Turgut Özal

  • Yazdır

Geçtiğimiz 17 Nisan Turgut Özal'ın 20. ölüm yıldönümüydü. Hakkında bir kez daha TV yayınları yapıldı, eski belgeseller arşivden çıkartıldı. Konuşmalarda, köşe yazılarında büyüklüğü anlatıldı. 20. Yıldönümü ayna zamanda Britanya Başbakanı Thatcher'ın defin günlerine rastladığı için Özal ile Thatcher'ın benzerlikleri de yazıldı, konuşuldu.

Fakat dikkat ettik ki, son bir-iki yıldır 17 Nisan övgüleri eskisi kadar hararetli değil: Nedeni o kimselerin daha büyük bir tapınç kişisi bulmuş olmaları.

Örneğin 15. Ölüm Yıldönümünde bir gazeteci Turgut Özal'a Kemal Atatürk'ten sonraki ikinci adam payesini verirken, bir diğeri Turgut Özal'ı Kemal Atatürk'le birlikte Cumhuriyet tarihinin en büyük iki siması ilan etmişti. Bugün pek az gazeteci böyle bir iddiaya cesaret edebilir. Çünkü artık Kemal Atatürk mertebesine yükseltilen başka bir politikacı var. Tarihi dün Turgut Özal'la yazanlar, bugün onun yerine Tayyip Erdoğan'ı ikame ettiler.

Methiyesinde Turgut Özal yenilikçi, atılımcı, devrimci birisiydi, “vizyon sahibi”ydi, Türkiye'de çığır açmış, ülkeye çağ atlatmıştı. Yaşasaydı daha büyük hizmetler yapacaktı. Belgesellerde ya da canlı yayınlarda konuşanlar (aile fertlerinin olağan karşılamamız gereken övgülerini saymazsak) Özal döneminde ikbal görmüş siyasetçiler veya gazetecilerdi.

Gelgelelim, övmelerinin nedeni ondan ikbal görmüş olmaktan ibaret değildi, tutumlarında daha önemli bir etmen vardı: Bazıları vaktiyle solcuydular onların bu denli Özal muhipliği yapmaları Merhuma olan hayranlıklarından çok, kapitalizme tapınçlarından ileri gelmekteydi. Madem ki Özal kapitalizmi kendinden öncekilerden daha iyi yapmıştı, şu halde her türlü övgüye layıktı.

Onlar kapitalizmin faziletlerini geç keşfetmişlerdi ve Özal'la keşfetmişlerdi. Monetaristlerle, neoliberallerle, Reagan'la, Thatcher'la keşfetmişlerdi. Eskiden ABD aleyhtarıydılar, şimdi ABD onların ideal ülkesiydi. Bildiklerini, okuduklarını, öğrendiklerini geçmişte bırakmışlar, zihinlerini solun, sosyalizmin, kamu iktisadının zehrinden temizlemişler, beyinlerini bembeyaz yaparak, dünyayı Özal pragmatizminde yeniden keşfederek, Özal'la birlikte yeni bir hayata doğmuşlardı.

Bir-ikisi hariç hemen hiç birisi otantik burjuva değildi, ne ailelerinin ne kendilerinin üretim araçları, sermayeleri vardı, medyanın ünlü işverenleri olan birer Aydın Doğan, Şahenk, Çalık, Ciner, Karamehmetler, Bilgin, Aksoy değillerdi. (Aralarında gazetecilikten patronluğa sıçrayabilmiş bir Zafer Mutlu nadir örnekti.)

Fikren ve zikren burjuvaziyi seçerek, onun yanında saf tutarak “sermayesiz burjuva” olmuşlardı. Misyonlarını ve çıkarlarını o sınıf çıkarları üzerine inşa etmişlerdi. Eşyayı görmek istedikleri şekilde gördükleri, istemediklerine gözlerini kapadıkları için bugün ne küreselleşmenin yıkımlarını, kıtlığın, açlığın nedenlerini görmek istiyorlar, ne de örneğin Kuzey'in baskılarına, dayatmalarına karşı koyarak yolunu bulmak için çalışan ve önemli başarılar kazanmakta olan Güney Amerika'daki ekonomik, sosyal gelişmeleri önemsiyorlar. Sadece o kadar da değil: Varsıl ülkeler konusunda küresel ısınmanın nedenlerini görmek de istemiyorlar, uluslararası sermayenin körüklediği ve insanlara aşıladığı tüketim çılgınlığına da aldırmıyorlar.

İdolleri dün Turgut Özal'dı, bugün Tayyip Erdoğan. Belli ki, fırsat buldukça Turgut Özal'ı göklere çıkararak o dönemin tanığı olmamış, o çürümeyi yaşamamış kuşaklara bir “Büyük Özal” illüzyonu devretmek istiyorlar.

Tarih çarpıtılır mı? Elbette çarpıtılır. Turgut Özal hakkında yaratılmış olan imaj buna bir örnek. Oysa Özal neydi ne değildi olgusunu toplumsal bellekten silmemek, bunu da temel değerler zemininde yapmak gerekiyor.

Özal için o söylenenler ajitatiftir. 'Türk ekonomisini dışa açtı' sözünden başka söylenen doğru bir şey yoktur, diğer ajitasyon öğeleri hep zorlamadır. Özal'ın pozitifler hanesine ekleyeceğimiz bir husus daha var: Evlenmek, boşanmak, trafik ehliyeti almak, nüfus cüzdanı çıkarmak gibi bireyin günlük yaşantısına ilişkin bürokrasi ve kırtasiye işlemlerini azaltmış olmasıydı. Bunlar dışında Özal övgücülüğü yüksek sesle konuşarak, aynı yaldızlı sözleri muttasıl tekrarlayarak Özal'ı zihinlere o şekilde yerleştirmek belki mümkündür, ama imge ile gerçek uyuşmuyorsa, esas olan olgulardır.

Bu yazı bir derginin sınırları için uzun nitelikte. Onu Kızılcık arşivi için (bazı ayrıntıları da içeren) bir çeşit döküm olsun diye hazırladık. Okurlardan hoşgörü dileyerek bölmeden yayınlıyoruz. Yazıda nakledilenlerin hiç birisi dedikodu değildir, hepsi –tekzip edilmemiş– basılı verilere veya toplumca tanık olunmuş vakıalara dayanmaktadır.

24 Ocak ile 12 Eylül arasındaki bağ

Yazacaklarımızı temel evrensel değerlere oturtacağımızı söylemiştik: Konumuz siyaset olduğunda onların başında demokratik ve insani değerler gelir.

12 Eylül 1980 darbesine kadar Turgut Bey'in politikada herhangi bir misyonu olmamıştı. Misyonu olamazdı demiyoruz, sadece o koşullarda kayda değer veya değmez bir siyasi işlevinin bulunmadığı nı söylüyoruz.

Kendisi politikaya hiç girmemiş sayılmaz. 1977'de İzmir Milli Selamet Partisi (MSP) listesinden milletvekili adayı olduğuna göre politikaya balıklama girmek istemiş, seçilemeyince devre dışı kalmıştır.

Ne var ki, 50 civarında milletvekili bulunan ve 1974-1977 arasında üç hükümete katılan Necmettin Erbakan başkanlığındaki MSP isteseydi Turgut Özal'ı seçtirebileceği bir yerden aday gösterirdi. Üstelik ortanca kardeş Korkut Özal her üç koalisyonda da (CHP-MSP ve iki Milliyetçi Cephe hükümetinde) İçişleri Bakanlığı dâhil önemli bakanlıklarda bulunmuştu. 1973 ve 1977 seçimlerinde Korkut Özal'ı listelerde seçilecek yere koyan, daimi bakan yapan MSP, 1977'de Turgut Bey'i seçilemeyeceği İzmir'den aday göstererek onu bir bakıma harcamıştı. Oysa Turgut Bey pek çok milletvekilinden çok daha yetenekli ve ehil birisiydi. Üstelik de Nakşibendiydi.

Erbakan ve çevresinin ona niçin itibar etmediğini bilemeyiz. Ama rastlantıya bakın ki, gördüğü istiskal iki yıl sonra şansa dönüştü, zira 1977'de milletvekili seçilseydi, Demirel'e 1979 sonunda müsteşar atanmayacak, kendisine ikbal yolunu açan 1980 darbesi geldiğinde diğer parlamenterler gibi siyaset yasağı yiyecekti.

İTÜ Elektrik Müh. Fakültesi mezunu Turgut Özal 1937'den başlayarak akarsu ölçümleri, sonra da DSİ'nin yanı sıra baraj etüt ve projeleri yapan Elektrik İşleri Etüt (E.İ.E.) İdaresinde girdiği mühendislik ve teknik yöneticilik mesleğinden Demirel'in Devlet Planlama Müsteşarlığına geçmiş, 12 Mart darbesi gelince Dünya Bankasında çalışmış, sonra Sabancı Holding Koordinatörlüğü yapmış, milletvekili seçilemeyince, işveren sendikasına –Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası MESS'e– önce yönetici, sonra başkan olmuştu.

Ve Türkiye krize yuvarlanırken 1979 Kasım'ında Dünya Bankası'nın da isteğiyle Adalet Partisi'nin azınlık hükümetinin Başbakanı Demirel'e müsteşar atandı.

İlk icraatı “İstikrar Programı” adıyla getirdiği 24 Ocak 1980 Kararları oldu. O kararlara “kemer sıkma” bile denilmedi, “acı ilaç” denildi. Kararları n mucidi müsteşar Turgut Özal değildi, IMF reçeteleriydi. IMF ve Dünya Bankası Türkiye'nin büyüyen borçlarını ödeyemeyeceğini anlayınca, ödemenin yapılmasını güvenceye almak için sıkı önlemler öngörmüşler, memurlar Turgut Özal'ı bu işle görevlendirmişlerdi.

Türkiye'de iç talep mutlaka kısılmalı, tüketim behemehâl azaltılmalı, o ürünler ihracata yönlendirilmeliydi. Tarıma kaynak aktarılmamalı, tersine tarımdan fon aktarılmalıydı, tarım ürünlerinden sübvansiyon azaltılmalı giderek kesilmeliydi, taban fiyatlar dünya piyasalarına göre belirlenmeli, destek alımları azaltılmalı, zamanla kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalı, sosyal harcamalar mutlaka kısılmalı, devletin sağlık, eğitim harcamaları düşürülmeli, bunun için o sektörlerde özel teşebbüse üstünlük verilmeli, dış borçların muntazaman ödenmesi için tasarruf yapılmalıydı. Tüketimi kısmanın kilidi kamu ve özel sektör işletmelerinde ücret artışlarını frenlemek, toplu iş sözleşmelerini denetim altına almaktı. Aynı şekilde memur maaşları da enflasyonun altında tutulmalıydı. Sıkı para politikası denilen yöntem gereği faiz oranları yükseltilmeli, para pahalılaştırılmalıydı.

Askeri müdahale lazım

24 Ocak toplumun ortasına bomba gibi düştü. Kararları dikte ettirenler uygulamayı Demirel hükümetine yed-i emin olarak gönderdikleri Özal'a havale etmişlerdi. O ne yaptı? Önce kararları çıkardı, sonra dosyalarını alıp Genel Kurmay'a gitti, generallere “brifing” verdi. Brifing kelimesi Türkçeye askeri bir terim olarak girmiş ve öyle kalmıştı. Askerde brifingler sık sık yapılır, bu kez de bir sivil askere brifing veriyordu.

Veriyordu da ne diyordu? Yönetime el koymalarını istiyordu. 24 Ocak Kararlarını anlayacakları basitlikte anlatıyor, sonra da “bugünkü siyasal yapı da bu kararlar uygulanamaz, grevler yasaklanmalı, sosyal taleplerin önü alınmalı” diyordu. Bunları ancak bir askeri rejim sağlayabilirdi. Yani askere “memleket görevi” düşüyordu.

Turgut Özal'ı övüp duranlar demokrasiyi savunduklarını iddia ederler, ama onun 1980 Ocak-Eylül arasında demokrasiyi rafa kaldırmak için gayret sarf ettiğinden hiç söz etmezler. 12 Eylül'e ve askerin siyasete müdahalesine karşı olduklarını söylerler, gerçekten de öyledirler, ama Turgut Özal'ın 12 Eylül'ün hem tertipçisi ve teşvikçisi, hem de o darbenin ürünü olduğunu yok sayarlar.

12 Eylül 1980 sabahı darbe yapıldı, zaten siyasi bir makam olan komutan ağırlıklı Milli Güvenlik Kurulu siyasete doğrudan el koyarken, ekonomik alanda Müsteşar Bey'in elzem gördüğü şeyi de yapıyorlardı.

Hükümet silah zoruyla devrilmiş, parlamento feshedilmiş, Anayasa ilga edilmiş, kendilerinden başka her kişi ve kuruma siyaset bilinmedik bir zamana kadar yasaklanmış, sendikal faaliyet durdurulmuştu.

O sabah çok erken saatte subaylar Başbakan Demirel'i de evinden aldılar, Müsteşarı Turgut Özal'ı da.

Özal'ın 30 yıllık hamisi, abisi ve bir kaç kez başbakanı Demirel Hamzakoy'a hapse götürüldü, müsteşarı Özal ise Gen. Kur. Bşk.lığına.

Darbe sabahı kendisini “Devlet Başkanı” ilan eden Gen. Kur. Bşk. Kenan Evren Turgut Özal'la karargâhında görüştü, onu hükümette ekonomik işlerden tam yetkili başbakan yardımcılığına atamak istediklerini söyledi.

Başbakan kimdi? Cunta hazırlıkları içinde diğer silah arkadaşlarıyla birlikte bulunmuş, ama darbeden 12 gün önce yaş haddinden emekliye ayrılmış Deniz Kuv. Kom. Bülent Ulusu'ydu.

Yani darbeciler darbeden çok önce planlarını yapmışlardı.

Turgut Özal Ekrem Pakdemirli'yi Maliye Bakanı yaptı, müsteşarlıktaki ekibini de Başbakan Yardı mcılığının kadrosuna taşıdı. [Pakdemirli 1983 sonrasındaki Özal kabinelerinin vazgeçilmez bakanı olacaktı.]

Öyle bir durum düşününüz ki, bir askeri darbe yapılıyor, darbeciler bakanları, milletvekillerini hapsediyorlar, sistemde pek çok bakandan daha önemli ve yetkili olan Başbakanlık Müsteşarını askeri kabinede Başbakan Yardımcısı atıyorlar. Böyle bir durum ancak Türkiye gibi –siyasette ilkesizliğin hâkim olduğu– ülkelerde ve mebzul miktardaki Turgut Özal benzeri tiplerle mümkündür. Üstelik burası öyle bir ülkedir ki, işlediği demokrasi suçuna rağmen, birileri çıkar Turgut Özal'ı büyük demokrat ilan edebilirler.

Özal, Demirel, Menderes

Özal'ın Hamzakoy'a telefon ederek yeni görevi için Süleyman Bey'den müsaade aldığı belirtilir. Doğrudur, Demirel hesap adamıdır, bu hesaplar sadece mühendislik ya da ekonomik, istatistik hesaplar değildir, daha da önemlisi politik hesaplardır. Öyle hesaplar prensip sahibi olmamak demektir.

Süleyman Abi'si Özal'a “Askeri rejim demokrasiyi katletti, seçilmiş Meclis'i ıskat etti, 'milli iradeyi' yok etti, Anayasayı mülga kıldı, ne işin var senin orada, bir de kalkmışsın benden müsaade mi istiyorsun?” diyeceğine, Özal'ın o makama tırmanmasını onayladı, “bu sayede bir ayağımız içeride olur” diye düşünüp, müsteşarının o mevkide bulunmasını fırsat bildi. [Siyasi literatürde “oportünite” fırsat, 'oportünist' ise “fırsatçı” demektir.]

Demirelgillere ve bütün Özal muhiplerine sormak gerekir: 27 Mayıs darbesi Başvekil Menderes'i Yassıada'ya götürürken, on yıllık müsteşarı Ahmet Salih Korur'u Org. Fahri Özdilek kabinesine başbakan yardımcısı atasaydı Demokrat Parti yöneticileri Korur için acaba ne derlerdi?

Eğer Turgut Özal Süleyman Abisi'yle ilişkilerini eskisi gibi devam ettirseydi, zamanı gelince de “Buyur Ağabey, bu koltuk senin hakkın, ben muvakkaten görev yaptım, şimdi makamı asli sahibine iade ediyorum” deseydi, Demirel'in hiç itirazı olmayacaktı.

Ama öyle yapmadı ve Süleyman Bey fena yanıldı. Zira Özal Demirel'le selamı sabahı kesti, bir daha bayramlarda, seyranlarda bile onu arayıp sormadı. Sonradan anlatılan basılı anılara göre Konsey Özal'ın kulağını bükmüş, Demirel'le ilişkiyi kesmesini istemiştir.

Milli Güvenlik Konseyi darbeci olarak haklıydı. Çünkü bir politikacıyı devirip içeri tıkacağız, sonra tecrit edeceğiz, ama Başbakan Yardımcısı yaptığımız adam onu arayacak, fikir danışacak, belki talimat alacak, alay mı ediyorsun? Sen yaptığımız işin farkında değilsin galiba, biz düpedüz darbe yaptık, burada oyun oynamıyoruz” diyecektir.

Demirel'in. Yanılgısına neden on yıl önceki 12 Mart dönemine dayanıyordu.

12 Mart 1971 Cuntası onu Başbakanlıktan indirmişti, fakat Demirel siyasetini sürdürmüştü. Sürdürmesine tabii ki diyeceğimiz yok, ama bunu partisinin siyasi gücüyle yapmamış, C. Başkanı Em. Org. Cevdet Sunay aracılığıyla sağlamıştı.

Darbeyle Milli Güvenlik Kurulu ipleri ele alıp, parlamentoyu göstermelik kılınca, çoğunluk partisinin (Adalet Partisi) Genel Başkanı, devrik Başbakan Demirel generaller cuntası üzerinde eski komutanları Sunay'ın nüfuzu bulunduğunu bilerek Sunay'ı darbeci generallerle kendisi arasında bir köprü ve uzlaşma zemini olarak kullanmıştı.

Cevdet Sunay kimdi? Önce 27 Mayıs 1960 döneminde Genel Kurmay Başkanı yapılmış (1960- 1966), sonra hastalıktan dolayı iş yapamaz olan Org. Cemal Gürsel'in yerine C.Başkanlığına getirilmişti (1966-1973).

Ekim 1965'te Başbakan olan Demirel Cevdet Sunay'la iyi ilişkiler kurmuştu, 1971 darbesiyle Başbakanlıktan düşürüldükten sonra siyasi nüfuzunu askeri rejim altında Sunay üzerinden yürütmüştü. Kendisinin siyasi ve manevi selefi (ve Su İşleri Müdürlük döneminin Başvekili) Menderes'i devirip iki bakanıyla birlikte idam etmiş olan bir askeri cuntanın Genel Kurmay Başkanıyla böyle sıkı fıkı olmak, politikada vefanın aranmayabileceğini, siyasi ihtirasların insanları nasıl da deforme edebileceğini gösterdiği için çirkin politikacılığa örnek olmuştur.

Demirel 12 Eylül1980 darbesiyle bu kez Turgut Özal üzerinden aynı şeyi yapabileceğini umdu.

Turgut Özal Teknik Üniversite yıllarından beri tanıdığı Süleyman Ağabey'ini hemencecik terk etmişti, bu nasıl bir vefa, nemenem bir insanlık anlayışıydı? Sadece Cunta konseyinin ikazı nedeniyle Demirel'den uzak durmadı, Temmuz 1982'de Bankerler Skandalı denilen olay vesilesiyle Başbakan Yardımcılığından düştükten sonra da Demirel'le hiç ilişki kurmadı, çünkü kendi siyasi hesabı nı yaptı ve ikisinin yolları ebediyen ayrıldı.

Turgut Özal Nisan 1983'te Cuntanın müsaadesi ve onayı dâhilinde yeni partiler kurulurken hesabını yaptı, bu hesapların başında artık rakibi olan Demirel'i siyasi yaşamdan tasfiye etmek de vardı. Siyasi misyonunu sürdürmek için, Demirel'in siyasetten silinmesi gerekiyordu. Devam eden asker yasakları Özal için elverişli bir zemindi.

Demirel de Bayar'ı yasaklı tutmuştu

Çirkin politikacının profili böyledir. Bugün bana, yarın sana: 1960'larda Demirel de eski Demokratları siyasetten uzak tutmaya çalışmıştı. Karşısında Menderes gibi popüler bir lider yoktu, Celal Bayar ise 1964'te hapishaneden tahliye edildiğinde 81 yaşındaydı. Süleyman Demirel aynı yıl Kasım ayında yapılan Kongrede Adalet Partisi'nin başına geçtiği, Şubat 1965'te Ürgüplü'ye kurdurulan yeni koalisyonun (milletvekili olmayan) Başbakan Yardımcısı (fiilen başbakanı), Ekim'de ise doğrudan ve koalisyonsuz başbakan olduğu halde Demirel Bayar'a siyasi haklarını vermeye yanaşmadı.

Neticede 1969'da Bayar'ın ezeli hasmı İsmet İnönü yasakların kalkmasına sansasyonel biçimde önayak oldu, İnönü ile Bayar görüştüler. Ekim 1969 seçimlerinden sonra Anayasa değişikliği yapılarak eski DP'lilere siyasi hakları tanındı. Fakat Anaysa Mahkemesi değişikliği usulden bozdu.

Anayasa gereği eski C.Başkanlarına verilen Senatörlüğü “ben seçilmediğim Meclise girmem, Tabii Senatörlüğe karşıyım” diyerek kabul etmedi, siyasete fiilen girmedi. Eskiden “bizim su işleri müdürü” dediği Demirel de onu –ahir ömrüne rağmen– 4 yıl daha yasaklı tutmaktan fayda ummuştu.

Bayar DP'yi değil (Aralık 1969'da DP'den koparak partileşen) Demokratik Parti'yi açıkça destekledi. Nilüfer Bayar, Adnan Menderes'in oğulları Yüksel Menderes ve Mutlu Menderes, Samet Ağaoğlu'nun eşi Neriman Ağaoğlu kurucular arasında yer aldılar.

Bayar Ekim 1973 Genel Seçimlerinde partinin mitinglerine konuşmacı olarak katıldığımda, çeşitli illere gittiğinde 93 yaşındaydı.

Sonuçta bu parti % 10 civarında oy aldı ve DP'den sonra gelen MSP ile birlikte Meclis'te yer aldı. Eski Demokratlara siyasi affın kesinlik kazanması Bülent Ecevit'in Başbakanlığındaki CHPMSP hükümeti döneminde (Nisan 1974'te) kesinlik kazandı.

Yani Demirel'in kaldırılmamasında payı bulunan yasak 1960 ila 1974 arasında, tam 14 yıl sürmüştü. Kısacası, Özal'ın Demirel'e yaptığını vaktiyle Demirel Bayar'a yapmıştı.

Siyasi kariyeri darbeyle başladı

Özal hayranları Menderes-Demirel-Özal diye bir çizgi çekerler, sistemin başbakanlıkları bakımından öyle bir çizgi haklılık taşısa bile, siyaseten çok da isabetli sayılmaz. Zira o başbakanlardan ilkini askeri darbe asmıştır, ikincisi iki kez darbeyle devrilmiştir.

Turgut Özal ise siyasi kariyerini askeri darbeye borçludur. Menderes fiziken likide edilmiş, Demirel düşe, kalka 1964-2000 yılları arasında siyasetin tepesinde kalmıştır.

Turgut Özal topu topu 6 yıl (1983-89 arası) dorukta kalmış, oyları 1989 Yerel seçimlerinde % 21'e inince, artık seçim kazanamayacağını anlamış, aynı yıl Parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak kendisini C. Başkanı seçtirmiş, tası tarağı toplayıp Çankaya'ya kaçmıştır.

C. Başkanıyken partisinin başbakanları (Yıldırım Akbulut ve Mesut Yılmaz) bile kendisini takmamışlar, makamında etkisiz, yetkisiz, yapayalnız bırakmışlardır. Demek ki, diğer iki siyasi şahsiyetle bir tutmak doğru olmaz. Hiç birisi demokrat değildir, ama aralarında sadece Turgut Özal darbe mahsulüdür.

Dünya Bankası memurluğu Özal'a MESS Başkanlığı ndan Başbakanlığa oradan da C.Başkanlığına giden yolu açtığını söylemiştik.

Bir olayı hatırlatalım: 1978 de Turgut Bey Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası –MESS– yöneticisiyken DİSK'e bağlı Maden İş Sendikası ile uzun süren toplu iş sözleşmesi görüşmeleri yapar. Sıkı pazarlıklardan sonra taraflar anlaşmaya varırlar, imza aşamasında Özal sendikacılara aynen şöyle der: “Çocuklar, yaptınız ettiniz, fırsat elinizdeydi, bitirdiniz işi. Ama size şunu söyleyeyim, bir gün gelir benim de elime fırsat geçerse, burnunuzdan fitil fitil getireceğim, haberiniz olsun” (Bursa Çelik Palas'taki bu sözleri bugüne aktaran Cem Keskin'dir. 24.5.2005, www.marksist.net)

Özal'ın beklediği fırsat eline iki yıl sonra geçecekti.

Konunun ilginç yönü: Turgut Özal bir işveren değildi, MESS patronları gibi değildi, fabrikası veya başka işletmesi yoktu, profesyonel yöneticiydi. Tabii ki, maaş aldığı işverenlerin çıkarlarını savunması olağandı. Gelin görün ki, bu zatın iki yıl sonra işçilerin burnundan fitil fitil getirme fırsatı eline geçtiğinde işgal ettiği makam işveren sendikası başkanlığı değildi, başbakanlığın baş müsteşarlığıydı, başbakan yardımcılığıydı, başbakanlıktı. Yani icranın tepesiydi.

Toplu iş sözleşme görüşmeleri aşamasında işçilerin elindeki fırsat neydi? Grev silahıydı. Özal MESS başkanıyken taşıdığı işveren zihniyetiyle, tıpkı bir işverenin siyasal ve ekonomik kimliğiyle devletin tepesine gelirse, bu kez “devlet yetkilerine sahip bir MESS başkanı” gibi davranmıştır.

İşçilerin grev silahına karşı, onun eline artık tankıyla, topuyla, uçağıyla devlet silahı geçmiştir. Grev silahını işçinin elinden alacak, sendikalarla yapılan toplu iş pazarlıklarını yasaklayacak, ücretleri askeri konseyin atadığı komisyona belirletecek büyülü silah artık grev, boykot, yürüyüş, direniş gibi mecazi silahlar olmayıp, hakiki silahlardır.

12 Eylül'e kimler sevindi?

Hemen belirtelim ki, Turgut Özal işbaşına getirildiğinde mevcut ekonomik dar boğazdan sorumlu değildi. Ama ondan sonraki uygulamaların sorumluluğu IMF direktifleriyle ve silahın marifetiyle kendisine aittir.

Turgut Özal daha sonraları aynen şöyle diyecekti: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık.”

İşverenler de tamamen Özal'ın kanısındaydılar: Rahmi Koç “12 Eylül devletin yeniden kurulmasıydı. Askeri yönetimin, zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlanmıştır.” derken, İstanbul Sanayi Odası –İSO– başkanı İbrahim Bodur “12 Eylülden sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının etkisini iki kat arttırmıştır” diye beyanat verecek ve nihayet 12 Eylül'ün en ünlü tanımı olarak tarihe geçecek sözü Türkiye İşveren Sendikaları Başkanı (TİSK) Halit Narin söyleyecek, 12 Eylül darbesinden sonraki demecinde sendikal faaliyetin yasaklanmasını kastederek, işçiler için “şimdiye kadar biz ağlıyorduk, onlar gülüyordu, şimdi ağlama sırası onlarda” diyecekti.

24 Ocak 12 Eylül'ün alt yapısıydı veya 12 Eylül 24 Ocak'ın ön koşuluydu, olmazsa olmaz şartıydı.

İnsanlık suçları

Ne var ki, 12 Eylül'ü Özal'ın, iş adamlarının, generallerin ekonomik niyetleriyle tanımlamak onu basite indirgemek, rejimin insanlık suçu karakterini önemsememektir. 500.000 insan gözaltına alındı, tutuklandı, çoğu işkence gördü, kimisi nezarethanelerde öldürüldü, sakat bırakıldı, idam edildi. Bütün bu insanlık suçlarının önemli bir bölümü T. Özal'ın başbakan yardımcısı olduğu ilk iki yılda gerçekleşti. Yani sorun sadece grev ve siyaset yasakları değildi. İnsanların yaşamları, sağlıkları, esenlikleri konusuydu. Yüz binlerce insan acı çekti, aileler felakete uğradı, insanları evlerinden, annelerinden, kardeşlerinden, eşlerinden, arkadaşlarından alıp zindanlara, işkence mahzenlerine götürdüler. On binlerce kadı n askeri hapishanelerin, sivil cezaevlerinin görüşme günlerinde soğukta, sıcakta, kuyruklarda beklediler, askeri veya sivil gardiyanların hakaretlerine uğradılar, itildiler, kakıldılar. Evlatları, kocaları, kardeşleri kayıp kadınlar devlette çalmadık kapı bırakmadılar. Hapishanelerde siyasi tutuklulara türlü türlü eza cefa yapıldı, dışkı yedirildi, Kürt milletvekilleri foseptik çukurlarında bekletildi. Her türlü insanlık dışı olay o dönemde yaşandı.

Bu hapishanelerin hepsi cehennemdi, ama iki merkezde, Diyarbakır ve Ankara'da mezalime had safhadaydı.

Diyarbakır 5. No.lı Cezaevinde siyasi tutuklulara yapılanları bugün mazur gören yoktur, ama o dönemde Turgut Özel 1982 Temmuz'una kadar Başbakan Yrd. Kasım 1983'ten sonra ise Başbakandı.

Gene aynı dönemde Kürt tutuklular sırf Kürt oldukları için kurşunlandılar, yakıldılar. Hapishane dışında şehirlerde, köylerde Kürt insanına zulmedildi, gadredildi.

Özal'ı göklere çıkaran liberallerimiz General Videla cuntasına karşıdırlar, General Pinochet cuntasına da, General Evren cuntasına da, diğer askeri rejimlere de.

Peki, ama o cuntalardan birisi olan Kenan Evren rejimi insanlık suçları işlerken Turgut Özal da Başbakan Yardımcısı değil miydi? Sadece ekonomiden sorumluydu, deyip onu o suçlardan, cinayetlerden aklamanın neresi demokratlık

Tekrar edelim, Özal'a tapanların onun ekonomik mucizelerine!! hayran olduklarını kabul etsek bile, onu 12 Eylül'ün siyasi suçlarından, insanlık ve demokrasi düşmanlıklarından ayrı tutmak mümkün değildir.

Turgut Özal hiç hicap duymadan “12 Eylül olmasaydı bu programı uygulayamazdık” diyor. 12 Eylül ne demekti? Sadece grev, toplu sözleşme, örgütlenme ve siyaset yasakları mı? İşkenceler, zindanlar, idamlar, kayıplar, envai türlü yasaklar, tepeden gelen zart zurtlar, zılgıtlar, korkutmalar demekti. Ülkeyi yasalarla değil buyruklarla yönetmekti, halkı “tedip etmek” demekti. Sadece darbeciler konuşacak, diğerleri susup itaat edecekti.

İşkence onun Başbakanlığında da sürdü

Özal'ın Başbakanlığı altında işkence yapılmadı mı? Siyasi nedenlerle gözaltına alınan herkese işkence uygulaması devam etti. Konsey üyesi Tahsin Şahinkaya'nın servetini ve F-16 yolsuzluğunu duyurdukları için tevkifata uğrayan TSİP'lilere işkence yapıldığında yıl 1985'tir. Yani 12 Eylül dönemi devam etmektedir.

TBKP kurucuları Nabi Yağcı ile Nihat Sargın' ağır işkencelere maruz kaldıklarında tarih 1987'dir. İşkenceleri Ankara'da Derin Araştırma Laboratuarı ( DAL) adlı özel sorgu grubu yapmıştır.

Türkiye'ye gelen Avrupa Parlamentosu üyesi parlamenterler sınır dışı edilmişler, kimisi nezarete götürülmüş, dövülmüş, daha ağır hakaretlere maruz bırakılmıştır. Özellikle Yunanistan Komünist Partisi (KKE) milletvekillerine yapılanlar Türk basınına bile üstü kapalı da olsa yansımıştır. Bütün bunlar olurken Turgut Özal nerededir?

Diğer sol gruplardan, Kürt siyasilerden tutuklama oldukça, işkenceler eksik olmuyordu.

Mangalda kül bırakmayan Özal'ın sıkıyönetime sözü geçmediğini anladık, ama Emniyet'e de mi söz geçiremiyordu? Kaldı ki, sıkıyönetimin bulunduğu illerde de sorgulamaların tamamı Emniyet'te yapılırdı. Öyle bir karizmatik başbakan düşününüz ki, askere sözü geçmez, polise de geçmez. Buna kim inanır? Eğer işkenceyi önlemeye gücün yetmiyorsa, orada ne oturuyorsun? Başbakanım diye ortalıkta ne geziyorsun? Demek ki, devlet politikası olarak işkence Turgut Özal'ın meşrebi içindedir. Kendisi işkenceyi insanlık suçu görmemektedir. İsteseydi önlerdi. Polisine söz geçirirdi.

İstanbul, Ankara, Diyarbakır Emniyeti'ne sadece üçüne bile İçişleri Müfettişleri atarsanız, Emniyet ve MİT'in sorgu birimlerini sıkılarsanız, işkencecileri açığa alıp, kanıtları ve tanıklarıyla birlikte adliyeye sevkederseniz, polis birimlerini yazılı ve sözlü olarak eğitirseniz, kanunsuzluk yapanın cezasız kalmayacağını tembihlerseniz işkenceyi büyük ölçüde önlersiniz. Özal çağında kaç işkenceciye idari takibat uygulandı, açığa alındı, kaç tanesi adliyede hüküm giydi? Hiç.

141-142 kalktı, 125 geldi

Tutuklamaların, işkencelerin Özal'ın Başbakanlığında da sürdüğünü dünya âlem biliyor. Kürt siyasileri ve köylüleri üzerindeki terörü de. Onun hayranı olanlar Uluslararası Af Örgütü'nün, Avrupa Konseyi'nin raporlarını, bültenlerine baksınlar. Zamanın mahalli Baro yöneticileriyle konuşsunlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin o döneme dair vakalardaki kararlarını okusunlar.

İşkence 12 Eylül'ün sistematik politikasıydı, Özal'ın yönetimi altında da devam etti. Ne Turgut Özal, ne solla ilişkilere memur kıldığı Adnan Kahveci işkenceye engel oldu.

Özal'a bakışımızın öncelikle sınıfsal olduğunu söylemiştik. Yukarıda andığımız insanlık suçları söz konusu olduğunda, bu bakışımız sınıfsal temelin de ötesinde insanidir.

Bir burjuva demokratı da o suçları ve suçluları bağışlamaz. Ama konunun siyasi yanını görmeyip ekonomik bakımdan liberal olan fakat demokrat olmayan gözlüklerinizle Özal'ı ekonomik misyona indirgerseniz ne işkenceler, ne hak ihlalleri önem taşır.

Kaldı ki, ekonomide liberalizm siyasette de liberalizm demek değildir. Örneğin, Reagan-Thatcher devrinin en liberal ekonomilerinden birisi Şili'deki faşist General Pinochet zamanında yaşanmıştır.

Turgut Bey'in TCK'nın 141-142. maddelerini kaldırtmasını onun demokratlığı gibi gösterenler var. O maddeler “duvar yıkıldıktan” ve SSCB dağılma sürecine girdikten sonra 1991 Nisan'ında kaldırıldılar. Yani burjuvazi için artık komünizm tehlikesi kalmamıştı. (Kaldı ki, 141-142 yerine 125. Madde ikame edilmişti.)

Özal Başbakanken legal komünist partisi kuranlara işkenceler yapılacak, "ben de TBKP'liyim" diyen insanlar çeşitli illerden alıp getirilecek, işkence görecek, (bu sorguların bazılarında Mehmet Ağar da vardır), dahası da, duruşmalardan önce Emniyet yurt çapında alarma geçirilecek ve Anadolu'dan Ankara'ya duruşmaya gelenlerin otobüslerinin yolları kesilerek geri gönderilecek, adliye önünde insanlar coplanacak, nezarete alınacak, sonra da “Özal o ceza maddelerini kaldırarak demokratlığını kanıtladı” denilecek, öyle mi?

“Ben zengini severim”

Özal'a bakış önce sınıfsaldır. Çünkü sol demek emekten yana olmak demektir, emek/sermaye çelişkisinde emekçinin haklarını, çıkarlarını, mücadelesini savunmak demektir.

Özal ise Dünya Bankası'yla, Akbank'ıyla, MESS'iyle, Başbakanlık Müsteşarlığıyla, Başbakan Yardımcılığıyla, Başbakanlığıyla ve Cumhurbaşkanlığıyla hem kapitalizmin, hem uluslararası sermayenin –burjuva sınıf çıkarlarının– adamı olmuştur. Üstelik de bu karakteriyle her daim iftihar etmişti, her fırsatta “Ben zengini severim” demiştir.

Sıkı para politikasının sonuçlarından birisi bankerler faciasıydı, bankaların bazı yasal kısıtlamaları nedeniyle büyük sermaye değişik şirket adlarıyla tefeci firmalar kurdu, 1980'de mevduat ve plasman faizlerini serbest bırakan kararname yayınlanınca “bankerler” denilen münferit tefeciler de furyaya katıldılar. Çok yüksek ve vergisiz faizlerle fon sahiplerinden kısa vadeli para topluyorlar, bu paraları hisse senedi, tahvil, mevduat sertifikası gibi uzun vadeli alanlara yatırıyorlardı.

Ama plasmanların güvencesi olmadığından ve yeni düzenlemelerle bankalar da bankerlerle rekabete girdiğinden çok geçmeden bankerlerde ödeme sıkıntısı başladı. Tasarruf sahibi yeni müşterilerden topladıkları anaparaları eski müşterilerine faiz olarak ödüyorlardı. Yüksek faizler tasarruf sahiplerine cazip geliyor, altınlarını bozduruyorlar, hatta gayrimenkullerini satıyor, birikmiş paralarını bankerlere veriyorlardı. Önce bazı bankalar battı, tam bir yıl sonra peş peşe gelen banker iflaslarıyla sayısız vatandaşı n parası uçup gitti, 1982 Temmuzunda bankerler bankeri Banker Kastelli İsviçre'ye kaçınca skandal patlak veridi ve yolun sonuna gelindi.

Bankerler skandalı

Patlama öylesine büyük oldu ki, kelle vermek gerekiyordu. [Banker mağdurları arasında emekli generaller, pek çok muvazzaf veya emekli subay ve subay da vardı.] Turgut Özal'ın artık Başbakan Yardımcılığında kalacak yüzü kalmamıştı, Milli Güvenlik Konseyi'nin de artık onu orada tutmasına olanak yoktu. Özal'la Ekrem Pakdemirli 14 Temmuz 1982'de mecburen hükümetten ayrıldılar.

Turgut Özal'ın methiyecileri, büyük ekonomi dehası onun kuralsızlığıyla, çapaçulluğuyla gerekli önlemleri almadan, yasal düzenlemeleri yapmadan veya zamanında yapmadan, sermaye piyasasına denetim ve sınırlamalar getirmeden girdiği uygulamalar nedeniyle bu ülkede küçük tasarruf sahiplerinin başına getirdiği bankerler felaketinden söz açmazlar, açsalar bile faiz hadlerinin serbest bırakı lmasının ve sonuçlarının günahını Turgut Özal'a atfetmezler. Bu kararları “başkaları” aldırdı, derler. Özal'ın o politikaları savunan demeçlerini yok sayarlar.

Diyelim ki, öyleydi. Ama başkalarının aldırdığı karar bu kadar vahim idiyse, niçin direnmedi ya da çekip gitmedi, eyyamcılık yaptı? Bankerlerde parası batan onca dar gelirli insanın, emeklinin, dul kadının geçirdiği yıkımın sebebi Turgut Özal'dı. 200 bin kişinin o zamanki parayla 75 milyarının (5 milyar dolarının) buharlaşıp gitmesi ve birçok aileye yıkım getirmesi kimin umurundaydı? (Bu rakam o yılki Türkiye'nin dış borçlarının üçte birinden fazlaydı.)

İcazetli siyaset

Fakat nasıl ki 1977'de milletvekili seçilmemesi Özal'ın işine yaradıysa (çünkü milletvekili seçilseydi ne Dünya Bankası'na gidecek, ne de Müsteşar olarak geri dönecek, üstelik siyaset yasağı yiyecekti), 1982'de hükümetten ayrılmak zorunda kalması da çok geçmeden nimet olacaktı.

Nisan 1983'te askeri rejim Kasım'da yapılacak genel seçimler için yeni siyasi partilerin kurulmasına izin verdi. Kendine bağlı iki parti kurdurdu. Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) askeri rejimin iktidar partisi Halkçı Parti ise rejimin muhalefet partisi olacaktı.

Ayrıca, Demirel çizgisinde yedeğiyle birlikte iki parti, sosyal demokrat SODEP, İslami kesimden Refah Partisi kuruldu. Mayıs'ta T. Özal Anavatan Partisi'ni kurdu.

5 komutanlı askeri konsey Demirel yanlısı Büyük Türkiye Partisini kapattı, Demirel'i, Baykal'ı ve daha birkaç politikacıyı siyaset yapıyorlar diye Zincirbozan'a hapse gönderdi. Sosyal Demokrat SODEP ile Demirelcilerin yedek partisi Doğru Yol Partisi'ni (DYP'yi) ve Milli Görüş'çü Refah'ı veto ederek seçimlere sokmadı.

Kenan Evren iki partili bir rejim düşünürken, ABD'nin ısrarıyla Özal'ın ANAP'ına da icazet çıktı. [Bu icazeti temin için Başkan Ronald Reagan'ın eski Dışişleri Bakanı Alexander Haig Ankara'ya kadar gelecekti.]

Seçim kampanyasında Özal kendisini sadece cuntadan ayrı değil, ona karşı da göstermeyi becerdi. İlgi görmeye başladı. Kenan Evren'in başbakanlığa hazırladığı (MDP'nin Genel Başkanı) Em. Org. Turgut Sunalp o kadar yeteneksiz, Majestelerinin ana muhalefet başkanı olacak Halkçı Parti'nin Genel Başkanı (ve İsmet İnönü'nün son başbakanlık özel kalem müdürü) Necdet Calp o kadar gayrı siyasi idiydi ki, Özal gibi zeki birisi için ikisi de çok kolay lokma oldu.

Seçim kampanyasında Özal her ikisiyle de oynadı. Seçim düzleminde ne emekçilerin ekonomik sorunlarıyla ilgili kayda değer tartışmalar yapıldı, ne de askeri rejim altındaki Türkiye'de demokratikleşme konusu, insan hak ve özgürlükleri, demokrasinin yeniden inşa edilmesi gereği konuşuldu.

İktidara namzet ve talip olmayan Calp “Köprüyü sattırmam” atışmasıyla seçmenin ilgisini çekmezken, Özal daha çok Sunalp'la uğraşıyor, “o ekonomiden anlamaz” diyor, Sunalp da “biz kurmay subaylar pratisyen hekim gibiyizdir, her şeyden biraz anlarız, Harp Akademilerinde bize iktisat okuttular” yanıtıyla herkesi güldürüyordu.

Çünkü sanıldığının aksine halkımız bilime, ehliyete saygılıdır, tıbbı çok önemser. Siz kendisini hacıya hocaya okutmasına bakmayın, asıl doktora önem verir. Okuma-yazması olmayan bir yurttaş bile yeterli parası varsa ihtisas sahibi hekime gider. Daha çok varsa profesörü seçer, hatta borç harç eder, satar savar, tedavi için kalkar İstanbul'lara, Ankara'lara gelir. Başbakan olacak adam kendisini pratisyen hekim gibi tanıttığında, onu oy verilmeye layık görmeyecektir.

ANAP rejimin incir yaprağı oldu

Sadece bu husus bile paşanın halkı ne kadar tanımadığını gösteriyordu. Esasen, kabahat onun da değildi, ona o vazifeyi verenlerindi. Kenan Evren'le Konseyinin basireti ve feraseti işte bu kadardı. İktidar partisi diye hazırladıkları partinin başına bir yeteneksizi, askerlikten başka bilgi ve becerisi olmayan bir askeri getirmişlerdi.

Gelgelelim 3 yıl boyunca “Onlar 450 kişiyle kanun yapamıyorlardı, bakın biz 5 kişi memleketi ne güzel idare ediyoruz” diyen Konsey mensuplarının iktidar namzedi yaptıkları MDP % 24 oyla seçimden üçüncü olarak çıktı ve ölü doğdu. Halkı tanımayan Konsey rejimi sivil kisve altında sürdürmek niyetiyle emir kumanda zincirine uygun olarak emre itaat edecek birisini başbakanlığa hazırlarken, halkın kolektif zekâsı seçim ortamında o parti için şu yaygın fıkrayı üretecekti.

Karadenizli bir seçmene “Turgut Sunalp için ne diyorsun?” diye sorarlar, o da “Bize bir paşa yeter” der. Seçmen seçimden sonra da suyun başında Kenan Evren'in duracağını biliyor, hiç değilse onun yanında ikinci bir paşa olmasın istiyordu. Halkın bu eğilimini ve hissiyatını Konseyin anlamaması askeri rejimin halktan ne kadar kopuk olduğunu gösterdiği gibi, onlara bilgi ve gözlem aktaran istihbaratçıların, danışmanların da dalkavukluk yaptıklarını ya da gerçekleri komutanlarına iletmekten çekindiklerini de ortaya koyuyordu.

Kapalı rejimler böyledirler, muhalefeti susturursunuz, medyanın sesini kısarsınız, her türlü eleştiri ve uyarıyı yasaklarsınız, hoşlanmadığınız her sözü çatlak ses görürsünüz, öyle olunca da kendinizi kendi kulenize, mikro klimanıza hapsedersiniz, çok haklı ve doğru düşündüğünüze inanırsınız, sadece siz konuşursunuz, siz buyurursunuz, yanınızdakiler bile sizden korkarlar.

Gelgelelim, Özal'ın kazanması 1982 Anayasasıyla sağlam kazığa bağlanan rejimin sürdürülmesi açısından bir şans oldu. Siyaset yasaklarının kalktığı 1987'ye kadar askeri rejime incir yaprağı oldu. Ondan daha iyi pek az kimse rejimin öyle müsait bir payandası ve dışarıya karşı Türkiye'nin askeri görünümüne sivil makyaj olabilirdi, cuntanı n kurmuş olduğu sistemi 1989 Mart'ına kadar pürüzsüz, gürültüsüz, patırtısız götürebildi.

Daha 1983 seçim ortamında yanlış adam seçtiğini anladığı ve Sunalp'a sinirlendiği, gıyabında ileri geri konuştuğu (ama gene de bir süre başbakan görmek istediği) basına yansıyan Kenan Evren, eminim ki Turgut Özal'ın o seçimi kazanmış olmasına sonradan memnun olmuştur.

Kazanacağı asıl oy farkını Özal'a altın tepsi içinde Kenan Evren hediye etti: 6 Kasım 1983'te yapılacak seçimden iki gece önce radyo-TV'de yaptığı konuşmada Özal'a ve partisine verdi veriştirdi, esti gürledi ve 'vatandaşları'ndan ona oy vermemelerini istedi.

Tabii ki, o konuşma ters tepti ve pek çok kararsız oyu Anap'a sevketti. [Bu konuşma yapıldığı sırada Özal karayolundan Ankara'ya gidiyordur. Konuşmayı otomobilin radyosunda dinledikten sonra keyifle geriye yaslanır ve “işte şimdi kazandık, bu konuşma bize seçimi getirir” der. Arabada bulunanlar ve başkaları olayı sonraları anlattılar.] Seçimi Anap % 45 oyla aldı.

Askerle ilişkiler

Özal muhiplerinin önemli bir bölümü “vesayet rejimi” diyerek askerin siyaset üzerindeki nüfuzunu kastederler. Haklılıklarına diyeceğimiz yok, ama vesayete karşı olmalarının Özal'ı övmekle nasıl bağdaştığını izah etmezler.

Turgut Özal'ın oyunbazlığının öğelerinden birisi de kendisini askere (askerin siyaset üzerindeki nüfuzuna) karşı gösterebilme becerisiydi. Asker sayesinde devlet ve saadet görmüş, askerin getirdiği anayasa ve siyasi yasaklar altında onunla al gülüm ver gülüm geçinip gitmiştir. Askerin ta kendisi demek olan –ve seçilmeden kendisini C.Başkanı ilan eden, unvanının gerçekte Genel Kurmay Başkanlığından öteye gitmemiş olması gereken– Kenan Evren'in altı yıl başbakanlığını pürüzsüz yapan Özal'ın askere karşıymış gibi gösterebilme becerisi vardı, ama asıl etmen olguları görmezden gelip onu asker karşıtı gibi gösterenlerdeydi.

Örneğin bir Torumtay vakası vardır. 1987'de Gen. Kur. Bşk. (12 Eylül'den önce İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığını, sonra da cunta konseyinin genel sekreterliğini yapmış) Necdet Üruğ emekliye ayrılacak ve teamüllere göre o makama Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun gelecekti. Ama o makama Öztorun değil, Necip Torumtay atandı ve Turgut Özal bunu kendisinin asker üzerindeki otoritesi gibi tanıttı.

Oysa Öztorun'u asıl istemeyen Kenan Evren'di. Zamanın Milli Savunma Bakanı Zeki Yavuz'un anlattığına göre Bakan C. Başkanı Evren'le görüşür ve KKK Öztorun'un emekliye ayrılması, yerine Torumtay'ın atanması kararlaştırılır, durum Öztorun'a anlatılır, o da kabul eder. Emekliliğini ister, emeklilik kararnamesi hazırlanır, boşalan makama derhal Torumtay atanır. Torumtay'ın KKKomutanlığı bu şekilde gerçekleşince, bir kaç saat sonra Üruğ'dan boşalan Genel Kurmay Başkanlığına getirilir. (Radikal, Neşe Düzel, 21.6.2005.)

Yani olayda Özal'ın dahli ve etkisi yoktur, karar ve veto Kenan Evren'indir. Emir büyük yerden olduğu için komuta kademesi de itiraz etmez.

Nitekim aynı tayinde boşalan KKK makamına Özal darbenin Ankara sıkıyönetim komutanı Recep Ergun'u atamak ister, atayamaz, yerine Kemal Yamak getirilir. Özal Ergun'u Jan. Gen. K. da yapamaz. Bu nasıl sivil nüfuzdur ki, Genel Kurmay Başkanını sen atayacaksın, ama kuvvet komutanını (hatta Jandarma Komutanını) atamaya gücün yetmeyecek?

Devam edelim: Aynı Turgut Özal bu kez 1989'da KKK Kemal Yamak'ın görev süresini uzatmak ister, uzatırsa 1. Ordu Komutanı Doğan Güreş emekli olacaktır. Özal Güreş'i istememektedir. Fakat Yamak'ın görev süresi uzatılmaz ve emekliye sevkedilir, yerine Doğan Güreş KKK olur ve ona Gen. Kur. Bşk. yolu açılır.

Özal'ın “onu ben atadım, asker üzerinde bakın ne kadar güçlüyüm” diye övündüğü Gen Kur. Bşk. Necip Torumtay ise Ocak 1991'de Körfez Savaşı başlarken istifa edecek, yerine Özal'ın hiç istemediği Doğan Güreş gelecektir.

Kısacası, Turgut Bey'in asker üzerinde otorite sahibi olduğu iddiası kamuoyunu yanıltmaktır.

Geçerken ekleyelim: Kemal Yamak Diyarbakır Cezaevinde onca zulüm yapılırken 7. Kolordu Komutanıydı. Kendisi Kıbrıs'ta Rumlara ağır işkenceler yapmıştı, paralel devletin önemli bir adamıydı. Kontrgerilla kampında yetiştirdiği bazı Özel Harpçileri, bu arada cezaevinin ünlü Esat Oktay Yıldıran'ını oraya getirmiş generaldi. Rütbesi Yüzbaşı olan Esat Oktay askeri hiyerarşiyi atlayarak doğruca Yamak'a bağlıydı. Çünkü Kontrgerilla olağan emir-komuta zinciri dışında çalışan bir şiddet teşkilatıydı.

Başbakan Yamak'ın siyasi sicilini tabii ki, bilirdi. Ama o sicil Demokrat Özal'ın umurunda değildir. Umurunda olsaydı işkenceci, zalim DAL'ı lağvederdi.

Çankaya'ya firar

Özal'ın demokrasi aşkına 1987'de iyice tanık olundu. Cuntanın siyasiler üzerindeki yasaklarının kaldırılması konusu yasaklı siyasetçiler tarafından gündeme getirildiğinde Özal “eski siyasetçiler devirlerinin kapandığını hâlâ görmüyorlar” dedi.

Onların devirleri nasıl dolmuştu? Silah zoruyla. Özal'ın siyasi yıldızı nasıl parlamıştı? Aynı darbeyle.

Yasaklarla ilgili Anayasa'nın 4. Maddesinin kaldırılması istendi. Özal “Kesinlikle Hayır” dedi. Sonuçta konu 1987 Eylül'ünde referanduma sunuldu. Oysa Meclis'te çözümlenmesi mümkün olan böyle bir konunun referanduma götürülmesi bile her türlü demokratik ölçüt açısından utanç vesilesiydi.

Özal, partisi ve bakanları red oyu için yoğun bir kampanya yürüttüler, “No No No” yazılı T-shirtler giydiler. Yurdun dört bir yanında semt pazarlarına, marketlere değin üzerinde “Hayır” yazılı plastik torbalara ve medyanın etkilice kullanılmasına kadar her aracı denendiler. Bugün Turgut Özal'ı övenler, demokrat ilan edenler, siyasi hakların referanduma götürülmesini ve Özal'ın haklara ısrarla karşı çıkmasını demokrasiyle bağdaştırıyor olmalılar.

Özal yasakların kalkmasını önleyemedi ama Evet-Hayır oyları yarı yarıya çıktığı için durumdan yararlanmasını bildi, baskın bir erken seçime gitti, seçim yasasını Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin de desteğiyle değiştirdiği için oyları yüzde 36'ya düştüyse de, yeni sistem nedeniyle tekrar üçte ikiye yakın (450'de 292) milletvekilliği kazandı, “bir koyup iki aldı.”

Fakat korkunun ecele faydası yoktu, 1,5 yıl sonraki 26 Mart 1989 yerel seçiminde oy oranı yüzde 21'e indi ve SHP ile DYP'nin ardında üçüncü parti oldu. İstanbul dâhil birçok belediyeyi kaybetti. Özellikle İstanbul'un kazanacağına muhakkak gözüyle bakılan Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'ın tutumu ilginçti. Seçime az bir zaman kala Dalan Anap yüzünden kaybedeceğini anlayınca Başbakan ve ANAP Gen. Bşk. Özal'la arasına mesafe koymaya, seçmen gözünde kendisini ayrı göstermeye çalışmış, ama adı sanı bilinmeyen SHP'li Sözen'e karşı seçimi kaybetmişti. Besbelli ki, artık Özal'ın devri geçiyor, siyasi bir mevta olmaya doğru gidiyordu. Bunu kendisi de gördüğü için 1989 Kasım'ında süresi dolan Evren'in yerine (seçmenin beşte bir oyuna karşın Meclis'teki iskemle sayısıyla) Cumhurbaşkanlığına kaçarak paçayı kurtardı.

Veya öyle sandı. Geniş bir muhalefet cephesi onun C. Başkanlığını tanımadığında Özal her zamanki pişkinliğiyle “alışırlar, alışırlar” demişti, ama aradan yıllar geçtiği halde kimsenin alışmadığını gördü.

Muhalefet partileri iki yıl boyunca onu C.Başkanı olarak tanımamayı sürdürdüler, davetlerine, resepsiyonlarına gitmediler, çağrılarına, demeçlerine kulak vermediler. Bir zamanlar yanında olan medya büyük ölçüde aleyhine döndü.

Derken Aralık 1991 seçimlerden birinci ve ikinci çıkan DYP ile SHP koalisyon kurdular, Özal'ın vefasızlık örneği gösterdiği ve siyasi yasaklı kalmasını istediği Demirel Başbakan olunca Özal'ın durumu büsbütün kötüleşti. Çünkü Demirel onu hiç bir zaman affetmemişti, öç alma vakti gelince de fitil fitil burnundan getirdi.

Halkın gözünde zaten yitirmiş olduğu itibarı (koltuğa yapışmış bırakmayan, mevki düşkünü, haris adam imgesiyle) daha da aşağı indi. Her şey yasalardan ve Meclisteki iskemle sayısından ibaret değildi. Toplumun vicdanı vardı. Ve toplum onun Çankaya'ya çıkışını haksız buldu. İnsanlar “in oradan aşağı” pankartlarıyla sokağa çıktılar, “Alışamadık” diye yürüyüş yaptılar.

Aşağıda değineceğim Bosna mitinginin de kanıtladığı gibi, halkın gözünden büsbütün düştü. İzzet ve ikbal sandığı Köşk yavaş yavaş iğneli bir fıçı olmaya başladı. Çünkü Türkiye tarihinde –fıkralara konu olan Cevdet Sunay ve Kenan Evren dâhilv hiç bir Çankaya sâkini bu kadar dört bir koldan istiskal görmemişti. Son geldiği noktada hükümet takmaz, muhalefet tanımaz, üniversite aldırmaz, medya umursamaz, hatta etrafında dalkavuk bile kalmaz oldu, halk onu Köşk'ün sakini değil, şâgili görmeye başladı.

Sadece o mu? Turgut Bey başbakanken pek popüler olan aile de gözden düştü, mesela ilk darbeyi Ahmet Özal yedi, Demirel Başbakan olur olmaz Cem Uzan onu Star TV-Magic Box ortaklığından attı, hissesinin parasını da vermedi, TV kanalı hemen Demirel'e temenna çakıp Turgut Özal'a sırtını döndü. Ahmet Özal ise Süleyman Amca dediği Demirel'den randevu koparıp kutlamaya gitti, ama nasihatten başka bir şey alamadı. Yani insan düşmeye görsün, gerçekten de dostu kalmıyor. C. Başkanlığına çıksanız bile düşmek düşmektir.

Kuyruklu yıldızın sonu

Öyle akıllı birisinin Çankaya'dan ne siyasetin, ne ekonominin yönetilemeyeceğini bilmesi gerekirdi. Çankaya'ya gitmek her iki direksiyonu da bırakmaktı. Vizyon sahibi Özal tele-kumanda ile hükümet edilemeyeceğini tahmin edemedi. Ya da kendisine fazla güveniyordu. Oysa siyasette hesaplar güçler dengesine göre yapılır. Oyları o kadar inmiş birisinin gücü de o kadar azalacaktır.

Başbakanlığa atadığı uysal ve muti Yıldırım Akbulut Özal'ı dinlememeğe başladı. Sadece Ocak 1991'de Körfez Savaşına katılmayarak değil, Aralı k 1990 ila Şubat 1991 arasında greve giden, yüz bin kişiyle Ankara'ya doğru yürüyüşe geçen Zonguldak maden işçilerinin isteklerini asla kabul etmemesi için C. Başkanı Özal ona kesin talimat verdiği halde, Başbakan Akbulut Özal'ı dinlememişti.

Özal onun yerine Mesut Yılmaz'ı partiye Genel Başkan seçtirdi ve Başbakan yaptı, ama Yılmaz Köşk'le ve Özal ailesiyle bağları hepten kopardı. Özal'ı tamamıyla yalnız bıraktı.

ANAP yöneticileri ise bakanlık garantisini ve kariyerlerinin devamını Mesut Yılmaz'ın yanında bulunca, Turgut Bey C. Başkanlığı makamına terkedildi. Özal ailesi bugün hâlâ Yılmaz'a kinlerini açıkça ifade etmektedir.

Demirel de Özal'ın ardından Köşke çıkarak kısmen benzer bir akıbete uğrayacak, partisi DYP ve parti başına getirdiği Tansu Çiller Demirel'i bırakacaktı.

Süleyman Demirel selefi Özal gibi istiskal görmediyse de, siyasi partiler düzlemindeki desteğini yitirdi, kendisini iki kez devirmiş askere yaslandı, 1997'de 28 Şubat postmodern darbesine önayak oldu. O sırada DYP'den kopardıklarıyla kurdurduğu parti de ölü doğunca siyasi erkini hepten kaybetti.

2000 yılında görev süresi dolunca eski hasmı Ecevit Anayasa değişikliğiyle görev süresini uzatmak isteyince, ”yan cebime koyun” tarzında Köşk'te ikametinin uzayacağına pek heveslendiyse de, son darbeyi Mesut Yılmaz'dan yedi, tası tarağı toplayıp gitti. Arkasından, kendisine ”Eski C.Başkanı.” dedirtmemek için, geleneği değiştirtip, “9. Cumhurbaşkanı” diye numaralı eski başkanlık icat etti. Böylece “sabık” olmaktan kurtuldu. İhtirası kelime oyunlarına kadar düşmüştü. Eski C.Başkanı deseler ne çıkar, 9. Cumhurbaşkanı olsan ne çıkar? Bu mantıkla, Akbulut'un, Yılmaz'ın, Çiller'in, Erbakan'ın adlarının başına da birer sıra numarası eklemek gerekirdi. C. Başkanları eski olmuyor da, başbakanlar niye oluyor? Başbakanların başı kel mi?]

Özal'a dönersek, vizyon sahibi olmak bu muydu? Diyelim ki, yaşasaydı en iyi durumda C. Başkanlığı 1996'da sona erecek, kendisi 69 yaşında siyasi paleontolojiye intikal edecekti.

Ama yapabileceği başka bir şey yoktu: 1983'te kendisini askeri rejime karşı gösterebildiği için % 45 oy alabilmişti, oyları 1989'da yarıdan daha fazla düşmüştü. Bir daha da seçim kazanma olanağı yoktu. Seçmenlerinin “Baba” dedikleri Demirel'e çatıp durduğu halde oyları azalmıştı. Yazdığımız bu en iyi ihtimalde bile.

Çankaya serüveni hazin oldu. Söylediğimiz gibi, partisi ve yöneticileri bile Özal'ın gölgesini üzerlerinde yük görüp o imajdan kurtulmak istediler.

1991 Körfez Savaşı

Turgut Özal Ocak 1991'deki Körfez Savaşı sırasında ABD'nin yanında savaşa girmek istedi, “kolay manipüle ederim, istediğimi yaptırırım” zannıyla partinin başına ve başbakanlığa getirdiği Yıldırım Akbulut da, muhalefet partileri de, Genel Kurmay da onu reddettiler. Özal zaman zaman gece geç vakitlerde telefon ettiği Ertuğrul Özkök'e gerekçesini şöyle izah etti: “Savaş sonrası konferans masası kurulacak, bölge haritası değişecek, o masaya oturmamız lâzım” dedi. Savaşa girmek isterken hülyası Musul'du, hiç değilse petrolden hisseydi.

Savaş'a karşı barışı savunmak bir yana, Özal yandaşlığının mantığı açısından baksak bile, onunki uzak görüşlülük değil, hayal görmekti. Zira başka müttefikler için ne konferans masası kuruldu, ne de ABD “koalisyon güçleri” dediği ortaklarına zırnık koklattı.

Körfez Savaşında Özal “bir koyup üç alırız” diyecek kadar megalomaniye düşmüştü ve ihtirasları için, tarihe fatih diye geçmek harisliğiyle gözünü kırpmadan Türkiye'yi –bugün daha da felaket haline dönüşmüş olan– Orta Doğu bataklığına sürükleyecekti.

Yaptığı basit bir siyaset hatası veya yanlış değerlendirme diye görülemez.

Savaş öncülüğünü, fütuhat emellerini basite indirgersek, savaşlara girerek bu halkın başına getirilecek badireleri, ülkenin yaşayacağı felaketleri, ölecek insanları ve yakınlarının anılarını azımsamış oluruz.

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

Turgut Bey'in hazin sonunun en son kanıtı ölümünden bir ay kadar önce Taksim'de düzenlediği Bosna Mitingi oldu. Sırp zulmünden dolayı Bosna sorunu Türkiye'de milli bir dava gibiydi. Bosna Mitingiyle Özal parsa toplamak ve kamuoyunda yitirdiğini gördüğü itibarını biraz olsun onarmak istiyordu. Ama umduğunun tam tersi oldu. Siyasi partiler onun bu niyetine alet olmak istemediler.

O gün Cumartesiydi, Dolmabahçe'deki gündüz maçı ertelendi, mitinge kalabalığın gelmesi istendi. Ama ANAP dâhil partiler mitingi boykot ettiler. Anlı şanlı Özal karşısında ancak 10 bin kişilik bir topluluk bulabildi, onların da çoğu İslamcılar ve ülkücülerdi. Özal'ı dinlemek için değil, rahatsız etmek için gelmişlerdi. Sürekli olarak kendi sloganlarını bağırdılar. Özal'ın konuşması o kadar gürültüye gitti ki, hırslandı, bağırdı, çağırdı. Bir zamanların Turgut Özal'ının hâli yürekler acısıydı. Bu miting siyaseten artık sonun sonuydu.

C. Başkanlığı da bir politik makamdır, ama bu kadar etkisizleşmişseniz ve o denli istiskal görüyorsanız, artık o makam siyasi paye olmaktan çıkar, yük haline gelir.

Turgut Özal belgesellerinde onun cenaze törenine ne kadar çok insanın katıldığı ballandırılır. A) Halk duygusaldır, ölüm karşısında merhametlidir, mistik ve bağışlayıcıdır. B) Cenazeyi Ankara'da fazlaca bir kalabalığın uğurlamamasına karşılık, İstanbul'daki törene katılanlar arasında Nakşibendî topluluğun payı büyüktür. Aradaki farkta, Ankara ile İstanbul arasındaki Nakşî nüfus farkı rol oynamıştır. Nitekim aynı tarikattan siyasetçi Necmettin Erbakan'ın 1 Mart 2011'de Fatih'teki cenaze töreni soğuğa rağmen yüz binlerin katılımına –çok daha büyük izdihama– vesile olmuştu.

Bu nedenle, vardığı noktada popülerlik derecesinin ne olduğu, ne olmadığı cenaze töreninde değil, sağlığında –Kasım 1989 ile Nisan 1993 arasında– ortaya çıkmıştı, Taksim mitinginde görülmüştü. Toplumdaki yalnızlığında yaşanmıştı.

Politik kariyeri Yahya Kemal'in “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” beytine tam da uygun şekilde noktalandı.

Yıldızı ancak 6 yıl parladı

Çağdaşları Demirel, Ecevit, Erbakan, Baykal, Türkeş'ten hiç birisinin siyasi yaşamı topu topu 6,5 yıl sürmemişti. C. Başkanlığı en yüksek makam gibi gözükse de, siyaseten semboliktir. Kenan Evren'in kendisini ek maddeyle C. Başkanı seçtirttiği 1982 Anayasasına koydurduğu maddelere rağmen, C. Başkanlığının siyasi yetkileri kısıtlıdır. Zamanının büyük bir kısmı Büyükelçi kabulü, Genel Sekreterlikten randevu koparmış kuruluşların ya da Anadolu'dan gelmiş heyetlerin ziyaretleriyle geçer. Olağan hallerde haftada bir kez Başbakanla, bir kez de Gen. Kur. Başkanıyla görüşür.

İşte bu nedenledir ki, yakınları “Özal Köşk'ten inip parti kuracaktı” deyip durmuşlardır. Demek ki, C. Başkanlığı yetkisiz bir makammış ki, “inip parti kuracak”mış. Kaldı ki, o iddialar inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Partisi “tek adam partisi”yken onu bırakıp kaçan şahıs mı, yeni parti kuracaktı?

Olaya dışarıdan bakarsak, muhiplerinin bütün methiyelerine rağmen siyasi hayatının fiyaskoyla sonuçlandığını görürüz. ANAP'ı tek başına kurmuştu, hemen hemen tamamını kimsenin tanımadığı ANAP yöneticileri onun sayesinde ikbâl ve umur görmüşlerdi.

Turgut Özal sadece partinin tek adamı değildi, tek başına parti demekti. Bir politikacı tümüyle kendisinin yarattığı ve bu kadar hâkim olduğu bir partiyi elinden kaçırıyorsa, Mesut Yılmaz'a kaptırıyorsa ve C.Başkanlığına tırmandığını sandığı yerde öylesine reddedilip, yalnız kalıyorsa, bu final bir fiyaskodur. Fiyaskodur çünkü elinin altında zannettiği seçmen Özal'ı terketmiştir, bunu gören diğerleri (hepsi Özal sayesinde ortaya çıkmış, ünlenmiş, kimisi aferist olup servet yapmış politikacılar) kendi hesaplarını güttüler ve ondan kurtulmak istediler. Politikanın çirkinliği, katılığı, acımasızlığı böyledir, düşenin elinden kimse tutmamaktadır.

Türk Yüzyılı, Türk Binyılı

Turgut Özal siyasetten Köşk'e kovulduğunda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ümitlendi ve “Türk Dünyası'nın lideri” olmayı düşledi. Türkiye'nin, bağımsız Türkî cumhuriyetlerini şemsiyesi altına alabileceğini, ileride belki geniş bir konfederasyona bile gidilebileceğini sandı.

Hatta ABD'nin Türkiye'yi o devletlere vasi tayin edeceğini umarak yeni misyonunu “Yeni Dünya Düzeni”nin içine bile oturttu. Bir dönem için “Adriyatik'ten Pasifik'e Türk Dünyası”nı sık sık tekrarladı. “21. Yüzyıl Türk asrı olacak” dedi, yetmedi “Üçüncü Bin yıl Türk Çağı olacak” diyerek propagandasını daha da arttırdı.

Derken, 1991'de Başbakanlığa yeniden gelen Demirel o oyuncağı da elinden aldı, Demirel'in SSCB yıllarından beri o toplumlarla çok daha köklü bağları vardı, o yöneticiler “Süleyman Agabeg” diye hitap edecek kadar Demirel'le samimiydiler. Daha önemlisi, yetki, olanak ve tabii ki, para C. Başkanının değil başbakanın elindeydi, Demirel'den fabrika kurmasını istediler, kredi istediler, hibe nitelikli (veya ucuz fiyata) silah istediler. Bunu verse verse başbakan verebilirdi, C.Başkanı değil.

Üstelik Demirel gerçekçiydi, “Türk asrı, Türk dünyası” tekerlemelerine, böbürlenmelerine fazla itibar edecek biri değildi. Zaten kısa zamanda görüldü ki, o cumhuriyetlerin Türkiye'nin peşine takılacağı yoktu. Her biri kendi hesabını yapıyordu, kimisi Rusya Federasyonu ile bağlarını sürdürürken, kimisi ABD'nin tertiplerine açık hâle gelmişti.

Vizyon sahibi Özal'ın dilindeki Türk asrından, Adriyatik-Pasifik hattından söz eden pek kalmadı. Anımsadığımız kadarıyla son bahseden Tansu Çiller'di. O da on yıl önceydi.

Onun yerine şimdinin Dışişleri Bakanı “Osmanlı'yı yeniden ihya etme” peşinde koşuyor. Bu da Türkî Cumhuriyetlere değil, Orta Doğu'ya önem veriyor. Büyük Kürdistan'ı Türkiye'nin yedeğine alırsak Orta Doğu'da büyük bir güç oluruz diye düşünüyor.

Turgut Özal'ın siyasi kariyeri niçin çabuk göçtü? Çünkü o olağan dışı koşulların adamaydı. Olağan dönemlerde siyasette yükselmemişti, milletvekili bile seçilememişti (ya da partisi olan Milli Selamet Partisi onu milletvekili bile seçtirmemişti), yıldızı askeri rejimle parlamış, askeri rejimin sonuçları yavaş yavaş silinir olunca, yıldız kaymıştı.

Turgut Özal tek kişilik bir oyun yazdı, çıktı tek başına oynadı, tek perde oynadı.

Seçimlerle ekonomi yürümüyor

Turgut Özal'ı iktisat dehası ilan edenler, akademik formasyonunun (iktisat alanında öğreniminin) bulunmadığını, mektepli değil, alaylı, kuramcı değil, teknisyen kaldığını ve esas olarak ne öğrendiyse pratikten öğrendiğini, en önemlisi önünde IMF gibi, Dünya Bankası gibi akıl hocalarının, direktif mercilerinin bulunduğunu bilmezler mi?

Tekrar tekrar anımsatmakta yarar var: Gerek 24 Ocak'ta, gerek sonraki yıllarda yaptığı şey IMF reçetelerini ve direktiflerini o günün somut koşullarına uyarlamaktı. Ama onda da başarılı olduğu söylenemezdi, çünkü seçimler veya başka iç dengeler nedeniyle IMF'nin istediği uygulamalardan zaman zaman tavizler verir, değiştirmeler yapardı. Özellikle seçim yıllarında ürünlerin taban fiyatlarını, gübre maliyetlerini, tarım sübvansiyonlarını, memur maaşlarını düşünerek IMF reçetelerinde ince –bazen kaba– ayarlar yapardı.

Bu saptamamızın kanıtını Özal kardeşlerin üçüncüsü Yusuf Bozkurt Özal'ın sözlerinde bulabilirdik. Devlet bursuyla Liverpool'da zayıf akım (elektronik) okumuş olan Bozkurt Özal da liberaldi, ağabeyinin başbakanlığında önce Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı oldu, sonra devlet bakanlığı yaptı.

Bozkurt Özal “politizasyon yine arttı, bu kadar çok seçim yapılan ülkede bu ekonomik politikalar uygulanamaz” diye dert yanardı. “Bu kadar çok seçim” dediği 1983 ve 1987 genel seçimleri ve 1984, 1989 yerel seçimleriydi. (Bir de Eylül 1986'da küçük bir ara seçim yapılmıştı. Yerel seçimlerde seçim ekonomisi uygulanmaz.)

Fakat ola ki Bozkurt Özal siyasi yasaklar konusunda 1987 Eylülünde yapılan referandumu da seçim sayıyordu. Askeri dikta tarafından gaspedilmiş siyasi hakları kaldırmak için Meclis'te gerekli Anaysa değişikliğini yapacak çoğunluk (ANAP oylarıyla birlikte) vardı, Bu değişikliği parlamento oylamasıyla, re'sen tanımak gerekirken, bunu referanduma getirmek ve 'No No No' kampanyası yürütmek yeterince utanma vesilesi değilmiş gibi, bir de bunu seçim sayıp ekonomiye zarar verdiğini düşünmek Özal demokrasinin karakterini gösteriyordu.

Özal 1988'de bir referandum denemesi daha yaptı, 1989 Mart'ında yapılacak yerel seçimleri 6 ay önceye almak için referanduma gitti ve % 65'le kaybetti. "Evet" oyları sadece memleketi Malatya'da çoğunluktaydı. Yani Perşembenin (Mart 1989 Yerel Seçim yenilgisinin) gelişi Çarşambadan belli olmuştu.

Erken seçim kararları nedeniyle, dört yılda bir yapılmış iki genel, beş yılda bir yerel iki yerel seçim Bozkurt Özal için fazlaydı. Temsili demokrasinin ve Genel oy'un geçerli olduğu her ülkede bu aralıklarda genel ve yerel seçimler yapılırdı. Hatta federal sistemlerde bir de eyalet seçimleri olurdu. Demek ki, genel oy Özal ekonomisi için bir engeldi.

Anayasayı bir kere delsek ne olur?

Bu ünlü söz Turgut Özal efsanesine aittir. Liberaller Özal'ın neo-liberalliğini öve öve bitiremezler, ama o liberalliğin gereğini bile doğru dürüst yapmamıştır, isteseydi de yapamazdı. Hem karma ekonomiden geliyordu ve karma ekonomi uygulayıcısı Demirel'in çırağıydı, hem de bazı dengeler ve günü birlik politikalar ona engeldi. En önemlisi, iktisat bilimine vakıf değildi, sadece pratisyendi ve her pratisyen gibi pragmatikti, her pragmatist gibi temel kuralları ve uzun erimi gözetmektense, günü kurtarmayı düşünüyordu.

İlkesizdi, su gibi boş bulduğu yere akardı. Onun için prensip yoktu, fayda (veya fayda beklentisi) vardı, o anda neyi faydalı görürse onu yapardı. Ne ki, faydalı bulunan şey çoğu zaman nesnellikten doğmaz, o fayda ona karar veren kişi veya grubun öznelliği olur. Örneğin IMF'in esas amacı verdiği kredileri tahsil edebilmektir. Bu besbelli bir öznelliktir. Şu veya bu ülkenin nesnelliğine uymayabilir. Gerçi bir başbakanın iktisat bilimine vakıf olması şart değildir, biz burada sadece ona üstün vasıflar ve bilgiler atfedenlere anımsatıyoruz.

Hükümetin IMF'e verdiği düzenli raporlardan biriyle ilgili şu olayı da anımsatalım: Yıllık raporlardan birinde tahıl rekoltesi fazla gösterilir. Bir süre sonra IMF'den gelen mektupta kendilerine bildirilen rakamların yanlış olduğu, Türkiye'nin o yılki gerçek hububat üretiminin şu şu şu ürünlerde şu kadar, şu kadar olduğu belirtilmektedir. IMF rakamların doğrusunu nasıl mı bilmiştir?

Uzaydan yeryüzündeki bir oto plakasını bile okuyabilen uydu fotoğrafları tahıl ekili alanları ve her bölgede ürünün bire kaç verdiğini saptamış, hektar hesaplarıyla doğru rekolte rakamlarını bulmuştur. Mektubu okuyan Özal “vay anasını, fena şiştik” diyecektir. Haber gazetelerde yer almıştı.

Faydacılık pratikten edinilmiş tecrübelere dayanır, ama benzer sanılan her durum birbirinin aynı değildir, deneyimlere dayanarak karar vermek uygulamacıyı yanıltabilir de.

Öyle durumlar karşınıza çıkar ki, yenidir ve bir başkasıyla kıyaslanamaz, o durumda yaz-boz yaparsınız, sınayarak öğrenmek demek çok yanlış yapmak demektir. Bankerler olayının iki yılını Özal'ın müsteşarlığından başlayarak 1982 Temmuzuna kadar yakından incelerseniz, çapaçulluğu, kuralsı z ve önlemsiz karar verip uygulamaya geçmeyi, yaz-boz yapmayı görürsünüz. Asıl karar merciinin IMF olması onun yazboz yapmayacağı anlamına gelmez. Örneğin Dünya Ticaret Örgütü ( DTÖ) ile birlikte Uluslararası Para Fonu yıllardır Güney'in (Üçüncü Dünyanın) tarımını öldürmek için her şeyi yapar (bu onun Kuzey için sübjektifliğidir), sonra kıtlık başlayınca hiç utanmadan 'böyle giderse savaş çıkabilir, isyanlar patlak verebilir' diye uyarılarda bulunur.

Özal'ın öncelikli amaçlarından birisi liberallerin tapıncı olan özelleştirmelerdi, ama onu ne Özal yapabildi, ne Tansu Çiller. Şeref Tayyip Erdoğan'a nasip oldu.

“Orta Direk” nereye gitti?

Ortaya “orta direk” diye bilim dışı, uyduruk bir terim atmıştı, neydi kimse bilemedi. Eskiden 'mahruti çadır' denilen konik çadırlar vardı, tente ortadaki tek direğe tutturulduğu için o direğe orta direk denirdi. O direk olmasa çadır ayakta duramazdı. Özal'daki orta direk öyle bir direkse, ANAP çadırını ayakta tutan bu direk hangi sosyal katmandı? Yoksa orta direkten kastedilen orta sınıf mıydı? Yahut emekçiler miydi? Böyle bir kavram ne Marksist, ne de burjuva sosyolojisinde mevcuttur.

Şayet orta direk ortalama seçmen yığınları idiyse, orta direğe güvenerek kurduğu çadır gene orta direk eliyle yıkıldı. Yukarıda anlattığımız gibi orta direk emanet oylarını geri alınca Özal'ın çadırı çöktü. Göçtü gitti. "Orta Direk" lafı Turgut Özal'la siyasi literatüre girmişti, Köşke kaçar kaçmaz terim de silindi gitti.

Durum böyleyken, onun ardından (15. Ölüm Yıldönümünde) yapılan bir belgeselde konuşanlardan Mehmet Barlas'ın Turgut Özal'ı överken saydıklarından birisi de “Turgut Özal orta direk diye bir sosyal sınıf yarattı” cümlesiydi. Barlas Marksizmi de bilir burjuva sosyolojisini de. “Orta direk sınıfı” diye bir sınıf mı vardır? Bizim bildiğimiz sermaye birikimiyle bir burjuva sınıfı yaratılabilir, ama onu da bir politikacı değil, sermayedarlar oluşturur. Ne olduğunu ne Özal'ın, ne de Barlas'ın bildiği bir sınıf yaratılamaz, zira öyle bir sosyal katman yoktur. Bir başbakanla doğan ve o başbakanlığı kaybettikten sonra kaybolan bir sosyal sınıf veya katman olur mu?

Her iktidar partisinin yaptığını ANAP da yaptı. Siyasi amaçlarla menfaat dağıttı, adam zengin etti, sadece büyük ihalelerle, kredilerle, tahsislerle, teşviklerle kendisine yakın iş adamlarını kollamadı veya türedi aferistler yaratmadı, halkın Fak Fuk Fon (Fakir Fukara Fonu) dediği bir fon ihdas ederek, büyük kentlerden, kasabalara kadar yerel parti teşkilatlarının saptadığı kişilere –ihtiyaç sahibi olmayan, hiç de fakir fukara olmayan– hâli vakti yerinde kimselere sırf ANAP'lı militan oldukları için para dağıttı.

Dünya tarımının dar boğaza girdiği günümüzde tarımımızın bu hale düşmesinin Özal ekonomisiyle başladığını da ekleyelim.

Zaman zaman aklına eseni söylerdi, mesela Demiryollarına hiç yatırım yapmamayı savunurken “Tren komünizm işidir. Otomobille giderken istediğin yerde durabilirsin, trenle duramazsın” derdi. Oysa Avrupa'nın baştanbaşa demiryollarıyla kaplı olduğunu, o yıllarda tüm gelişkin ülkelerin hızlı tren için teknoloji geliştirdiklerini, özel raylar döşediklerini, bildiği halde, topluma öyle söylerdi.

Buna karşı alternatif gösterdiği otoyollarını överken “Hitler kalkınma hamlesini otobanlarla başlattı” derdi.

Özal ekonomisinin mirası

1990'lar Kamu finansmanı sorununu çözemedi, gerçi kaynak yaratmak en zor işti, ama bu kilit sorunu çözmek için adımlar bile atmadı, zahmetli, uzun erimli yollara girmedi, en kolay yollara (istikraza ve dolaylı vergilere) gitti, gelir arttıracak kaynaklara yönelmedi. Başbakanlığa geldiğinde dış borçlar 18 milyar dolardı, 6 yılda 2,5 misline çıktı, 47,5 milyar dolar oldu.

Tekrar edelim, Türkiye kapitalizminin gereksinmesi ciddi bir vergi reformu yapmak, sermayedarların vergi kaçırmasını önlemek, gelir dilimleri bazına dayalı vergi eşeli getirmek ve kayıt dışı ekonomiyi mutlaka kontrol (kayıt) altına almaktı. Özal buna çaba göstereceğine, dolaylı vergilerle halka yüklendi. Yüksek faiz politikası izleyerek sanayicileri bile rantçılığa alıştırdı, üretim kültürü yerine, rant kültürünü ikâme etti.

Büyük laflar etmesine rağmen, uzun erimli yeniden yapılanmaya gitmedi. Onun zamanında kayıt dışı (vergilendirilmeyen) ekonomi, kaçak istihdam ve belgesiz üretim yaygınlaştı, olağan hâle geldi. O kadar ki, kuralına uygun çalışan işverenler bile kayıt dışı ekonomiyle rekabet yapabilmek için kayıt dışı yollara başvurur oldular. Kaçak istihdam SSK borçlarını altından kalkılamaz hâle getirdi, ilh.

Nasıl ki, 1980'deki ekonomik durum ondan öncekilerin kabahati idiyse, ekonominin 1990'larda karşılaştığı sıkıntılar, dalgalanmalar da elbette on yıldır ekonomiye damgasını vurmuş Turgut Özal'ın ve direktif sahiplerinin devamı olacaktı.

Mesela Nisan 1994'te ve Şubat 2001'de vuku bulan ekonomik depresyon, bankalar rezaletiyle kaybedilen 45 milyar Dolar Turgut Özal ekonomisinin Özal sonrasındaki mirasıdır.

1990'lardaki ekonomide hangi çöküntü ve gerilemeler yaşanmışsa 1980'lerde izlenen yolun sonucudur.

Özal'ı yüceltenler içten değildirler, çünkü 1990'ların felaketinde Turgut Özal'ın rolünden hiç söz etmezler.

Çürüme

Her şeyin ötesinde Özal ve dönemi Türkiye'de yolsuzluğun, hırsızlığın, vurgunculuğun ve çürümenin simgesi olmuştur. Kendisiyle, çevresiyle, aile fertleriyle birlikte yozluğu, kuralsızlığı, düzeysizliği boyutlandırmış ve temsil etmiştir.

Köşe dönmek, iş bitirmek, malı götürmek geçerli sözler ve övgüler haline gelmiştir. Ayıp olan, utanç verici türden olan akçeli işlere toplumun gözünde bir çeşit olağanlık kazandırılmıştır. 12 Eylül faşizmiyle başlamış değerler erozyonu ve çürüme zamanla Turgut Özal'ın adıyla anılır olmuştur.

Liberalizmin “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” düsturu, Özal devrinde “bırakınız çalsınlar, bırakınız yesinler”e dönüşmüştür. Oğulları soyadlarını kullanarak iş adamı olurlardı, kredi alırlar, bankalara, şirketlere özel TV kanalına sermayesiz ortak alınırlardı, kızına jaguar hediye edildiği kamuoyunda patlar, ailenin yüzü kızarmazdı, eşi, oğulları borsada oynarlar, finans âlemi devletin ta tepesinden borsa dalgalanmaları ve çeşitli hisse senetlerinde beklenen çıkışlar düşüşler için ailenin tiyö aldığını ileri sürerdi. Veya kızlarının evlenmek istediği şahsı anne beğenmediği için istihbaratçılara dövdürtülürdü.

Eşi “Papatyalar” diye bir vakıf kurdu, menfaat sağlamak isteyen iş adamlarının eşleri, kızları vakfa doluştular, devlet imkânları onlara sunuldu. Vakfa Yıldız Sarayı'nın Arabacılar Dairesi tahsis edilmişti. Hanım Sultan ve nedimeleri kendilerini orada saraylı sanmaya başlamışlardı. şımarıklık o raddeye varmıştı ki, Kadınefendi Has Bahçe'de Lale Devri geceleri düzenler oldu, tıpkı Sâdâbad geceleri gibi kaplumbağalar sırtlarında mumlarla gezinirlerdi. Görmemişliğin, kompleksliliğin bundan âlâ yansıması mı olurdu?

TRT ekranlarına yansıyan bir görüntüyü burada anmak isteriz: Papatyalar Vakfı Ankara Çubuk'da kadınlar için bir biçki-dikiş evi açar, uygun bir yer kiralar. Töreni Vakfın Başkanı Semra Özal başlatır ve kıymetli yardımları için Sayın Cumhurbaşkanına teşekkürlerini sunar, açılış için kurdeleyi kesmek üzere Turgut Özal'ı kürsüye davet eder. Turgut Özal ise konuşmasında Papatyalar Vakfının bu evi kurmasını över ve emekleri geçen Vakıf Başkanı Sayın Semra Özal'a teşekkür eder, kurdeleyi keser. İzlediğiniz sanki bir TV parodisidir. İnsan “alay mı ediyorsunuz” demekten kendini alamıyor.

Semra Özal Sayın Başbakanın her ay yaptığı TRT'deki “İcraatın İçinden” programında da bazen gözükürdü. Özal kalemini sallayarak hükümetinin o ayki icraatını anlattıktan sonra, sözleri bitince “Hanım, koy bakalım bi kaset de neşemizi bulalım” derdi.

Halkçılığı halk ağzıyla konuşmak, onun gibi davranmak sanan iptidai bir popülizm siyasi fayda getirdi mi? Getirseydi, Turgut Özal'ın misyonu halkın oylarıyla sona ermez, Çankaya'yı kurtuluş sanmaz, Köşk'te o kadar istiskale uğramazdı.

Özal Başbakanlıktan gitti, Vakıf da bitti. Ama Hanımefendinin ihtirası bitmedi. Eşi köşke çıkmakla siyasi sonunu getirirken, kendisi siyasete heveslendi, partinin İstanbul İl Başkanı olmak istedi, kim bilir belki oradan Genel Başkanlığa kadar bileğinin gücüyle! tırmanma arzusundaydı. Kongre için otellerde lobiler kuruldu, bir bakan kendisini –Körfez Savaşındaki Çöl Ayısı lakaplı ABD generalinden mülhem– “Otel Ayısı” ilan etti. Büyük gürültülerden sonra çok eş il başkanı seçilmesine seçildi, ama olay partideki Özal karşıtı cepheyi genişletti, Yetim lakabını almış, aileye yakın bir bakan bile karşıya geçti ve azledildi. Yani eşin politik hırsı kocasının daha çok itibar kaybına hizmet etti. Sonuçta il başkanlığı da elden gitti, bir süre sonra partinin tamamı da.

Aile bağları

Turgut Özal'ın Başbakan olmasıyla birlikte ailesi gazete ön sayfalarında arz-ı endam etti. Böylece aile sayesinde gazetelerin baş sayfaları magazine dönüştü. Başlangıçta özel televizyon kanalları yoktu, bir süre sonra Uzan'ların Ahmet Özal ortaklı kanalı yayına başladıysa da, kamuoyu haber gereksinmesini daha çok gazetelerden sağlıyordu. Özal'ın siyasi gündemi belirlemedeki mahareti ve sık sık şapkadan tavşan çıkarmaktaki atraktif becerisi gazeteleri yeterince işgal etmiyormuş gibi, toplum onun aile fertlerini de her gün, ama her gün birinci sayfalardan izler oldu. Semra Hanım, kızı, oğulları, gelinleri gazete sayfalarından düşmediler. Bunda ailenin kabahati yoktu, kabahat basındaydı ve maalesef basının (gazete yöneticilerinin) önemli bir kısmı Özal'a ve ailesine hizmet etmekteydi.

Bu bir arz-talep meselesi değildi, okur öyle istiyor diye Turgut Özal ve aile haberleri sunuluyor değildi. Yapılan –kabalık olmasın diye eski dille söyleyelim– “tabasbus”tu. İş o hale geldi ki, basın sadece Turgut Bey'e değil, Semra Hanım'a da tabasbusta kusur etmez oldu. Onunla sayfa sayfa söyleşiler yayınlanıyor, hatta söyleşi yapanlar arasına edebiyat dünyasından, tanınmış bazı isimler bile katılıyordu.

Turgut Özal ailesi hanedan gibi davranıyordu. Mesela vefat eden anne Hafize Özal mevzuata, kurallara aldırılmayarak İstanbul Süleymaniye Camii avlusuna defnediliyordu. Kişi tabii ki, annesinin vasiyetini tutmak ister, ama o vasiyet yasal olarak mümkünse yerine getirilir. Turgut Özal öyle bir hanedan ve sultan havası yaymış olmalıydı ki, validesi öyle bir dileği vasiyet edebiliyordu. Oğlu Başbakan olmasaydı o vasiyette bulunabilecek miydi?

Mesela oğlu E.İ.E İdaresindeyken, DPT veya Başbakanlık Müsteşarıyken, ya da Cuntanın başbakan yardımcısıyken anne böyle bir vasiyette bulunmazdı. Özal'ın havası annesini de etkisi altına almış olacak ki, şeyhinin yanına gömülmek isteyebildi. Turgut Özal büyük bir aldırmazlıkla ve hiç kimseyi dinlemeden, itirazlara aldırmadan merhumeyi oraya defnettirdi.

Turgut Bey “Anayasayı bir defa delsek ne olur?” dememiş miydi? Birinci definle mevzuatı deldi, bir şey mi oldu? Oldu, delmenin arkası geldi.

Beyin tümöründen tedavi gören küçük oğul Bozkurt “Annemin yanına gömülmek istiyorum” diye vasiyet etti. Onun vasiyetini de Özal değil, ama başka bir hükümet yerine getirdi.

Rüşvetin belgesi

Ve nihayet Özal'ın ölümünden 1,5 yıl sonra kamuoyuna yansıyan bir olay bir başbakan ve cumhurbaşkanı ailesinin kirli ilişkiler içinde olduğunu gözler önüne serdi: Bir rüşvet meselesinde Emlâk Bankası Genel Müdürüne verdiği rüşveti geri almak isteyen iş adamı, Semra Özal'ı devreye sokar, Semra Hanım Dündar Kılıç'a söyler, onun veya Alâattin Çakıcı'nın eski banka müdüründen 5 milyon doları geri almasını ister. [İş adamının kendisinden rüşvet aldığını inkâr eden ve “belge göster” diyen banka genel müdürüne söylediği “ulan, rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?” sözü toplumun diline düşecektir.]

Hayranları, Özal'ın 1985'te bakan İsmail Özdağlar'ın rüşvet olayını (tuzak kurarak) açığa çıkardığını, onu Yüce Divana yolladığını söyleyerek yolsuzluklara karşı nasıl duyarlı olduğunu ileri sürerler. Oysa o bakanın rüşvet aldığı denizcilik firmasının ortakları arasında emekli amiraller vardı, işe askerin karıştığını gören Özal Özdağlar olayını açığa çıkarmak zorunda kalmıştı. Ama Özal bu vakayı da böbürlenmek için vesile yapar. Özal dönemi yolsuzlukların, rüşvet ve irtikâbın, hayali ihracatın ayyuka çıktığı bir dönemdi. Rüşvet alan sadece Özdağlar mıydı?

Özal, işverenlerin birikmiş SSK pirim borçlarını affeden bir kararnameyi imzaladıktan sonra aynen şöyle demişti: “İyi ki ödememişler, paralar bir işe yaramıştır.” İşveren payından ödemeleri gereken pirimleri ödemedikleri gibi, işçinin ücretinden kestikleri pirim tutarlarını da ödemezler ve devletin tepesindeki adam “iyi ki ödememişler” der. Turgut Bey'in liberalizm anlayışı bu kadar çarpıktır. Vergi ödeme, prim ödeme, iyi edersin, çünkü o paraları yatırıma sarfetmişsindir. Turgut Özal Liberalizmin tanrısı ABD'nin vergi yasalarını bilmiyor olamazdı.

40 kısım tekmili birden

Şu satırlardaki haber niteliğinde olan bilgiler bir C. Başkanı ailesinin hangi ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor.

Özal döneminin rüşvet, yolsuzluk, kanunsuzluk dönemi olduğu, “köşeyi dönme” zihniyetinin alıp başını gittiği bir dönem olduğuna daha iyi bir örnek olabilir mi? Çürüme daha başka nasıl olabilirdi?

“Ahmet Özal'ın, Kanal 6 TV'nin satışından, Doğuş Holding'in sahibi Ayhan Şahenk'e olan borcu, Alâattin Çakıcı'nın devreye girmesi ve Tevfik Ağansoy'u bu konuda görevlendirmesi üzerine çözülmüştü. Tevfik Ağansoy'un, Şahenk'in hukukçularını tehdit etmesi üzerine alacaklı Şahenk, yüklü miktardaki alacağından bir anda vazgeçmişti.

Engin Civan'ın vurulmasına neden olan borç ise işadamı Selim Edes'e aitti.

Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin Civan, Turgut Özal'ın prenslerindendi. Selim Edes ise Özal ailesine yakın bir iş adamı.

Edes projelerini Japonya'da yaptırdığı büyük bir konut işinde Emlak Bankası ile ortaklık kurmuştu. Proje iyi bir şekilde yürüyordu. Ancak Edes, Emlak Bankası'nın bu projedeki emlak satışlarından elde ettiği gelirlere rağmen, kendisine ödemesi gereken paraları alamıyordu. Edes bunu Semra Özal'a açtı.

Semra Özal, Edes'e “Engin'in biraz sıkışıklığı var. Sen ona biraz parasal yardımda bulun, o zaman paranı öder” önerisinde bulundu.

Yani, bir Cumhurbaşkanı eşi, bir iş adamına, kendi getirdikleri bir bürokrata, Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'a “rüşvet” vermesi telkininde bulunuyordu.

Selim Edes, bu telkine uydu ve karşılıklı görüşmede, Trakya'da arazi aldığını ve sıkışık olduğunu belirten Engin Civan'a rüşveti verdi.

Ancak Civan, parayı almasına rağmen Edes'e yine de ödeme yapmadı. Bir süre sonra Emlak Bankasından ayrıldı.

Edes durumu bir kez daha Özal'lara bildirdi, en azından rüşvet olarak verdiği parayı geri almak istiyordu. Semra Hanım, “Ahmet'in bir işi vardı onu hallettirdik, aynı şekilde senin işini de hallettireceğiz” dedi.

Ahmet'in işi olduktan sonra, Semra Özal, Zeynep Özal ve sekreterleri İclal teşekkür etmek için14 Eylül 1994 günü, Uğur Çakıcı'nın Alkent'teki evine gittiler. Selim Edes'in alacağı konusu bu ziyaret sırasında açıldı.

İş adamı Selim Edes'in Engin Civan'da 5 milyon dolar alacağı vardı. Bu para faiziyle birlikte 8 milyon dolar olmuştu. Eğer bu paranın tamamı Engin'den tahsil edilirse, 2 milyon dolar tahsil edenlere verilecekti.

Edes'in 5 milyon dolar alacağı olduğuna göre, aradaki 1 milyon dolar ne olacaktı? Herhalde bu küçük meblağ, aracılık yapan Özal ailesinin masrafları karşılığı olarak hesaplanmıştı. Tabii, paranın tamamı alınsaydı, Edes'e 5 milyon doları verilir miydi, o da meçhul.

Tevfik Ağansoy durumu telefonla yurtdışında kaçak olan Çakıcı'ya bildirdi. Çakıcı 2 milyon dolar karşılığında bu tahsilatın yapılmasını onayladı.

Ağansoy, Ayhan Şahenk konusunun hallinden dolayı ne para alındığını da merak ediyordu. Çakıcı'ya sorduğunda “para önemli değil, Özal'lar gibi dostumuz olsun yeter” cevabını aldı. Çakıcı'nın menfaati olmadan parmağını bile kıpırdatmayacağını bilen Ağansoy bu cevaba bir mana veremedi.

Bir süre sonra Semra Hanım Selim Edes'i arayarak “Dündar Kılıç'ın kendisini beklediğini, Kı- lıç'ın alacak konusunu halledeceğini” bildirdi.

Edes'in eşi, yeraltı dünyasının bu işin içine girmesinden rahatsız olmuştu. Edes'e gitmemesini söyledi. Ancak Edes çok saygı duyduğu Özal ailesine ayıp olacağını düşünerek, yanına avukatını da alarak görüşmeye gitti.

Dündar Kılıç başkanlığındaki “mahkeme”, Kılıç'ın Selimpaşa Kıyıkent'deki yazlığında kurulmuştu. Selim Edes ve Engin Civan, burada yüzleştirildiler. Civan şiddetle böyle bir para almadığını söylüyor, Edes'e, “o zaman belgesini göster” diyordu.

Edes bu lafa sinirlenmişti. Daha sonra haberlere ve kitaplara başlık olacak “rüşvetin belgesi mi olur?” yanıtı ağzından çıkıverdi.

Bir süre tartışmadan sonra, Selim Edes, Dündar Kılıç'ın “siz gidebilirsiniz” demesi üzerine ayrıldı, bu toplantıdan bir netice alamadan evine döndü.

Dündar Kılıç, Engin Civan'ın direnmesine ve o kadar param yok demesine karşın, bir kaç taksitle de olsa Civan'dan paranın tamamını alacağını düşünüyordu. Nitekim toplantıdan bir - iki gün sonra Selim Edes'e telefon ederek “sizin işinizi bir kaç güne kadar halledeceğiz” dedi.

Ancak Çakıcı hem Civan'a sinirlenmiş, hem de “papaz” adını taktığı kayınpederi Dündar Kılıç'tan huylanmıştı. Tevfik Ağansoy'a talimat vererek Civan'ı, tetikçi Davut Yıldız'a, 19.09.1994 tarihinde Gayrettepe'deki Avrupa Hastanesi'nin önünde vurdurttu.

Neticede, Engin Civan hastahaneye ve arkasından cezaevine giderken, Selim Edes de ilk defa mahkemede gördüğü tetikçi Davut Yıldız'ı “cinayete azmettirmekten” idam cezasıyla yargılanıyordu.

Dündar Kılıç ve kızı Uğur Kılıç (Çakıcı) verdikleri ifadelerde, bu işe “hatırlı birilerinin” isteği üzerine girdiklerini söylediler. Daha sonra Uğur, hatırlı kişilerin 7. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal ile kızı Zeynep Özal olduğunu açıkça belirtti.

Hukuk büyük bir yara aldı ve “zorla tahsilât” gibi kanunsuz işleri adet haline getirmiş Özal'lar ile hayatı bu tip işlerin içinde geçmiş, “yüzleştirme mahkemeleri” kurmuş olan sabıkalı Dündar Kılıç ailesi, olayın dışında tutuldu.

Uğur Kılıç (Çakıcı), bu olaydan kısa bir süre sonra, eski eşi Alâattin Çakıcı'nın talimatıyla, 20 Ocak 1995 saat 16:00 sularında Uludağ Kervansaray Tesisleri önünde, çocuğunun yanında, kiralık katil Abdurrahman Keskin'in silahlı saldırısına uğrayarak üç kurşunla öldürüldü. Çakıcı medyaya gönderdiği teyp kasetleri ile bunun bir namus meselesi olduğunu ve infaz kararını Dündar Kılıç'la birlikte aldıklarını yaydı.

Olay sonrası Yavuz Ataç kanalıyla yurt dışına kaçan Tevfik Ağansoy bir süre sonra Çakıcı ile ihtilafa düştü ve 28 Ağustos 1996'da İstanbul Bebek'te Çakıcı tarafından öldürtüldü.

Semra Özal'ın telkini ile Engin Civan'a rüşvet veren ve “Rüşvetin belgesi mi olur?” sözünü hukuk tarihine tescilleyen iş adamı Selim Edes de kendi inisiyatifi dışında gelişen yaralama olayından “idam talebi” ile yargılandıktan sonra “yaralamaya azmettirmekten” 1 yıl 8 ay, “rüşvet vermekten” de 111 milyar lira para cezasına mahkûm oldu.

195 gün hapis yattıktan sonra 6 Nisan 1995'de tahliye olan Edes tahliyesini müteakip yurtdışına çıktı. Edes yurt dışında iken cezasının yanlış hesaplandığı ve 45 gün daha cezaevinde kalması gerektiği anlaşıldı.

Halen ABD'de yaşayan Edes hayatını ve işini altüst eden bu kadar maceradan sonra, kısa bir süre için de olsa tekrar cezaevine girmek istemiyor ve Türkiye'ye dönmek için af çıkmasını bekliyor.

7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Engin Civan, 2 yıla yakın (550 gün) cezaevinde kaldıktan sonra infaz yasasından yararlanarak serbest kaldı.

3 Nisan 1996'da tahliye edildikten sonra, para cezasının ilk taksidi olan 6,25 milyar lirayı ödedi ve yurtdışına çıkarak ABD'ye yerleşti.

ABD'ye yerleşmeden önce bir süre Rusya'da da yaşayan Engin Civan'ın halen ABD'de, Türkiye, Antalya Organize Sanayi Bölgesi'nde UBT Tarım Ürünleri Sanayi adlı bir şirketi bulunan kardeşi Ergin Civan'la bağlantılı olarak “baharat toptancılığı” yaptığı söyleniyor. (22/10/2000, www. Atin)

Benim memurum işini bilir

Turgut Özal ve diğer liberaller tapındıkları ABD liberalizminde, vergi ödememek, kesilen pirimleri ait olduğu kuruma yatırmamak mümkün müydü?

Veya memurların maaş katsayısını enflasyon oranının altında arttırdığında “benim memurum işini bilir” diyen, ( maaşı yetmiyorsa rüşvet alsın demek isteyen) aynı Turgut Özal'dır.

Turgut Bey'in etik anlayışına başka bir örnek verelim. Emin Çölaşan “Turgut Nereye Koşuyor” kitabında yazmıştı: 1960'lı yıllarda DPT Müsteşarıyken hazırladığı 5 yıllık plana İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye alınmaları hususunu koymak ister, Başbakan Demirel karşı çıkar. O bölüm Demirel'in istediği şekilde yazılır, teksirle çoğaltılır. Ama Meclisteki görüşmeler sırasında Maliye Bakanı Cihat Bilgehan birden fark eder ki, İmam Hatip'lilerin üniversiteye alınmaları konusu metinde yer almaktadır, hemen gider Demirel'e gösterir. DPT Müsteşarı Özal arada el çabukluğuyla teksirle çoğaltılan metnin o sayfasını değiştirmiş ve Demirel'e kabul ettiremediği isteğini metne dâhil etmiştir. Eğer kimse fark etmeseymiş, metin o haliyle kanunlaşacakmış. Kendi başbakanına ve parlamentosuna bile kazık atma ahlâkı bir yana, oraya o cümleyi sokuşturmakla ve plan metninin o şekilde Meclis'ten geçmesiyle, hükümetin istediğini değil, kendi dediğini yaptırabileceğini sanacak kadar cin fikirliydi Turgut Özal. Vizyon sahibi olmak bu olsa gerekti.

Bayağılaşma

Ahlâki yozlaşmanın bir boyutu da düzeysizleşmedir. Sıradanlaşmanın ve kültürsüzleşmenin düzeysizliği de geçip bayağılaşmaya dönüştüğüne tanık oluyorduk. Örneğin, yerli muz üretimini öldürüyor diye muhalefet muz ithalatına karşı çıktığında Özal “önlerine bir muz attık, oynuyorlar” diyecek kadar şımarıktı.

Ama oynamakla ilgili daha vahim bir sözü olmuştu. Turgut Bey'in o sıralarda bir torunu doğmuş, adını Turgut koymuşlardı. Başbakan bir defasında Meclis kürsüsünden muhalefete çatarken “Onlar küçük Turgut'la oynasınlar” deyivermişti.

Maço jargonda o sözün ne demek olduğunu bilenler için hicap dolu bu lâfa bir SHP milletvekili de aynı düzeysizlikle yanıt vermiş, “Küçük Turgut'la biz ne diye oynayalım, Semra Hanım oynasın” demişti. Meclis çatısı altında veya dışında Özal döneminin siyasi ortamının aldığı bu rezil durumu anlatmak için başka bir örneğe gerek var mı?

“Küçük Turgut” tek örnek değil: Özal siyasi rakipleri için ulu orta konuşurdu. Çekirdek Fiziği profesörü ve uluslararası literatürde teori sahibi çok saygın bir bilimci olan SHP Genel Başkanı Erdal İnönü için “Boyu uzun, aklı kısa” diyerek (üstelik kendi fiziğine hiç bakmadan) bir insanın vücut özelliklerini alay konusu yapabilmişti. Ya da “bıraktığımız yerde otluyorlar” diyebilmişti.

Çetin Altan bir Siyaset Meydanı programında anlatmıştı. Özal'a “Sen hayatında hiç roman okudun mu?” diye sorar, Özal da “Ben masal okumam” diye yanıt verir. Anlaşılan, Turgut Bey çocukluğunda bile roman okumamıştır. Ama vahim olan, hiç roman okumamış olması değildi, çok roman okumamakla övünmeyi marifet saymasıydı.

Edebiyat insanı ve insan ilişkilerini birey ve toplum olarak yansıtan kristal bir prizmadır. Hayatı n estetik düzlemde yeniden üretilmesidir. Edebiyatla hiç ilgilenmemiş ve edebiyat düzeyi Şair Tosun kültüründe kalmış birisinin değerlerinin “Küçük Turgut” terbiyesizliğiyle belirlenmesinde şaşılacak bir yan yoktur.

Barışçılık radikal olmayı gerektirir

Turgut Özal'a büyük meziyetler atfedenlerin çoğu iktisatçı, yani kuramcıya, onu radikal ve devrimci ilan eden –iktisatçı olsun olmasın– herkese hatırlatmak gerekir ki, dün de bugün de bir türlü söylenemeyen husus Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkması için askeri harcamaları kısmak, kaynakları üretime, teknoloji transferine, eğitim kalitesine, araştırma-geliştirmeye aktarmak gerektiğidir. Bunu bilmek için âlim olmak gerekmez. Gerekmez ama kimse de böyle söylemez veya söyleyemez.

Ne Turgut Özal, ne de ondan önceki ve sonraki başbakanlar Milli Savunma Bakanlığı bütçesini indirmek yoluna gidebildiler. Hep böyledir: Bin bir tane ekonomik çözüm ve önlem konuşulur, yazılır çizilir, ama aralarında devletin askeri bütçe yükünü azaltmak asla yer almaz. Durum Soğuk Savaş döneminin NATO Türkiye'sinde de böyleydi, şimdi de böyle. Sadece Özal ve diğerleri mi askeri harcamaları indirmez, IMF'in Standby antlaşmalarında da böyle bir öngörü yoktur, Dünya Bankası'nda da.

Himayecilikten tamamen uzaklaşın, sübvansiyonları kaldırın, tarımı desteklemeyin, memur aylıklarını düşük tutun, kamu yatırımlarını kaldırın, sosyal harcamaları kısın denir ve benzeri pek çok tavsiyede, direktifte bulunulur, ama asla “savunma bütçenizi indirin, fonları silah gibi israf alanlarına değil, yararlı ve üretken yatırımlara aktarın” denilmez. Ya “nasıl olsa Türk ordusu bunu kabul etmez” diye böyle bir öngörü getirilmez veya IMF esas olarak ABD çıkarlarını koruduğu ve Türkiye silah dışalımını büyük ölçüde ABD'den yaptığı için ondan silahlanmayı kısması istenmez. Türk ekonomisinin rakamlarını en az Türk yöneticileri kadar bilen ve pek çok ülkenin durumundan da aynı şekilde haberli olan IMF asıl kaynak yaratma yolunun savunma bütçesinden geçtiğini bilmez mi?

Militarizm sadece askere özgü değildir

Başta komşularımızla olmak üzere inandırıcı bir barış ve dostluk politikasına girmek lâzımdır. Dünyada ve bölgede iyi komşuluğu, karşılıklı çıkarlara dayanan ekonomik ilişkileri daimi kılmakla (bölgemiz ve dünyamız ne kadar gerilimli olursa olsun) Türkiye'nin inandırıcı ve kalıcı barış politikası onun asıl güvenliği olacaktır.

Silahla güvenlik sağlama çizgisi sonu olmayan bir silahlanma demektir. Silahlanırsınız, kendinizi güçlü sanırsınız veya gerçekten de askeri bakımdan güçlüsünüzdür, ama sizi tehdit ve tehlike gibi görenler sizden çekinerek daha çok silahlanabilirler. Bu böyle sürüp gider. Silahlanma tırmanır. Kaldı ki, silahlanma masrafları ve askeri harcamalar ekonomik bakımdan güçlenmenizi önler, halkın refah ve mutluluğunu geciktirir. Ekonominizi dünya ekonomisindeki dalgalanmalar, bunalımlar karşısında kırılgan kılar.

“Savaşı önlemenin yolu savaşa hazır olmaktır” düsturu öteden beri dünyaya da, ülkemize de egemen olmuştur. Osmanlı “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u-salâh” demiştir. [Ama sulh-u-salâh istemediğini ordusunu ve Hariciyesini Kasım 1913'te General Liman von Sanders komutasına (Alman Genel Kurmayı'nın emrine) vererek, ertesi yıl Kayser Wilhelm ordularının peşinde cenge girerek göstermiştir. Osmanlı, harbi önlemek için hazırlanmamış, harbetmek için hazırlanmıştı.]

Savaşı önlemenin yolu savaşa hazır olmaktır (daha çok, daha çok silahlanmaktır, daha çok insanı askere almaktır) sözü yarım yüzyıl boyunca Soğuk Savaş'ın da eksenini oluşturdu, nükleer tırmanışın yarattığı dehşet dengesini uluslararası politikaya hâkim kıldı.

Fakat askeri okullarda olduğu kadar, sivil okullarda da halâ savaşa hazır olmanın fazileti, silahı n marifeti, askerin heybeti anlatılır.

Savaş politikası

Turgut Özal da Batı'cıydı, NATO'cuydu. Onun politikası da elbette geleneksel çizgide olacaktı. Nasıl ki, Özal yandaşları 2003'te hem ABD işgalini alkışladılar, hem de Türkiye'nin savaşa girmesini istedilerse, Turgut Özal da sağ olsaydı onlar gibi davranırdı.1991 Körfez Savaşı'na girmek için elinden geleni yapmış olan Turgut Özal'dı.

İşte bu noktada Özal'ın ve zihniyetinin vahimliğini görmek gerekirdi. Pek çok Batı ülkesinde bile insanlar, hatta ilkokul çocukları ellerinde meşalelerle, Petrol İçin Kana Hayır” yazılı pankartlarla günler, akşamlar boyu sokaklarda barış yürüyüşleri yaparlarken, Türkiye C.Başkanının “Musul-Kerkük petrollerinden pay alırız” diye kan istemesi, bu ülkenin evlatlarını ABD'den gelmiş GI'ların yanına katıp savaşa yollamaya kalkışması bağışlanamaz.

Özal eğer dün Körfez Savaşı'na karşı çıksaydı bugün her şeye rağmen onu saygıyla anabilirdik, 'çocuklarımızı savaşa, öldürmeye, ölmeye göndermedi' derdik. Ama kendisi basındaki kalemleriyle birlikte küçük bir azınlık olarak Türkiye'yi savaşa sevketmek istedi. O tutumunun getirebileceği felaketi ve acımasızlığı hiç değilse sonradan kabul edilmeliydi. Zira bugünkü Irak'ın dramı koca bir ülke halkının acıları, kaosu, kini, nefreti, birbirine düşmesi Körfez Savaşı'nın devamıdır.

Turgut Özal ya savaşın ne olduğunu bilmeyecek bir gafildi veya insan hayatına metelik vermeyen bir muhteris. Birinci Körfez Savaşı'nda ABD'nin kullandığı nükleer başlıklı sahra toplarının, füzelerin yaydığı radyasyonun on yıl içinde çoğu çocuk 500.000 insanı öldürdüğünü acaba medyamızda kaç kişi söyledi? Türk ordusu o gün ABD'nin peşinde Irak'ı istilaya suç ortağı olsaydı, bugün bölgede belki ABD'den bile daha çok nefret toplayacaktı.

Tekrar etmeliyiz: Türkiye fetihçi niyetlere, küçük hesaplara pirim vermeyerek, 1991'de Körfez Savaşı'na girmeyerek, 2003'te de –Tayyip Erdoğan'a rağmen– işgal kuvvetlerinin dışında kalarak, onlara sınırlarında cephe açtırmayarak Irak halklarının, bölge halklarının, Güney ve Orta Amerika'nın hatta Avrupa çoğunluğunun sempatisini kazanmıştır.

Turgut Özal dışarıda fırsatını bulunca savaş emelleri güderek, içeride işkencecileri koruyarak, rakiplerinin yasaklarının devamını isteyerek, parti mensuplarına merkezden yerel birimlere kadar menfaat sağlanmasını mubah hatta gerekli görerek, aile bireylerinin karışık ve sevimsiz çıkar ilişkilerine, akçeli işlere karışmasını olağan bularak, siyasette gerekli gördüğü her yolu yöntemi mubah addederek arkaik bir politikacı prototipidir.

Bütün zekâsına, yeteneğine rağmen, tutuculuktan kurtulamayan, bütün geleneksel politikacı tipleri gibi tek adam kültünü tek yönetim biçimi olarak benimsemiş, yenilikçiliği uluslararası kapitalizmin günübirlik rüzgârlarına yelken açmak sanan, geleceğe dönük toplumsal izdüşümlerinde çoğulcu ve demokratik yönelimleri göremeyen, kendisine gösterilse bile aldırmayıp bildiğini okuyan, demokrasinin değişik biçim ve yöntemlerini önemsemeyen, uygar dünyadaki feminist, ekolojist görüş ve değerler gibi çağdaş gelişmelere eğilmeyen tek adam kültüyle hükümet etmiş bir devlet adamıdır.

Ama Özal'cıların 1991'de Körfez Savaşına katılmak istediklerini, 2003'te ABD'nin peşinde Irak'ı işgale gitmeyi savunduklarını, “Tayyip Erdoğan istediği halde onu dinlemediler, onlar yüzünden Türkiye savaşa girmedi, ABD ordusuna da imkân sağlamadı, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle büyük fırsat kaçırdı” diye hâlâ hayıflandıklarını, ABD istilasını zafer çığlıklarıyla alkışladıklarını, gazetelerine “Tam Gaz Bağdat” diyen manşet attıklarını hatırlarsak, hayranları Özal'a yakışır, Özal da hayranlarına.

Kürt Sorunu

Turgut Özal'ın Kürt sorununu çözmekten yana olduğu düşünülebilir. Bir kaç kez “federasyon” kelimesi sarfettiği doğrudur. Fakat onun öngördüğü federasyon Türkiye Cumhuriyeti ile o zamanki deyişle Irak Kürdistanı arasında kurulacak bir birliktir.

Savaş sonrasında Irak'ın merkezi yapısı kalmamıştı, ordu Kürt bölgesinden çekilmişti, ayrıca İran'a yakın Şiiler ile onlara karşı Sünniler toplumun diğer parçalarını oluşturuyordu. Bu bölünmelerde Türkiye'nin “Kürt kartı”nı oynaması Özal'ın öngörüsüydü.

Irak bölünürse yeni yapılanmada T.C. aktif rol oynamalı bu amaçla Musul konusuna ilişkin tarihi haklarını öne sürmeliydi.

Özal böyle bir federasyon olasılığında Musul ve Kerkük faktörünü düşünmekteydi. Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesut Barzani'ye, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani'ye seyahat serbestliği sağlamak için diplomatik T.C. pasaportu verilmesi, zaman zaman Ankara'ya davet edilmeleri o öngörü kapsamındaydı.

Celal Talabani “Özal bize kafasındaki Almanya modeli bir Türk-Kürt federasyonu anlattı” diye Türk gazetecilerine açıklamada bulunmuştu.

Gelgelelim, kişisel olarak böyle düşünse bile Türkiye'de Kürt sorununa çözüm bulmak isteyen bir politikacı Özal'ınkinden farklı davranırdı:

Milli Güvenlik Kurulu'yla uyum halinde 19 Temmuz 1987 tarihinde 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile bölgede ''Olağanüstü Hal Uygulamasına'' geçildiğinde Turgut Özal Başbakandı.

Aynı şahıs adı faili meçhullerle, işkenceyle özdeşleşen Özel Tim'in kurulmasını sağlamıştı. Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakan Süleyman Demirel'e yazdığı bir mektupta, özel timlerin “arayan” bir tarzdan çıkmasını ve “bulan ve yok eden” bir tarzla devriye gezmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı olarak artık yürütme yetkisi kalmadığından o yetkiye sahip Başbakana tavsiyede bulunuyordu.

C. Başkanı Özal söz konusu mektupta “köy boşaltmaları” da bir yöntem olarak anıyordu.

“İstenmeyen gazetecilerin” girmesini engellemek amacıyla çıkarılan “sansür ve sürgün kararnameleri” da Özal hükümetinin bir icraatıydı.

Turgut Özal hükümeti katliamlar, tecavüzler, soygunlar, uyuşturucu trafiği yapan koruculuk düzenini de başlatmıştır. 1985 yılında PKK karşısında Kürtler arasından geçici köy korucuları oluşturmuştur. Geçici Köy kuruculuğu aradan geçen 30 yıl içinde kalıcılaşmıştır.

Körfez Savaşı başlayınca Musul'u düşleyen Özal, Güney Kürdistan özerk olunca orayla federasyon kurmayı düşündüğünde niyeti kuzeyde PKK hareketini ezmek ama Güneyle birleşmekti.

Bu nedenle “Özal Kürt sorununu çözecekti” diyen kimi Özal muhiplerinin ve bazı Kürt siyasilerinin savları yakıştırmadır.

Hicap verici sorgulama

Son olarak Turgut Özal'ın siyaset yapma yöntemlerindeki her yol mubah anlayışına örnek vermek istiyoruz. C. Başkanı Özal'ın Mart 1990'da Camp David'de ABD Başkanı George Bush'la görüşmesinin tutanakları basına yansımıştı.

Tutanakları ANAP Genel Başkanı olmak isteyen G.Antep milletvekili Hasan Celal Güzel'in basına sızdırdığı, belgeyi Dışişleri Bakanlığı'ndaki genç bir memureden aldığı öne sürüldü.

Özal'ın talimatıyla Bakanlık Müsteşarı Tugay Özleri memureyi baskı altında sorguya çekti. Asıl ayıp olanı sorguda genç kadına Hasan C. Güzel'le özel ilişkisi olduğu itiraf ettirildi. Sorgulamaya MİT de dâhil edildi. Burada amaç belgenin Bakanlı k dışına nasıl çıktığını öğrenmek değil, Hasan Celal Güzel'le olan ilişkisini açıklattırmak, sonra da bunu basına yansıtmaktı.

Türk toplumunda böyle bir olayın kadın olan kişiye ne denli zarar vereceği biline biline genç memure harcanmış oldu. İşinden atılmasından önemlisi özel bir ilişkisinin basında soru-cevap şeklinde yer almasaydı.

Genç kadın aleyhinde açılan davadan beraat etti, Bakanlık'taki görevine de Danıştay kararıyla döndü, ama kendisi istifa etti.

Gazeteciliğe başlayarak kendisine yeni bir yaşam kurdu, ama 1993'te bir kış günü görevden dönerken nişanlısıyla ve otomobilin sürücüsüyle hayatını kaybetti.

Hasan Celal Güzel adlı şahıs bugün hâlâ sanki bir hikmeti varmış gibi TV ekranlarına çıkıyor.

Konumuz o değil, konumuz Özal'ın eski yardımcısını, eski müsteşarını ve eski bakanını saf dışı etmek için her yola başvurabileceğini, ama bunu yaparken genç bir kadını toplumun önüne atabileceğini, yani hiçbir etik kuralı tanımadığını göstermek.

Özal hakkındaki değinmelerimizi bu insani örnekle –o hazin olaydan utanç duyarak– bitirmek istedik.