Dokunulmazlık

  • Yazdır

Şemdinli’ye giden BDP’li 9 milletvekilinin yolu PKK gerillaları tarafından kesildi. Gerillaların amacı münferit show ya da CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasında da olduğu gibi, ‘barış mesajı’ göndermek olsa bile yaptıkları büyük bir siyasi acemilikti. Ama işe yaradı. İktidarlar ve Türkler tarafından “siyasi çözüm”e gönderme yapan bütün düşüncelerin, analizlerin ve politikaların laf lapası olduğunu gösterdi. PKK’nın gerillalarının da son tahlilde tıpkı sizler ve bizler gibi insan olduklarını, fakat sadece BAŞKA BİR MİLLET’e mensubiyetlerini ima eden söz ve davranışlar anında Türkler’in şuurunu altüst etmeye, Türk ırkçılığını ve milliyetçiliğini hortlatmaya yetiyordu.

Devlet ve Başbakan Erdoğan –temsilcisi aracılığıyla– PKK ile görüşüyor, birlikte protokol imzalıyorlar ve bu “terörün meşrulaştırılması” olmuyor da, PKK’ın üç beş gerillasıyla, kurgu dışı olduğu besbelli “buluşma!”da yüz yüze gelmek “terörü meşrulaştırmak” oluyor. Tam da burada “çözüm, çözüm” diye yırtınan Türklerin politik riyakârlığı gün ışığına çıkıyor.

Türkiye’nin içindeki ‘Kürt Meselesi’ni çözecek olan Meclistir deniyor ya, bunu der demez artık ‘bundan sonra olacakların tümünden de bu meclis sorumludur’ demiş oluyorsunuz. O halde “çözüm yeri meclistir” dediğiniz günden sonra ‘Kürt Meselesi’ çemberi içinde gerçekleşen ölümlerden, yaralanmalardan, harcanan paralardan, maddi ve manevi tüm kayıplardan sorumlu tutulması gereken de bu Meclis’tir. Hatta belki de çözüm zamanlama olarak bu Meclis’in başka bir kurucu irade tarafından ikame edilmesinden sonra açılacaktır. Siyasi çözüm vebalini AKP’nin ‘Kürt açılımı’ndan başlatır ve Kürt olayı yüzünden uğradığımız maddi ve manevi zararı hesaplarsak bunun bu meclis için faturası ağır olmaz mı?

Belli bir durumla ilgili eğer devletin herkesçe bilinen bir stratejisi ve hükümet politikası yoksa “Türkiye aklını kaybetti!” deriz. Eylül ayı itibariyle bu durumdayız. MHP, ‘PKK buluşması’nda yer alan BDP’li 9 milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması teklifini ortaya attı. CHP “kürsü masuniyeti” şerhiyle MHP’nin teklifine destek vereceğini açıkladı. AKP teklifi ciddiye aldığını gösterdi. Kaldıralım, kaldırmayalım tartışması başlatıldı. Bundan da cesaret alan başbakan "ben yargıyı bağladım, sıra mecliste" diyerek köpürdü. Buna nasıl bakalım?

Burada ilk dikkat çekilmesi gereken, CHP’nin riyakârlığıdır. “Kürsü masuniyeti” yasama dokunulmazlığının kapsamı dışında “Yasama sorumsuzluğu” denilen mutlak bir korumadır, ömür boyudur ve parlamenter sistemin temelini oluşturur. ‘Fikir özgürlüğü’ ile akraba bir kavramdır. Dokunulmazlık ise bambaşka bir şeydir, seçilmiş siyasetçinin ‘tüm politik eyleminin’ güvence altına alınmasıyla ilgilidir. Daha da önemlisi “dokunulmazlık” kurumu sisteme özellikle işçi, emekçi ve tüm mazlumların talebi olarak girmiştir. Siyasi tarih, hakim gücün bu dokunulmazlığı ‘istemediği siyasetler’ ve siyasiler için meşru olmayan ve hatta illegal yollardan ihlâl ettiği örnekler mezarlığıdır. Türk hakim sınıfı için de bu “dokunulmazlık” denilen şeyin bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktır. TBMM’nin tarihi sicili yönünden baktığınızda aklınız gider. Ali Şükrü’nün de dokunulmazlığı vardı, Deli Halit Paşa’nın da. İstiklâl Mahkemeleri de TBMM’dir, Menderes’in Tahkikat Komisyonları da. Bakın bakalım sadece bu paranteze; öldürülen, asılan, sürülen, hapsedilen “dokunulmaz”ları saymakla bitirebilir misiniz?

Şimdi de 9 BDP milletvekilinin, –sanki varmış gibi– dokunulmazlıklarına göz dikilmiş. Kaldıralım diyenler var, kaldırmayalım diyenler de. Demokrasi ise burası, dokunulmazlığın tartışılması bile ayıp. Tartıştıklarına bakın: Hesapkitap. Kaldırsak mı kârlı çıkarız yoksa kaldırmasak mı? Buna BDP’nin cevabı, ister kaldır, ister kaldırma biçiminde olursa yanlış mı olur.

Zaten BDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları yok. Sabahat Tuncel’i her gördüğün yerde biber gazıyla boğmaya çalış, Pervin Buldan’ın bacağını kır, Bengi Yıldız’ı yerlerde sürükle, Ahmet Türk’ü döv, yetmedi yine döv; sonra da dokunulmazlıkları kaldırılsın de, ya da deme, ne farkeder ki.

BDP Genel Başkanı besbelli ki iyi niyetli ve medeni bir insan, ayrıca naif bir politikacı olduğu için “Meclis babanızın çiftliği mi?” diye tepki veriyor. Ha şunu bileydin! Elbette babalarının çiftliği. Bu topluma ve tarihine bir de sınıflar gözüyle bak, meclisin hangi sınıfın çiftliği olduğunu kolayca görürsün. Bilimsel manada ‘kapitalist’ demeyi haketmedikleri için ‘para babaları’ deyip geçtiğimiz dar bir zümrenin çiftliği olduğunu Demirtaş elbette görüyor ve zaten konu bu şekilde tartışılsın istediği için nezaketle soruyor?

Demek ki CHP bu şart ve ahvâlde AKP-MHP blokuna destek vermekle, tıpkı 02 Mart 1994 tarihinde, mecliste el birliğiyle altı DEP’li, bir bağımsız milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Meclis’ten el–ense alınıp KCK soruşturmasına dahil edilip 10 yıl 20 yıl hapse tıkılmasına destek vermektedir. "Dokunulmazlıktan sonrası bizim işimiz değil, yargının işi" demektedir. Buna Türkçe’de işi “yargının ‘pençe’sine havale etmek!” denilmektedir. PENÇE’nin ne demek olduğunu ve yargı olup olmadığını CHP bilmez mi ki. Bilir ve desteğinde samimidir. CHP’nin güneydoğu ve doğu Kürt illerindeki geleneksel tabanı ve seçmeni gün görmüş kentli Kürt kesimiydi. Bunu BDP’ye kaybetti, bu nedenle söz konusu illerde tıpkı AKP gibi, CHP’nin de rakibi BDP’dir.

"Türkler aklını yitirdi!”. Zannederiz. Oysa Türkler özellikle Kürt meselesinde aklını yitirmezler. Yine 90’lı yıllara mı dönüyoruz. Çözümden uzaklaşıyor muyuz gibi sorular soruluyor. Yok. Sadece bu son Kürt isyanı o politika ile aşılamadıysa bu politikaya geçiyoruz. Bir yere dönüldüğü falan yok. Keşke daha geriye, işin başına, 1920’lere dönülebilse.

Dönelim. Çünkü ancak o zaman, bugün “çözüm” denilen ve ‘bireysel haklar temelinde’, hiç ilgisi olmadığı halde demokratikleşme sorunu olarak ele aldığımız ve bütün tartışmaları bu eksene oturttuğumuz meselenin aslında ‘bir milletin hakları’ meselesi olduğunu, kuruluşta böyle ele alındığını, hatta Cumhuriyet’in, adı konulmamış örtülü bir Türk-Kürt federasyonu şeklinde kurulduğunu, bugünkü çözümün de o günkü çözümün mantıksal bir uzantısı olabileceğini kavramış oluruz. Bakalım.

Erzurum Kongresi sonuç bildirisinde Kürtlerin “tarihi, dini, ırki ve sosyal hakları”na uyulacağı tahhüt edilmişti. Sivas Kongresi'nde Kürtler için 'Sosyal ve siyasal farkları ile bölgesel kurallarına saygı’ denilerek taahhüt daha da pekiştirilmişti. Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Tüzüğü'nde hukuki formülasyon '... Hürmeti mütekabile (karşılıklı saygı) ve hissi fedekarı ile meşhum ve vaziyeti ırkiye ve içtimaiye ve şeriatı muhtiyelerine (hukukuna) riayetkar’ bir birlik oluşturdukları biçimini almıştı. Dahası mı, imzalanan protokollerde bütün bunların teritoryal (toprak) temeli de konulmuştu. Ve Türkler şu sözü de imzaladılar: 'Bununla beraber Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlayacak şekilde ırki ve içtimai hukukları aynen kabul edildi'.

Devletin arazisi mi? ‘İskenderun Körfezi güneyinden Antakya'dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Caraplun Köprüsü güneyinde Fırat Nehri'ne kavuşur. Oradan Dirzor'a iner; daha sonra Doğu'ya uzanarak Musul Kerkük, Süleymaniye'yi içine alır. Bu sınır Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir...’

Buna göre ‘Türkiye’ ne oluyormuş? Türk ve Kürtlerin ortak vatan sınırları içindeki eşitliğini, ortaklığını ve kuruculuğunu kayıt altına alan bir ortak tapu senedi. En iyisini de M. Kemal söylemişti: 'kardeş milletlerin milli sınırı.'

İnsan bir sorar, Kürt kimdir? Bu duruma gelinmişken bile Kürtlere neyi ne kadar verirsek PKK silah bırakır arayışları sürmektedir. Yeni bir şey istemiyorlar. Doksan yıl önce ne ise gene odur. Sorun, ne istediklerini söylerler. Mustafa Kemal merak etmiş, 1920’nin 10 Mart’ında sormuş, isteklerini göndermeleri ve yanlarındaki Ermeni’leri teslim etmelerini istemişti. Onlar da isteklerini, “Temiz bir kalple görüş ve düşüncelerimizi aşağıda geçtiği şekilde size sunuyoruz" diyerek gönderdiler.

“1-Savaş ve kan dökmek Kürt ve Türk’ün çıkarına değil.
“2-Mustafa Paşa; Sivas ve de Erzurum kongrelerinin kararı üzerine Kürdistan’ın sınırlarının büyük bir ölçüde ayrılması gerekiyor.
“3-Hükümetin kararıyla Kürdistan idari, ekonomik ve bilgi açılarından bağımsız olmalı ve Türkiye ile aynı olacak şekilde bakılmalı.
“4-Osmanlı’nın eski siyaseti Kürdistan için canlandırılmamalı. Kürd’ün hakları tanınmalı. Türk nasılsa Kürd’e de o şekilde bakılmalı ve devlet işlerine katılmalı.
“5-Koçgiri Kürt’lerinin isteklerine karşı güç kullanmanın sonucu kötü olur. Değil sadece Koçgiri, ağır vergi yükü altında hepimizin hayatı zehir oldu. Biz, bütün Kürt’ler, okulsuz, hastahanesiz ve doktorsuzuz. Dünya savaşı evimizi viran etti. Bundan dolayı Kürdistan’ın yeniden yapılanmaya ihtiyacı var.
“6-Bütün mahkumlar bırakılmalı. Türk askeri Kürd’e düşman gözüyle bakmamalı. Biz meşru olmadığı sürece kan dökmeyiz.
“7-Yanımızdaki Ermeni’lerin hepsi çocuk, kadın ve yaşlılardır. Silahsızlar ve bize sığındılar ve de masumlar. Bundan dolayı onları teslim etmeyiz.” [(“1919-1923 Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt Meselesi Karşısındaki Tutumu”)- Araştırma- Sabah Ghalib (Soranice Kürtçesi’nden Türkçe’ye çeviri: Agit Khorshid Zaher)]

Demek ki Kürt bir milletmiş. Tarihi, ırki, sosyal ve kültürel temelleri varmış. Kendine has coğrafyası (yurt) da bulunuyormuş. O halde bugün ortalıkta “çözüm, çözüm” diye boş laf dolaştı rmaktansa, birleştirilmiş tapular için ifraz da istenmiyorsa, mülkiyet ortaklığını sürdürmek için yeni bir uzlaşma sağlamak gerekir. Farkında olunmalıdır, Türk unsur bugün ortak olan tapuyu meşru olmayan yollardan tümüyle kendi üzerine geçirmekte ısrar ettiği müddetçe Kürt meselesi çözülemeyecektir. Çözülemeyince de, olaya uluslararası hukuk el atacaktır, son gelişmeler bu yöndedir. Şimdi tartışsak ne yazar: BDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırsak mı, kaldırmasak mı? Kaldırsak ne, kaldırmasak ne? Zaten sorun Türkiye'nin elinden kaymaktadır. Sosyalist Enternasyonal konuyu Birleşmiş Milletlere havale etme kararını aldı bile...