı paylaşan her iki güç demokraside değil devlet otoritesinin bekasında ve pekiştirilmesinde uzlaşmışlardır.

Ortak ideolojik zemin Türk-İslam-Sünni sentezidir.

İşte size son iki örnek: Urfa'da ezkaza kalmış olan bir Yahudiliğini gizlemiş Eyüp Badem kentte bir Yahudi kabristanının bulunmadığını, Yahudilerin Müslüman mezarlığına gömüldüklerini söyleyerek kendisinin Yahudi törelerine göre ve Yahudi Mezarlığına defnedilmesi için Belediye Bahçeler ve Mezarlıklar Md.ne başvuruyor, Bld. Bşk. Yrd.dan red yanıtı gelince, dilekçe sahibi Başbakan Erdoğan'a mektup yazıyor. Tek cümlelik yanıt alıyor: Belediyenin kararı geçerli, diyor yanıt. Israrlı çabaları sonucu Başbakanlık yetkilisinden tekrar benzer yanıt geliyor.

Müslüman Sünnilerin iftar yemeklerine Hahambaşı'nı davet edip kardeşlik ve barış söylevleri atmak kolaydır, ama Yahudi mezarlığı için parası talipler tarafından ödenecek üç karışlık toprak ayırmamak başbakanlıktır. O Urfa ki, Türkler ve Müslümanlar Anadolu'ya gelmeden önce Edessa olarak Yahudilerin ve Hıristiyanların kentiydi. Dini ve siyasi nutuklarınızda o kentle “Peygamberler Şehri” diye övünürdünüz, “Hak Peygamberi” saydığınız Hazreti İbrahim'i putperest Nemrut'un nasıl mancınıkla ateşe attığına, ama Allah'ın alevleri su, onları balık yaptığına dair din efsanelerini yeri geldikçe tekerlersiniz, ama gerçek kimliğinizi işte böyle bir durumda sergilersiniz. Çünkü kişi olarak siz de, size oy veren % 50 seçmen kitlesi de Yahudi aleyhtarıdır.

Eyüp Badem, kendilerine ait bir mezarlığa sahip olmak için gösterdiği çabayı gazeteye anlattı: “Urfa'da Yahudiliğini saklayan yaklaşık 53 aile var. Biz de şu ana kadar hep Yahudi olduğumuzu saklıyorduk. Mezarlarımız Müslüman mezarlığında. Korktuğumuz için mezarlıkta dini vecibelerimizi yerine getiremiyoruz. Dinimize ait bir sembol kullanamıyoruz. Ölülerimizi artık Müslüman mezarlığında değil, dinimize ait olan mezarlıkta defnetmek istiyoruz. Ama yaptığım başvurulardan beklediğimin aksine ret cevapları aldım.” (Taraf, 23.08.2009).

Yahudi yurttaşların ölüsüne bile rahat vermek istemeyenler, hayatta hiç rahat verirler mi?

Bu yurttaşın evine sivil polisler geliyor ve onu sorguya çekiyorlar. Başka kimlerin Yahudi olduklarını soruyorlar. Türkiye'deki Yahudilerin sayısı 30.000 bile yok, Türk-İslam sentezcileri gene de paranoya içindeler. Hele böyle gizli Yahudiler çıkınca iyice korkuyorlar.

İkinci örnek Foça'daki bombalı vakada ölenlerin cenaze töreni İstanbul'da Cemevinde yapılıyor, ama askeri yetkililer tabutu alıp Camiye götürüyorlar, orada Sünni tören yaptırıyorlar. Alevi-Bektaşi toplumunun sözcülerinden Ali Kenanoğlu da “Çocuklarımıza Cemevinde tören yapamayacaksak, bizi askerlikten muaf tutun” diye demeç veriyor.

Yani ne “gâvur" ve Yahudi düşmanlığı, ne Alevilik reddiyesi sona ermiş durumda.

Sermayenin Türkleştirilmesi

Gayrımüslimlere karşı güdülen politikaların etnik temizlikten başka boyutu ekonominin Türkleştirilmesiydi. Bu ise somutta sermayenin Türkleştirilmesi demekti. Balkan Harbi sonrası nda kaçırtılan Rumlardan, Ermeni Tehcirinde Ermenilerden kalan gayrimenkuller talan edilmişti. Bu yağmalardan en büyük payı şehrin eşrafı ve köy zenginleri almıştı. İstiklal Harbi bitiminde 1 milyon kadar Rum ülkeyi terk edince onların da malları, mülkleri yağma edildi. TBMM Hükümetinin o zamanki İktisat Vekili Mahmud Esat yağmayı ve talanı açık açık savundu (bu şahıs sonradan Adliye Vekili olarak “Bu memlekette Türk olmayanların ancak köle olmaya, hizmetkâr olmaya hakları vardır” diyecek şahıstı.)

Mübadelenin de amaçları arasında ekonomiyi Türkleştirmek vardı. Buradaki Türkleştirme sözcüğünden anlamamız gereken kapitülasyonların kaldırılması, yabancı sermayeye ait şirketlerin devletleştirilmesi değildi. Bu terimin ifade ettiği anlam Türk ve Müslüman olmayan, ama bu ülkenin vatandaşı olan kişilere ait sanayi, ticaret ve tarım birimlerinin Müslümanların eline geçmesiydi. Yukarıda üzerinde durduğumuz İstanbul Rumlarından 300.000 kişinin Mübadeleye dâhil edilmesindeki ısrarın ve TBMM'deki mebusların bu madde Lozan'da kabul edilmedi diye itiraz etmelerinin de nedeni aynıydı.

Bütün o yapılanlar yetmediği için az-çok sermaye sahibi olan azınlıklara en büyük darbe Varlık Vergisiyle vuruldu. Büyük çoğunluğu İstanbul'da bulunan Gayrimüslim vergi mükelleflerinin çoğu biçilen yüksek meblağları ödeyebilmek için işletmelerini ve gayrimenkullerini yok pahasına elden çıkardılar. Alıcılar Türk ve Müslümanlardı, onlar da –özellikle gıda sektöründeki– istifçilik, karaborsacılıkla savaştaki zenginleşme süreçlerine bu kalemi de kattılar.

O zamanki Başvekil Şükrü Saraçoğlu'nun CHP Meclis Grubunda (başka parti zaten yoktu) Varlık Vergisi Kanunu'nu savunurken söylediği sözler çok açıktır:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz… Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

Osmanlı'dan bu yana Gayrimüslim vatandaşlar zaten “Ecnebi” diye niteleniyorlardı [bugün de “dil sürçmesi” olarak öyle diyen yetkililer var].

6-7 Eylül pogromu Türkleştirmenin yeni bir halkası oldu. 1964'deki Başbakan İnönü'nün deportasyonu da.

1912-1922 arasındaki savaşlarda yaşananlardan sonra Türklerle Rumlar bir arada yaşayamazlardı, Mübadele en ehven çözüm oldu diye düşünenler bugün de az değil.

Bu yaklaşıma hak vermek doğru olmaz. Çünkü 1,5 milyon insanı süren, yarısını bu arada yok eden zihniyet neydi? Karar I. Dünya Savaşından önce alınmıştı. Ermeniler Ruslara yardım ettiler savı da uydurmadır. Birkaç bin Ermeni öyle yaptı diye kadın-çocuk-yaşlı 1.5 milyon insanı bu coğrafyadan silmek mi gerekirdi? Yahut da Ege, Marmara, Güney ve Orta Anadolu'daki Ermeniler Rusları mı görmüşlerdi? Toplum Ermeni ve Rumlardan arındırıldıktan sonraki azınlık ve gayri Müslim düşmanı politikalar da “Rumlarla Türklerin bir arada yaşayamayacakları”nın gereği miydi?

***

Burada Mübadelenin sadece siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarına Türkiye açısından değindik.

Yüz binlerce kişinin yaşadıkları acıları örnekleriyle hatırlatmak bile yazımızın sınırlarını aştı. Dido Sotiriyu'nun yazdıkları başta olmak üzere bu konuda yazılmış kitaplar –keza “İki Kere Yabancı” ve “Kardeş Nereye?” adlı belgeseller– var. Kitapların bir listesini bu sayımızda kaynakça olarak sunuyoruz. İlgilenenler o kaynaklardan veya İnternet kaynaklarından anlatıları okuyabilirler.