Malatya Sivas olmayacak

  • Yazdır

Türk kanına ve köktendinci inanca yatırım yapanlar, “Türk-İslam” sentezi zemininde, kendileri için tehlike gördükleri Alevileri, “Ya devletin Alevisi olun ya da sizi yola getireceğiz” anlayışı içinde “kuşatmaya” almak istiyorlar; örgütlü ve sorumlu davranmazsak kuşatma katliama dönüşebilir.

Camiyi Alevilerin Kafasına Sokmak

Aleviler, yaklaşık 300 yıllık bir süreç içinde, “Geriye Dönüş Tapımı”nın izinde, egemen sınıfın ilahi ideolojisi durumunda bulunan İslamiyeti, “tersine dönüşüme” uğratarak, yani metafizik tanrıyı, onun peygamberini, kitabını inkâr ederek insanı “Konuşan Tanrı”, peygamberini “mürşit” yaptılar. Varolma nedenleri olan “sınıfsal” gerçekliğin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereği olarak tektanrıcı dini ve ilkelerini “iptal” edip inancı “neden” durumundan “sonuç” durumuna taşıdılar; vahdet-i mevcutçu anlayışla bilinci-inancı “bâtınî felsefe” olarak örgütlediler. Örgütledikleri felsefenin-inancın ibadeti “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Cemevi sadece “kutsama” temelli ritüellerin yapıldığı bir yer değildir: Devletsiz bir kültür olduğu için Aleviler açısından “cemevi” aynı zamanda “yazısız ama yaptırımı olan yasaların üretildiği, bu yasalara uymayanların cezalandırıldığı”, bir mekân, kurumdur. Bu durum öylesine “içselleştirilmiştir” ki kendini İslamın “özü” olarak gören Alevi de, kendisini İslamın dışında “bağımsız bir dinin” parçası olarak gören Alevi de, kendisini “Geriye Dönüşle” İslamiyeti tersine dönüşüme uğratan, burjuva aydınlanmasını “kırıp” toplumcu aydınlanmayla “buluşmaya” çalışan “bâtınî-heterodoksi” nitelikte bir toplumsal yapının parçası olarak gören Alevi de “camiye gitmez”; yani “camiye sokamazsınız Aleviyi”; onlar için ibadet “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Sanki egemen sınıf-yargı, bunun farkına varmış gibi: “Madem ki Alevileri camilere sokamıyoruz; öyleyse camileri Alevilerin kafasına sokalım”,(1) anlayışını yaşama taşıdılar. İşte, “Devletin Alevisi” olmak isteyenler, “camiye gitmemekle birlikte kafalarına cami sokulan Alevilerdir”.

Nefretimize kamp kuran alçakların, bunları yönlendiren ve güden CIA ajanlarının, MİT görevlilerinin kitle katliamlarına “gebe” bir dönemi yaşıyoruz. Bu noktaya “dün”den geldik; uzak geleceğe umutla bakmakla birlikte yakın “gelecek” için aynı şeyi söylemekte zorlandığımız da bir gerçek. “Türkiye, 'Sünni-Türk kimliği' üzerinden yapılmış bir 'kodlama'nın, en başından beri egemen olduğu bir ülke. Yakın tarihimiz 'kimlik dayatmaları' nedeniyle yaşanan acı olayların tarihidir. Tabii dayatmacı kültürün 'merkezi gücü, hep devlet oldu. Bazen ülkücüler, bazen de Sünni muhafazakârlar kullanıldı....”(2)

Devletin Alevisi

Yaşanan halde Alevilik kendini koruma ya da anlatma konusunda “yüksek bir gerilim” yaşıyor: Ortaya çıkan “bilinç yırtılmaları”, giderek bilincin “dağılması” Alevi ile çevresi arasına bir “yabancılaşma” sokuyor.

Ramazan Ayı'nın girmesiyle bu “bilinç yırtılmasının” çarpıcı örneklerini de yaşadık; sanıyorum yaşayacağız da: “Alevi-Bektaşi Federasyonları, Polat Renaissance Oteli'nde 26 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de katılımıyla gerçekleşen bir iftar yemeği verdi. Kamuoyunda tartışılan bu iftarla ilgili Milliyet'e konuşan Tertip Komitesi'nden Zeynel Abidin Erdem; 'İftar daveti Türkiye'deki Alevi-Bektaşi Federasyonları ve Derneklerinin ortak talebi ve Sayın İbrahim Polat'ın girişimi ile Ramazan Ayında aramızdaki muhabbet ve dayanışmayı, sevgi ve kaynaşmayı daha da güçlendirmek düşüncesiyle oluştu.'(3)

Sık sık yazdığımızı-söylediğimizi bir kez daha belirtemekte yarar var: Aleviliğin yapılanıp biçimlendiği dönemde, Aleviler arasında ortak çıkarda buluşmayı “engelleyecek” bir zenginlik farkı yoktu. Ama şimdi ciddi bir Alevi burjuvası var. Egemen sınıf, Aleviliği, kendi gelecek projelerinde “sorunsuz” kullanabilmek için Alevi burjuvasını kullanarak “Devletin Alevisini” yaratmak peşinde. Yol kültüründe olmayan ve Ortodoks İslamiyetten ödünç alınan “İftar” etkinliğini bu kapsamda değerlendirmek gerek.

Yine Devletin Alevisi'ni yaratma konusunda, durumdan kendisine görev çıkaran Malatya Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı Hasan Meşeli, rahatsızlığını Hürhaber Sitesi'ne şöyle açıklıyor: “Davulcu ile Alevi bir vatandaş arasında çıkan bir tartışma sonucunda olay meydana geldi. Doğanşehir-Sürgü'de bulunan Alevi bir vatandaş, konuyu Yol TV'ye yanlış aktarmış. Yol TV de buradaki Alevilerin katledileceği yönünde provokatif bir haber yapmış. Bu haberden sonra bu işten nemalanmak isteyenler Alevi-Sünni çatışması yaratmak istedi..”(4)

Görüyorsunuz değil mi? Bir Alevi örgütünün başkanı olan “zat”, Aleviyi-Aleviliği egemenlere şikâyet ediyor; “müzevirlik” onur olmuş çıkmış: Çok acı.

Aleviler 29 ve 30 Temmuz günleri, kendilerine yönelik saldırıları “kınamak” ve örgütlü mücadeleyi “başlatmak” için kitlesel eylemler yaptılar: Sürgü Olayı, bardağı taşıran bir olay oldu. Malatya valisine göre olaylar “münferittir”. Belediye başkanı ise farklı bir yerden giriyor: “Sizleri burada koruyamayız.” Yani “defolun” gidin, demek istiyor.

Olayın gerçek kaynağına kulak verelim: “Olayların olduğu gece kayısı toplamaktan dönen Rabia Yıldırmaz anlatıyor yaşadıklarını: 'Aslen Adıyamanlıyız, 40 yıl önce geldik, buraya yerleştik. Bugüne kadar hiç kimseyle bir sorunumuz olmadı. Dokuz gün önce Ramazan davulcusu gelip penceremize vurup, kalkın sahur vakti geldi, demeye başladı. Ablam Fatma çıktı, — Biz kayısıdan yeni döndük, tamam, dedi. İlk gece geçip gittiler. İkinci gece yine geldiler. Babam çıktı, — İki tokmak az vuruver, dedi. Yine geçti gitti. Üçüncü gece geldiğinde, — Oruca kalkmak zorundasınız, dedi, küfretti. Bize — Size mani de söyleyeyim mi?, dedi ve yine küfretti.”(5)

Geçmişini Yiyen Bir Alevilik Geleceğini Boğar

Aleviler, dünün acılarına-anılarına ve kavgalarına bağlıdır; bunlardan sıyrılarak geleceğe bakmasını genellikle “beceremezler”; belirleyici, anımsatıcı ve akılcı bir sürüklemeyle hep düne, geçmişe “taşırlar” insanı. Ama biz biliyoruz ki geçmiş olayların tarihsel özelliği, ancak “geleceğe katkıları” ortaya çıktığında tam olarak anlaş labilir. Bu toprağın en gerçekçi “politikası” olan Alevi tarihinin “gelecek zamanını” yaşıyoruz. Söyleyecek çok sözümüz olmalı. Geçmişimize “vurgunuz”; anlıyorum ama geleceğimize “vurgun” olmazsak, günümüzü “kurmakta” zorlanırız. Tarihimize ilgisizliğimiz “suçluluğa” dönüşmeden sıkıntılarımızı “lokma” yapıp, yani sıkıntılarımıza “çözüm yollarını üretip”, umutlarımızı “evrenselleştirmek” durumundayız.

“Terbiye olmak” isteyenlere sözümüz yok. Terbiye olmak istemeyenlere “anımsama” anlamında, Alevi “hesaplaşmasının” nerede-nasıl yapılacağını kısaca aktaralım istedik: Çünkü hangi “gerekçe”yle yapılırsa yapılsın “geçmişini yiyen bir Alevilik, geleceğini boğar”.

Aleviliği yaratan insanların Müslümanlıkla kitlesel düzeyde “tanıştıkları” dönemlerde Sünni Ortodoks ilkeler, toplumsal düzeyde “uygarlığı çelmelemeye” çalışan, aklın kılavuzluğunu hiçe sayan, düşünceyi ve bilimi “ters dönüşüm”le “dogmalar”ın hizmetine sokan, “halk çalışsın yönetenler yesin” düzeninin sürdürülmesinden yana olan bir “inanç ağırlığı”na, bir “resmi dinsel ideoloji” ye dönüşmüştü.

Alevilik, bu “inanç ağırlığı”, bu “resmi dinsel ideoloji” altında ezilen, horlanan, yabancılaşan Anadolu insanının özgürleşme; bağımsız düşünme, haksızlığa, sömürüye başkaldırma eylemleri “eşliği”nde geçmişten sızan ve geleceği aydınlatan bir “ışık” olarak belirdi. Tanrı'yı, insan aracılığıyla konuşan, söyleyen, davranan bir eylemin içine “soktu”; insanı, şeriat varlığından, bir “yorum”, bir “yetenek” varlığına yükseltti ve onu, yaşama, yaşamdan kaynağını alan bir geleneğe bağladı. Ama hiçbir zaman değişmezliğe tutsak etmedi; “doğru düşünme-doğru konuşma doğru eylem” üçlemesinin yönlendiriciliğinde inandığı gibi davranmasını, düşündüğü gibi yaşamasını sağladı.

Aleviler, “kurtarıcı bâtıni bilinçle” donanmış “gönül erleri”nin kurmaylığında; bir yandan, “inanç susuzluğu”na ve özlemlerine yanıt verecek bir “sezgisel akıl dünyası” yaratarak şeriata tavır alırken, diğer yandan, doğanın ve toplumun gereklerine göre düzenlenecek bir yaşam, yaşama ortamı için egemene “isyan” ettiler.

Kıyıma uğramalarına karşın kan akıtmadan “gönül suyu” sunarak, Anadolu'yu içten ele geçirdiler; Anadolu insanıyla içli-dışlı, senli-benli oldular.

Anadolu insanı bu yolda özlemini, sevgisini “gönül erleri” biçiminde “kişileştirdi” ve onlara “olağanüstü”, “insanüstü” yetiler verdi. İnanç zenginliğini, insan sıcaklığını, eşitsizliğe, sömürüye ve baskıya duyarlılığı kucaklayan “kutsal” bir “kültür” yarattı. Bu yolla Aleviliği, insanı insan yapan “özgürlüğü”, toplumu toplum yapan “demokrasiyi” ve direnmeyi olanaklı kılan “dayanı şmayı” üretmenin; bu dünya sorunlarını bu dünyada çözmenin, hesaplaşmayı “burada” yapmanın; güzelliği, erdemi, mutluluğu, doğruluğu, saygıyı, sevgiyi, “düş ürünü” bir dünyada değil, “yaşanılan yerde” aramanın bir “aracı” durumuna getirdi.

Bu gelişme, toplumda ezilen, sömürülen katmanlar, sınıflar temelinde “çıkarları” ve “umutları” bir olan, aynı geleceğe koşan Alevi-Sünni tüm insanları kucaklayan; genelde “din kardeşliğini”, özelde “Alevi-Alevi/Sünni-Sünni kardeşliğini” yapaylaştıran; “özgür birey”in, “özgür yurttaş”ın öne çıktığı gerçek Alevi-Sünni kardeşliğinin maddi ve düşünsel temellerini de yarattı.

Anadolu Alevilerinin bu “anahtar konumu”; ekonomiyi ve politikayı güden egemen güçler için her zaman bir korku kaynağı oldu. Bu nedenle her Alevi bu konumunun bilincinde olmalı, sorumlu düşünmeli, sorumlu davranmalıdır.

Unutmayalım Aleviler, düşüncelerinden dolayı “dinsiz” olarak değil, toplum düzenini “maddeci bir yaşama anlayışı” üzerine oturtmak isteyen, inançlarını ise bu isteklerini tavıra, eyleme, davranışa dönüştüren bir “manevi güç” olarak gören “devrimciler, ilericiler, aydınlık insanlar” olarak algılanmak, şayet yargılanmak gerekiyorsa böyle yargılanmak istiyorlar.

(1) Bu saptama bildiğim kadarıyla ilk kez Emekçi tarafından yapılmıştı.
(2) Çalışlar Oral; Alevilere 'Münferit Saldırı'...; Radikal; 31 Temmuz 2012; Sayfa: 11
(3) Milliyet, 20 Temmuz 2012; Sayfa: 25
(4) Can Eyüp; Malatya'da Esas Provokasyonu Kim Yaptı?; Radikal; 31 Temmuz 2012; Sayfa: 5
(5) Örer Ayça; 'Sürgü' Ablukada ve Tedirgin; Radikal; 31 Temmuz 2012; Sayfa: 14