Margaret Thatcher

  • Yazdır

“Çoğu kişinin bir sorunla karşılaştığında hükümetin bunu çözmesi gerektiğini düşündüğü bir devirdeyiz bence. 'Bir sorunum var, yardım almalıyım' veya 'Evsizim, devlet bana ev versin' diyerek kişisel sorunlarını topluma mâl ediyorlar. Biliyor musunuz, gerçekte toplum diye bir şey yoktur. Erkek ve kadın bireyler ve aileler vardır. Hiçbir hükümet bireyler olmadan bir şey yapamaz. Bu sebepten insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”

Bu sözler Britanya'nın eski başbakanlarından Margaret Thatcher'a aitti. Misyonunu toplumuna değil, sermaye sınıfına vakfetmiş –çünkü ülkenin var oluş nedenini toplum değil sermaye olarak görmüş– bu politikacı 1975-1990 arasında Muhafazakâr Parti Başkanlığı, 1979-1990 arasında da başbakanlık yapmıştı.

Margaret Thatcher'den bahsedilirken; O'nun 1979'da Britanya'nın ilk kadın (!) başbakanı olması ndan değil diğer iki temel özelliğinden bahsetmek gerekir: bunlardan birincisi Neo-liberalizmin ideolojik, politik ve kültürel hegemonyasının tesis edilmesinde öncü rolü oynaması, ikincisi ise sosyalizme duyduğu düşmanlık ve derin nefrettir. Bu nefret öyle derin bir nefretti ki; 1975 yılında Muhafazakâr Parti liderliği için mücadele ederken hükümetinde yer aldığı parti lideri ve rakibi Edward Heath'i bile “sinsi sosyalizm” savunucusu olmakla suçlamıştı. 1990 yılında Avam Kamarasında, on bir yıllık iktidarının sonucunda oluşan kara tabloyu gözler önüne seren İşçi Partisi milletvekillerine de şöyle cevap veriyordu: “ Siz sosyalistlerin programı herkesi yoksul kılmaktır, yoksulluğu azaltmak değil”.

Dönemi boyunca, Kamu İktisadi Teşekküllerini tasfiye etmek için, KİT'lere hiç yatırım yapmayan ve yapmadığı için de övünerek “son sosyalist devleti de yıktık” diyebilen Ekonomi Profesörü (!) Tansu Çiller'in kimleri örnek aldığını anlamak zor olmasa gerek! Aynı şekilde Abdullah Gül'ün de, 06. Ocak. 2010'da Cengiz Çandar ve Hasan Cemal ile yaptığı söyleşide “Devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” demiş olduğu hâlâ hafızalardadır. Ayrıca Tayyip Erdoğan'ın da Britanya Başbakanı David Cameron'a gönderdiği taziye mesajında, Thatcher'ın sadece ülkesinin değil, Avrupa ve dünya siyaset tarihinin en etkili liderlerinden biri olduğunu, cesareti, azim ve kararlılığıyla birçok siyasetçi için ilham kaynağı olmaya devam edeceğini belirtirken; Margaret Thatcher'in neredeyse 1980 sonrası Türkiye sağ siyasetin tümünün akıl hocası olduğunu da görmekteyiz.

Soğuk Savaş deccalı

Temel siyasi çizgisi ekonomide ultra-liberal, toplumsal konularda muhafazakâr, uluslararası politikada ise McCarthy döneminin öne çıkmış isimlerinden gerici ABD Başkanı Ronald Reagan'ın peşinde Soğuk Savaş deccalıydı.

Bu kelimeyi rastgele kullanmadık, çünkü Sovyetler Birliği nükleer bombayı ilk kullananı n asla kendisi olmayacağını belirttiğinde, Britanya Başbakanı Thatcher “biz oluruz” demişti. Yönettiği ülkenin nükleer kapasitesi ABD ve SSCB'ninki yanında yok mertebesinde kalırdı, ama Thatcher Ronald Reagan'ın yerine konuşuyordu.

1980'li yıllarda Batı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, serbest pazar ekonomisinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması, işçi haklarının daraltılması, sosyal devletin yardım ve sağlık harcamalarının asgariye indirilmesi şeklinde ortaya çıkan neo-liberalizmin Birleşik Krallık'taki uygulayıcısıydı.

Bu nedenle 2013 yılı Nisan ayında öldüğü zaman İngiltere'de, İskoçya'da, Galler'de ve tabii ki Kuzey İrlanda'da insanlar sokağa çıkıp şenlik yaparak “cehenneme git” diye beddua etti.

Thatcher Thatcher, Milk Snatcher

Yükseköğrenimini kimya dalında yapmıştı, 1953'ten Avam Kamarasına milletvekili seçildi- ği 1959 yılına kadar vergi hukuku uzmanı olarak çalıştı. 1970'te partisi seçimleri kazanınca Eğitim ve Bilim Bakanlığına getirildi. İlk icraatı bütçe kısıntısı yapmak için yedi ila on bir yaşındaki çocuklara verilen bedava süt dağıtımını kaldırmak oldu. Bu nedenle halk arasında "süt hırsızı" (Thatcher Thatcher, Milk Snatcher) olarak anılmaya başlandı ve sık sık protesto edildi. Bu söz on binlere okul çocuğunun dilinde oyun tekerlemesine dönüşecek kadar yaygınlaşmıştı.

1974'te Muhafazakâr Parti hükümeti genel seçimleri kaybettikten sonra Thatcher'ın başkanlık mücadelesi başladı ve ertesi yıl başkan seçildi. 1979 seçimlerinden sonra da Başbakanlığa geldi.

Thatcher gibi acımasız bir politikacının başa geçmesi rastlantı değildi. Uzun süredir burjuvazinin işçi sınıfıyla başı dertteydi. 1972 ve 1974'teki madenciler grevleri Muhafazakârların 1974'te kaybetmesine yol açmış, işçi sınıfı maden işçileri etrafında sermayeye karşı kutuplaşmışlardı. Ama James Callaghan'ın başbakanlığında kurulan İşçi Partisi hükümeti de başarısız kalınca Mayıs 1979 seçimlerini tekrar Muhafazakâr Parti kazanmıştı.

Sermayenin yeni hükümetten ve başbakanından beklediği işçilere karşı sert ve müsamahasız davranılması, ücret artışları yapılmaması ve mücadelelerinin ne pahasına olursa olsun kırılmasıydı. Parti içindeki sertlik yanlıları kısa zaman içinde kömür stoklarının arttırılması, özellikle kömürlü termik santrallere kömür depolanması, mazotla çalışan santrallere gidilmesi, kömürlü santrallerin aynı zamanda mazotla da çalışacak tekniğe kavuşturulması ve fazla miktarda kömür ithal edilmesiydi. O kesimin sözcülerinden biri “bundan böyle grev kırıcılık şerefli bir meslek haline gelecek” diyordu.

İşte Thatcher bu görevlere talip olarak başbakanlığa geldi. Kendinden istenenleri fazlasıyla yaptı.

Thatcher, özel sektör yatırımları önündeki en büyük engel olarak gördüğü ve 1980'de % 21'e dek çıkan enflasyonu görüyordu. Ona göre enflasyonu artıran başlıca etkenler aşırı kamu harcamaları ve borçlanmaydı. Bu sorunu çözmek için para arzını kontrol altına aldı; borçlanmayı azaltmak amacıyla faizleri arttırdı. Kendisi işbaşına geldiğinde % 14 olan faiz 6 ay içinde % 17'ye yükseldi.

Gelir üzerinden vergi almak yerine dolaylı vergi almak tercihiydi. “Az kazanandan az - çok kazanandan çok vergi alınması” gibi temel bir vergileme kuralının hiçe sayıldığı bir uygulama olan dolaylı vergiler; gelir dağılımını etkileyen, işçi ve diğer emekçi kesimleri gün geçtikçe yoksullaştıran bir vergi türüdür.

Dolaylı Vergiler, 1974'lerde girilen kriz tedbirleri kapsamında 1980'lerde tüm dünyada uygulanmaya başlanmış ve daha sonra kalıcılaştırılmıştır. İlk olarak Reagan ve Thatcher'in hükümetlerinin başvurmuş olduğu “Arz Yanlı İktisat Politikaları” çerçevesinde uygulanmaya konan dolaylı vergilerin amacı, kazançlardan elde edilen vergilerin oranını düşürerek çok kazanç sağlayan sermayedarları yatırımlara yöneltmek, istihdam sağlamak ve krizden bir çıkış yolu bulabilmekti. Ancak 1980'lerden bu yana yaşanan süreç bunu doğrulamamıştır. Söz konusu uygulamalar, krizin faturasını işçi, emekçi ve yoksul halka ödetmekten başkaca bir işe yaramamış ve sermayedarları krizden korumanın politik bir aracı haline gelmiştir.

Sermayedarların gelirlerine uygulanan vergi oranı indirimlerinin başlıca amacı, 1974'lerden beri düşme eğilimine giren kâr oranlarının yükselmesini sağlamaktı. Artı değerin bir parçası olan vergiler, vergi oranının indirilmesi ile birlikte aynı oranda (indirim oranında) sermayedarlara artı değer transferinin devlet eliyle yapılması (artı değerden alınan bir parça olan verginin sermayedarlara iade edilmesi) anlamına gelmekteydi.

Türkiye'de de Turgut Özal ile birlikte yapılmaya başlayan yasal düzenlemelerle birlikte, o dönemde % 46'ları bulan Kurumlar Vergisi Oranı, günümüzde % 20'lere kadar indirilmiştir. Bu vergi oranının düşürülmesinden dolayı etkilenerek merkezi bütçe gelirlerinin azalması ve bu nedenle oluşacak bütçe açıkları da, KDV, ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler salınması suretiyle yoksul işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenerek kapatılması yoluna gidilmiştir.

Thatcher yılları kısmi sanayisizleşme (de-industrialisation) dönemi olarak da anılır. İmalat sanayinde verimlilik 1978 ile 1983 yılları arasında % 30 oranında düştü.

Thatcher, İşçi Partisi'nin aksine, gerilemekte olan sektörlere sübvansiyon vermiyordu. İşsizlik, Thatcher dönemi iktisadının toplum açısından en önemli sorunlarından biri olacaktı. Ancak Margaret Thatcher için, işsizliğin artması, ücret artışlarını önlemek, yavaş yavaş sosyal hakların geri alınmasının yolunu açmak ve işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak için yedek iş gücü (işsizler) ordusu oluşturmak amacıyla uygulanan “işsizsen bir hiçsin” politikasından başkaca da bir anlama gelmiyordu!

Politikasının neden olduğu iktisadi durgunluk yüzünden işsizlik 1979'da İşçi Partisi iktidarının son günlerindeki 1,3 milyon kişiden 1981'de iki buçuk milyon kişiye yükseldi. Hızla artan işsizliğin bir diğer nedeni, sanayi sektörünün yeniden yapılanmasıydı. İşsizlik artmaya devam etti ve Ocak 1982'de 3 milyonu geçti. İşsizliğin saptanmasında yapılan değişiklik nedeniyle resmi rakamların düşük olduğunu söyleyen yorumcular ise gerçek işsiz sayısının 5 milyona ulaştığını tahmin ediyordu.

Thatcher hükümeti ise önce işsizlik sigortası hakkı kazanılmasını zorlaştırdı, sonra aynı hükümet işsiz sayısının belirlenmesi kurallarını değiştirdi, sadece işsizlik sigortası alanları işsiz sayar oldu. Böylece işsiz sayısı resmi sahtecilikle düşürülmüş oluyordu.

İşbaşında bulunduğu dönemde dünyanın dikkat çeken ultra-liberal politikacıları Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Turgut Özal ve fiili'nin faşist diktatörü General Pinochet idi. [Turgut Özal da ultra liberal olmakla birlikte belirgin bir ekonomi siyaseti yoktu, somut pratiği IMF'in direktiflerini Türkiye'ye uyarlama ve uygulama çabasından ibaretti. Başlıca zorluğu genel ve yerel seçimler ile referandumlardı.] O yıllarda Milton Friedman ve Chicago Okulunun monetarizmi revaçtaydı. Türkçe popüler dile “Sıkı Para Politikası” olarak da çevrilen monetarist ekonomik politika (parasalcılık) enflasyonun piyasada fazla para bulunmasından kaynaklandığını ileri sürüyor, devletin para arzını sıkı denetlemesini, Merkez Bankası'nın gerekirse piyasadan para çekmesini öngörmekteydi. Para arzını frenlemenin bir yolu da ücret artışlarını önlemek, işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak, sosyal harcamaları kısmaktı.

Bazı Britanyalı Marksistler Thatcher'ın genel siyasi hattını “otoriter popülizm” olarak niteliyorlardı.

Siyasi tutuklu celladı

Thatcher hükümetinin çarpıcı insanlık suçlarından birisi 1981 ilkbahar aylarında İrlandalı siyasi tutukluların açlık grevlerindeki tutumuydu.

Kuzey İrlanda'daki Maze Hapishanesi'nde bulunan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) mensubu tutuklu ve hükümlüleri beş yıl önce kaldırılan “siyasi tutuklu” statülerini geri almak için süresiz açlık grevi başlattılar. Thatcher başlangıçta "Suç suçtur, siyaset değil" diyerek mahkûmlarla uzlaşmayı reddetti. Grevde Sin Fen milletvekili Bobby Sands dâhil on mahkûm öldü. Bu olay IRA hareketine karşı olanların bile vicdanlarını yaraladı, Thatcher'ın o politikasına tepkiler arttı, sonuçta siyasi mahkûmların el konulan bazı hakları yeniden tanındı.

Thatcher'ın uluslararası politikada askeri güce başvurduğu olay 1982 bahar aylarında yaşandı. Bu esnada, Arjantin'deki faşist Videla cuntası ekonomik alanda yaşadığı sıkıntılar artınca, dikkatleri dışa çekmek ve milli bir heyecan yaratmak amacıyla 2 Nisan 1982'de Arjantin, 1830'dan beri Britanya'nın elinde bulunan Malvinas (İngilizcede Falkland) Adalarına asker çıkardı.

Bu, II. Dünya Savaşı'ndan beri bir Birleşik Krallık toprağına yapılmış ilk askeri müdahaleydi. [Malvinas Adaları'nın “Birleşik Krallık toprağı sayılması” sömürgecilik döneminden kalmıştı ve 1982 yılında da devam etmekteydi.] Thatcher birkaç gün içinde bir deniz filosunu adaları geri almak için gönderdi. Arjantin'de askeri bir rejim bulunduğu için Britanya'nın Falkland Savaşı'na uluslararası tepki zayıf kaldı. Britanya deniz üssü olarak kullandı- ğı adaları geri aldı. Falkland Savaşı Thatcher'ın halk desteğini arttırdı. “Britanya'nın orada ne işi var?” diyen itirazlar “anti-faşist” demagojilerle boğuldu. Oysa faşizm bugün vardır, yarın yıkılır, nitekim Arjantin cuntası da üç yıl geçmeden devrildi. Ama Malvinas Adaları hâlâ Britanya'nın deniz üssü olarak Güney Amerika kıtasında bir tehdit unsuru olmaya devam ediyor.

Falkland Savaşı ve muhalefetin bölünmüşlüğü sayesinde, Muhafazakâr Parti Haziran 1983 genel seçimlerinden önemli bir çoğunluk sağlayarak çıktı. 1983 başlarında iktisatta görülen düzelme emareleri de Muhafazakârların başarısında rol oynadı. Bu seçim sonuçları Thatcher'ın kariyerinde doruk noktasını oluşturuyordu.

Madenciler Ulusal Sendikası 1984'te greve gitti, Thatcher hükümeti yukarıda andığımız önlemleri almış, elektrik santrallerine fazlasıyla kömür stoklamış, bazılarında ise fueloil kullanacak tekniklere gitmişti. Grev kırıcılık, işçiler grevdeyken işçi alarak yasaları çiğneme uygulandı ve bir yıl kadar süren grev amaçlarına ulaşamadı, zira grev işçilerin talepleri için silah olmaktan çıkarılmış, grevin yaptırım gücü asgariye indirilmişti.

Bu grev sırasında, 20.000 dolayında maden işçisi yaralandı, 13.000'i hapse atıldı, neredeyse 1.000'i işten atıldı ve ikisi grev hatlarında öldürüldü.

Thatcher 15'i hariç tüm ocakları kapattı ve kalanlar da 1994'te özelleştirildi. Fakat bu uygulama sadece Britanya'ya özgü değildi, F. Almanya, Belçika ve diğer bazı Batı Avrupa ülkeleri de taş kömürü madenlerinden vazgeçmekteydiler.

Thatcher ekonomisinin özeti sosyal harcamaları kısmak, düşük gelirden alınan vergi matrahını yükseltmek, ücret artışlarını kontrol altına almak, yani gelir dağılımındaki adaletsizliği arttırmak oldu. Örneğin Thatcher işbaşına geldikten 5 yıl sonra Britanya'da nüfusun % 10'u toplam milli gelirin yarısına el koymaktaydı.

Thatcher'ın 11 yıl süren başbakanlığı toplumsal huzursuzluk, sanayi sektöründe işçi-işveren gerginlikleri ve çekişmeleri, yüksek işsizlik dönemi olarak tarihe geçti.

Mirası kalıcılaştı

Thatcher'ın rolü kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, çalışanlar aleyhine yaptığı değişikliklerin pek çoğu kalıcılaştı. Bunların başında sendikalara karşı getirilen yasalar ve idari mevzuat sonraki Tony Blair ve Gordon Brown'ın İşçi Partisi yönetimlerinde de devam etti. Özelleştirmeler ekonominin olmazsa olmaz kuralı haline geldi. Piyasa ekonomisine her hangi bir müdahale tabu oldu. Ekonominin şu veya bu dalında korumacılık düşünülmez oldu. Thatcher çizgisinin pek çok özelliği geri dönüşsüz bir süreç oldu. İşçi Partisi de sağa kayarak, Muhafazakâr Partiden pek de farklı olmayan bir kimliğe büründü.

Thatcher'ın hükümet ettiği yıllar Batı Avrupa'da ve tüm dünyada çevre hareketlerinin yükseldiği, sera gazı etkisinin yol açtığı küresel ısınma, aerosollerin de etkisiyle ozon deliğinin ortaya çıktığı, asit yağmurlarının gözlendiği yıllardı. Thatcher'ın gericiliği ve Britanya burjuvazisinin çıkarları bu alanda da kendisini gösterdi.

Örneğin, 1988'de Belçika'da Bruges'de yapılan AB toplantısında söylediği şu sözler Thatcher'ın zihniyetini ortaya koymaktaydı:

“Çevresel sorunlara karşı hangi uluslararası önlemleri almaya karar verirsek verelim, iktisatlarımızın büyümesine ve gelişmesine engel olmamalıyız, zira gelişme olmadan çevre koruma maliyetlerini karşılamak için gerekli refahın yaratılması mümkün değildir.”

Thatcher'ın radikal muarızları Britanya toplumunun hâlâ onun ayırımcı, bölücü ekonomi politikalarının etkilerine katlandığını, onun zamanında azan açgözlülük ve bencillik kültürünün toplumsal ve ahlâki bir yara olarak derinleştiğini söylemektedirler.

Margaret Thatcher AB devletleri ile çelişkiye düştüğü için bazı bakanlarını kaybetti, son icraatı 1990 Ekim'inde George Bush'u Irak savaşına teşvik etmek ve destek vermek oldu.

1990 Kasım ayında parti içinde yenik düştü ve Başkanlık için John Major'ı destekleyerek başkan adaylığından çekildi. 1992'de milletvekilliğ ine de aday olmadı. Kendisine eski başbakan sıfatıyla Lordlar Kamarasında bir büro tahsis edildi.

1992'nin Haziran ayında tütün devi Philip Morris şirketine yılda 250.000 Dolar maaş ve kendi vakfına gene yıllık 250.000 Dolar bağış karşılığı, “jeopolitik danışman” oldu. 2004 yılından itibaren demans ve çeşitli beyin rahatsızlıklarına, sonradan gelen Alzheimer hastalığına rağmen danışmanlık geliri ölünceye kadar sürdü.

Siyasette kimliğini kanıtlamış olan Margaret Hilda Thatcher etik bakımdan çokça kınanan, simgesi kurukafa ile gösterilen bir tütün tekelinden (veya her hangi bir finans kapital kuruluşundan) yüklüce bir geliri kendine hak görecek bir tıynette imiş. Demek ki o parayı hak ettiğine inanıyormuş. Demek ki 1992'de kendisine Barones unvanı da verilen Muhafazakâr Lady'nin etiği bu kadarmış.