Neşe kavganın musikisidir

Nazım Hikmet'in bu dizesini ilk öğrendiğimizden beri çok sevmiştik, ama o musikiyi bu güne kadar pek az dinlemiştik. İlk kez Gezi Parkı'nda doya doya dinledik.

O musikinin ilk melodisi “Çapulcu” kelimesinin bu kadar sevimli hâle gelmesiyle oldu. Tayyip Erdoğan bizlere “Çapulcu” demişti ya, biz de hepimiz Çapulcu olduk. O kadar olduk ki, Noam Chomsky bile “I am also a Capulcu” diye pankart yazıp fotoğraf çektirdi. Kelime ABD'deki Türkiyeliler tarafından İngilizce deyime dönüştürüldü, “Every day I’m chapulling” dövizi orada da, burada da asıldı.

Evrensel çapulculuk

Sadece Kuzey Amerika'da değil, Brezilya'da benimsendi, oradaki protestocular Türkiye'deki çapulcu arkadaşlarına mücadele ve dayanışma selamlarını gönderdiler. Böylece Tayyip Erdoğan'ın hık deyicisi basın Çapulcu kelimesini kullanamaz oldular.

Eylemcilerdeki mizah yaratısı Tayyip Erdoğan'ın da, hoparlörlerinin da ağzına o kelimeyi tıkmıştı.

Çapulcular Korosu kuruldu ve sözlü müziklerini yaptı, Muammer Sun'un da eğitmiş olduğu Boğaziçi Caz Grubu “Entarisi ala benziyor” diyen İstanbul Türküsünü çapulculara, eylemcilere uyarladı.

Yani “kavganın musikisi” olan neşede otantik müzik de vardı.

“Edison bile pişman”

“Mizah ciddi bir iştir” denirdi, mizahın ciddiyeti üzerine yazılar, hatta kitaplar yazılırdı. O yazılanların pratiğini Gezi Direnişin de çokça gördük. Hepsini burada yamamız mümkün değil, ama mesela pankartlardan birinde “Edison bile pişman” diye bir yazı gördük. Pankartta ne bir ampul vardı, ne de başka bir ibare. Bugüne değin AKP'nin ampulüne bir takım telmihler yapıldı, ama o ampulü bu denli alaya alan ve yere çalan bir buluş ilk kez Gezi'de çıktı.

Mustafa Keser'in Askerleri

2013 yılında kendilerini “Mustafa Keser'in askerleri” olarak tanıtan ve o rozet sloganlarıyla 2,5 milyon kişinin eylemine damga vuracağını sanan bir grubun o haykırışlarını kimsecikler susturmaya kalkmadı, sadece biz de “Mustafa Keser'in Askerleriyiz” dediler. Adeta dahiyane denilebilecek bu buluş asker olmayı da eylem çalmayı da mizahla boğdu. Onlardan esinlenen LBGT bireyleri de İstiklal Caddesindeki yürüyüşlerinde “Zeki Müren'in Askerleriyiz” dediler. Yürüyüşte taşınan bir pankart militarizme istihzalı yanıttı: “Tek bir paşa tanırız, o da Bodrum'un Paşasıdır” yazılıydı.

Anamı da aldım geldim

Tayyip Erdoğan Mersin'de nutuk atarken bir çiftçi “Anamız ağladı” diye bağırdığı için yaka paça alandan atılmıştı, polisine dayanarak efelenen Tayyip Erdoğan çiftçinin arkasından “ananı da al git” diye bağırmıştı.

Bu söz Tayyip Erdoğan'ın vecizelerine girmiştir ve başbakanlıktan düştükten, hatta günün birinde terk-i hayat ettikten sonra bile hatırlanacaktı. Nasıl ki Turgut Özal'ın “Anayasayı bir kez delsek ne olur?” veya “Benim memurum işini bilir” yahut da “Ben zengini severim” gibi cümleleri ölümünden 20 sene sonra bile onun peşini bırakmıyorsa, “Ananı da al git” cümlesi da Tayyip Erdoğan'ın yakasını bırakmayacak.

Olay 2006 Kasımında vuku bulmuştu, aradan 7 yıl geçti, üç hafta kadar Gezi Parkının içinde direnen gençlerin bir kısmı o yıllarda henüz çocuk yaştaydılar.

Ama Tayyip Erdoğan'a o sözünü hatırlattılar ve “Anamı da aldım geldim” dediler. Söz fiiliyata da geçti; Anneler de gelip çocuklarının yanında eyleme katıldılar.

White Sea

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanını ve Olimpiyatları n evrensel kuralları nedeniyle ev sahibi olan Mersin Belediye Başkanını bir yana itip (Yavuz Hırsız misali) Akdeniz Olimpiyatlarının açılış konuşmasını yaparken bir de cehalet örneği vermişti. Bilmediği İngilizceyi bilirmiş gibi Konuk oyunculara konuşurken Akdeniz'in adını “White Sea” diye çevirerek büyük gaf yapmıştı.

ODTÜ Mezuniyet öğrencilerinin mizah yetisi o cahilliği bir pankartla alaya aldılar.

Yukarıda ancak birkaç örnek verebildik. Oysa tanık olduklarımız bunlardan çok daha fazla.

Gezi Parkı içinde sabahlayan direnişçilerin çoğu 17-24 yaşları arasındaymış. Eminiz ki o gençler mizahla yetişmişler, her biri 70.000'dan aşağı satmayan muhalif mizah dergilerini her hafta okuya okuya, İnternetteki Zaytung'u izleye izleye nükteli insanlar olmuşlar.

Hatta onları da geçmişler. Bunun nedeni mizah dergilerinin, sitelerinin yazar-çizerleri olsa olsa birkaç yüz kişidir. Gezi Parkında ise 7 bini aşkın insan sabahlamış sokak gösterilerine yüz binler katılmıştır.

Bu kadar çok beyin, o kadar geniş bir yaratı potansiyeli elbette mizah dergilerini, sitelerini aşacaktı.

Nazım Hikmet eylemdeki insanın neşeli olduğunu, olması gerektiğini söylerken ne kadar da haklıydı. Bu olgu eski yıllarda kısmen görülmüştü. Tanıyanlar bilirler, o kuşaktan hiç kimse Deniz Gezmiş'in neşesine, şakacılığına erişememiştir. Eylemin en gerilimli anlarında bile şakacılığını elden bırakmamıştı. [Örneğin Ankara'da gizlendikleri eve tesadüfen gelen karakol polisini bağlarken, maaşını soracak, aldığı cevap üzerine “Yaşa Türk polisi, devlet seni 650 liraya talim ettiriyor!” diyecek kadar şakacı ve merhametlidir.]

12 Mart döneminde bir koridor üzerindeki cezaevi hücrelerinde tutukluların birbirlerini görmedikleri, ama koridora yüksek sesle seslenerek konuştukları, haberleştikleri aylar boyunca şaka üstüne şaka yapan, arkadaşlarıma takılan, koridoru kahkahalara boğan kişi idam mahkûmu Deniz Gezmiş’ti. Deniz adeta o tutukluların tek neşe kaynağıydı.

Hacıbektaşlı Ulaş Bardakçı da şakacı, neşeli bir devrimciydi, Sinan Cemgil de. Hepsini adını buraya yazmamıza imkân yok, sadece Gezi'nin kitleselliği ve etkililiği içinde –kimilerinin şimdi ukalaca küçümsediği ve utanmadan “biz sadece slogan bilirdik, mizah bilmezdik”– o kuşağın döşediği kaldırım taşlarını anımsatmak için yukarıdaki olayları hatırlattık.

Nüktedanlık Gezi'de kitleselleşti. Devrimci harekette mizah aynı zamanda korkusuzluğun bir yansımasıdır. Çekinmeyen, endişe duymayan insan tehlike ve badire karşısında nükte yapar, mizah yapar. [Bu saptama sadece devrimcilere özgü değil: Örneğin Lazistan Mebusu Ziya Hurşid, İzmir Suikast teşebbüsünün baş sanığı olarak idama giderken “Hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, ölmek evladır. Ahirete gidiyorum, mektubu olan varsa götüreyim” der, idam sehpasına çıkınca, “oo, burası salıncağa benziyor, beni idam edenlere yüksekten bakabileceğim” diye güler ve Cellat Kara Ali'ye takılır.]

Nice illegal faaliyetten, siyasi polis takibinden, Siyasi Şube sorgulamasından nezarethanelerden, hapishanelerden geçmiş Nazım Hikmet'in yaşam deneyimlerinden çıkmış “kavganın musikisi”ni Gezide on binler yaşadılar ve kanıtladılar. YY.