Neo-liberalizm yabancılaşma ve din

  • Yazdır

Neo-liberalizmi liberalizmden ayırt eden en önemli özelliği, neo-liberalizmin bir “toplumsal mühendislik” projesi olmasıdır. Sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırma açısından, özelleştirmeler ve devletin istihdam alanından çekilmesi, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma, esnek çalışma, eğitim, sağlık gibi temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması yoluyla yeni kâr alanlarının ortaya çıkartılması, söz konusu toplumsal mühendislik projesinin iktisadi alandaki en önemli unsurlarını oluştururken, “din” ise toplumsal yaşamdaki başlıca araç olarak projede yerini almıştır.

Bizde sermaye düzeninin, öteden beri dini kullandığını bilmekteyiz. Ancak dinin toplumsal yaşamda daha görünür ve tüm topluma nüfuz edecek bir biçimde kullanılır hale gelmesi neo-liberal mühendislik projesi ile birlikte gerçekleşmiştir. “Yeşil Kuşak” projesi ile başlayıp 12 Eylül askeri darbesi ile tırmandırılan bu süreç, AKP iktidarıyla birlikte daha da derinleştirilmiştir.

Sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırma bağlamında din, bir yandan neo-liberal saldırılara karşı işçi ve diğer emekçi sınıfların “itaat ve rızasını” sağlarken, bir yandan da sermaye düzenine dönük potansiyel tehlike teşkil edebilecek “yabancılaşmanın” etkilerini yok etmek için kullanılmaktadır. Bu çerçevede din, gündelik hayatın her alanında “uygulanabilir olanın sınırlarını tayin eden” kültürel bir hegemonya haline gelmiştir. 2012 olimpiyatlarında altın madalya alan Türk sporcusunun, mikrofonlara başarı öyküsünü anlatırken “ ibadet yapar gibi çalıştık” diyebilmesi dini kültürel hegemonyanın topluma ne kadar nüfuz ettiğini göstermesi açısından dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Geçimini topraktan sağlayan ve bir toprak sahibine bağlı serfin, kente göçüp emek gücünü satmak zorunda kalan bir işçiye dönüşmesi, o işçinin özgürlüğü ya da özgürsüzlüğü çerçevesinde bir değişim yaşamasına yol açmaktadır. Bu değişim, önceleri belirli kişi ve mekânlara bağımlıyken, sonraları istediği yere gidebilmesine ve “efendi”sini terk edebilecek duruma gelmesine rağmen sermaye düzeninin içinde bir vida ya da kullandığı üretim aracının bir eklentisi olmaktan ve dolayısıyla da yabancılaşmadan kaçınamamasıdır. Son otuz yıldır topraktan geçimini sağlayan çok sayıda aile kırsal kesimden şehirlere göçerek işçi ve diğer kent emekçisi sınıflara ya da yedek iş gücü ordusuna (işsizliğe) dâhil olmaktadır.

Liberallerin (pek sevdiği) çevrenin merkezi kuşatması olarak adlandırdıkları yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bu göç sürecinin sermaye düzeni açısından bir tehlike teşkil etmemesi büyük bir önem arz etmektedir. Bu çerçevede etnik, dini ve hemşehrilik cemaatleri gibi ilişki ağları hem işçi ve diğer emekçi sınıfların üzerinde kurulan hegemonik kontrolün (baskının ve rızanın) araçlarını sunmakta hem de göç edenlerin yaşayacakları hayal kırıklıkları ve yabancılaşmanın teşkil edeceği tehlikeleri massetmektedir. Söz konusu ilişki ağlarının, ilişki içinde bulundukları üyeleri için iş bulma, işçi bulma, ev bulma ve hatta evlilik konusunda bile yardımcı olmaya kadar varan işlevleri olduğunu görmekteyiz.

Sinemalar, tiyatrolar, konserler, kitapçılar, konferanslar, kurslar, okullar, parklar vs. ile kent yaşamı insana potansiyel olarak daha fazla özgürleşme ve birey olma olanağı yaratsa da, gerçekte işçi ve diğer emekçiler ile kent yoksulları bu olanaklara erişememektedirler. Yapılan araştırmalara göre orta gelir düzeyine sahip bir kişinin bile yılda yetmiş dört lirasını bu tür aktivitelere ayırabildiğini göstermektedir. İşsizlik ve çalıştığı işte tutunabilme güdüsü ile yaşanan rekabete dayalı iş koşulları kişiliklerin aşınmasına neden olmakta ve kent yaşamının özendirdiği tüketimcilik, köşeyi dönme ideolojisi ve kültürel hegemonyanın bir parçası haline gelen medyanın pompaladığı magazinvari eğlence anlayışıyla birey (ben) olma yerine bencillikle eş anlamlı olmak üzere bireycileşmenin önü açılmaktadır. Kentlere gelen kitleler genel anlamda özgürleşme olanaklarına daha fazla sahip olsa da geleneksel yaşayış biçiminin baskılarından kurtulduğu oranda, dini kültürel hegemonyanın tek tipleştirici etkisi altında yaşamaya başlıyor. Yaşanan bu süreç, kültürel hegemonyanın etkisi ile çok para kazanmaya indirgenmiş bir başarı ve güç anlayı şı ile pekiştirilmektedir. Yaşanan bu sürece boyun eğilmekte, dolayısıyla da kendini ve içinde yaşadığı toplumu değiştirme ve dönüştürmenin büyük bir cesaret istediği bir atmosfer hâkim olmaktadır.

Marx, Aydınlanma düşüncesindeki “akıl”, “ilerleme” ve “evrensel insanlık onuru” kavramlarını “sınıf bilinci”, “ilerlemenin trajedisi” ve “evrensel insan” idealine dönüştürmüş olup, yabancılaşma kavramının tarihsel ilerlemenin trajedisini göstermek için kullanmıştır. Feodalizmden kapitalizme geçiş bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Ancak, yabancılaşmanın olmadığı bir dönemden yabancılaşmanın had safhaya vardığı bir döneme geçişin ilerleme sayılabilmesi paradoksal bir durumdur. Söz konusu paradoksal duruma rağmen yabancılaşma, aslında özgürleşmenin önünü açabilecek bir evre olarak düşünülmekte ve yabancılaşma bilinci, insanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir duruma işaret etmektedir. Marx'a göre yabancılaşma tümüyle kötü değildir. Çünkü yabancılaşmadan en çok etkilenenler sınıf savaşına girerek bu durumun bilincine varabilirler ve sınıf bilinçleri geliştikçe hem kendilerini hem de içinde bulunduğu toplumu dönüştürerek özgür ve sömürüsüz yeni bir toplum yaratabilirler.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, yabancılaşmanın yani tarihsel ilerlemenin trajedisinin sermaye düzeni açısından yaratabileceği tehlikenin etkilerini yok etmek ve hatta mümkünse bu potansiyel tehlikenin başlamadan önlenmesini sağlamak için din, neo-liberal toplumsal mühendislik projesinin, toplumsal yaşamdaki en önemli unsuru haline gelmiştir. Topluma, “Ne yapmam gerekiyor?” sorusuna yanıtlar veren dinden başka tutunacak bir dal bırakılmamış ve böylelikle de toplumda yabancılaşma ile din yer değiştirmiştir.

Nicedir işçi ve diğer emekçi sınıflara yöneltilen neo-liberal saldırılarla, işçi ve diğer emekçi sınıfların elinden alınan savunma araç ve gereçlerinin yokluğunda, dinden başkaca bir araç bırakılmamıştır. Öte yandan, kırsal kesimden göç ederek işçi ve diğer kent emekçisi sınıflara ya da yedek iş gücü ordusuna dâhil olanların da etnik, dini ve hemşehrilik cemaatler gibi ilişki ağlarına sığınmaktan başkaca bir çare bırakılmamıştır. Sermaye düzeninin sürdürülebilmesi açısından, din temelli ve/veya cemaatler üzerinden siyaset üretenlerin de neo-liberal toplumsal mühendislik projesini alternatifsiz olarak sunmaları, işçi ve diğer emekçilerin, kent yoksullarının, itaatkâr ve rızası alınmış ve içine kapanık cemaatlerin bir mensubu haline gelmesine neden olmuştur. Öte yandan sermaye düzeninin AKP'yi içine sindirebilmesinin, AKP'nin dinin kültürel hegemonyayı tesis edebilmesi olduğunu söylememizde herhangi bir beis görünmemektedir.

Kuruluşundan bu yana, 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan bu sürecin derinleştirilmesi için elinden geleni ardına koymayan ve neo-liberal toplumsal mühendislik projesini alternatifsiz olarak sunan AKP, hem bu sürecin sürdürüleceğinin hem de baş aktörlüğüne aday olacağının garantisi ile iktidara gelmiştir. Bu çerçevede elde ettiği güven ile köpeksiz köyde değneksiz gezmektedir.

AKP'nin çıkarmış olduğu 4+4+4 Yasası, imam hatip okullarının açılması, tüm okulların imam hatip okullarına dönüştürülmesinin önünün açılması, Kürtaj ve Sezaryen Doğum Yasası, alkolsüz festivaller, melelerin (mollaların) devlet memuru statüsüne kavuşturulması ve dindar nesil yetiştirme politikaları, sermaye düzeninin sürdürülebilmesi için oluşturulan dini kültürel hegemonyanın bir parçasıdır.

AKP'ye muhalefet ediyormuş gibi yapan CHP ise yürütülen bu politikalara pek ses çıkarmamaktadır. Sermaye düzeninin verili koşullarda bundan daha farklı proje ve politikalarla yürümeyeceğini gayet iyi bildikleri ve kendileri de toplum mühendisliğinden mâlul oldukları için AKP'yi anlayışla karşılayarak sadece dini kültürel hegemonyanın dışına çıkmadan sadece bu alanda rakip olarak görmektedirler. Yani, neo-liberal toplumsal mühendislik projesini daha iyi yürüteceklerinden başkaca bir şey söylememektedirler. Zira Deniz Baykal, “ Biz Tayyip Bey ile anlaştı k; onlar (AKP) yorulana kadar iktidarda kalacaklar, yorulduklarında da biz iktidara geçeceğiz!” demişti. Çarşaf açılımı, din adamından milletvekili seçtirilmesi ve hatta bugünlerde iftar sofralarında boy gösterilmesi ile dini kültürel hegemonyanın gerektirdiği gibi politika üretmektedirler. Ancak, “aslı”nın olduğu yerde suretine itibar edildiği pek görülmemiştir. Neo - liberal toplumsal mühendislik projesini daha iyi yürüteceklerine inandıkları ve sermaye düzeninin dışına asla çıkmayacaklarından, ne Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması ve dinin devletin egemenlik alanından soyutlanmasını (devletin dinden elini çekmesi gerektiğini) ne de Diyanet İşleri Başkanlığının devlet bütçesi içindeki payını tartışmaya açabiliyorlar. Aynı zamanda, yine bu nedenler ile de Alevilerin sorunlarını ne dillendirebiliyorlar ne de çözebiliyorlar.

Neo-liberal toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olarak dini kültürel hegemonyanın kırılabilmesi için çok yönlü bir mücadele yürütmek gerekmektedir. Ancak yürütülecek mücadelelerin temeli dinin devletin tekelinden çıkartılması yönünde olmak zorundadır. Özgürlükçü laiklik gibi muğlak söylemler yerine “Devlet Dinimden Elini Çek!” söylemi gibi somut hedefleri yaygınlaştırmalıyız. Öte yandan da sosyalizmin aynı zamanda “dinin özgürleşmesi” anlamına geldiğinin bilince çıkartılması gerekir.

Kaynaklar:

1-Silier, Yıldız (2010); Oburluk Çağı Felsefe ve Politik-Psikoloji Denemeleri - Yordam Kitap.
2-Durak Yasin (2011); Emeğin Tevekkülü Konya'da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık - İletişim Yayınları.