28 Şubat

  • Yazdır

28 Şubat "post-modern darbesi" tabir edilen olay doğrudan Başbakan Erdoğan'ın şahsına yönelmiş bir saldırıymış. Kendi sözü.

Laf işte!

28 Şubat "süreci"nde olanlar –bakmayın siz geçen aylarda kopartılan onca kıyamete– Milli Görüş hareketinin yükselişine set çekti, Erbakan'ın müridleri AKP kurucularının yüreğine korku ve nedamet salıp saf değiştirmelerini sağladı. "Dörtlü Çete" eski yollarda ayak tepmeyi sürdürme yerine yönünü Batı ufkuna çevirmeyi yeğledi. Bu bakımdan 28 Şubat bugünün AKP iktidarına bir tür ilk hazırlık aşamasıdır. 1990'ların başından itibaren hızla büyüyen kitlesel oy potansiyeli ile Milli Görüş hareketinin ana akım Merkez siyasetine entegrasyonu yolunda belli bazı adımlar atılmasını öngören sermaye ve siyaset mahfillerinin istediği olmuştur.

Sözgelimi TÜSİAD içinde daha cevval ve öngörülü bir kesimin tam istediği şeydi: Geniş kitlelerin oy potansiyelinin her türlü sürprize ve kilitlenmeye açık koalisyon kombinezonları içinde harcanmasına katlanmak yerine, her hususta sermaye dostu ekonomik tercihlerin ve politikaların güven içinde eksiksiz hayata geçirilmesine elverir, "çağın ruhu"na uyan bir İSTİKRAR'a oynamak!

İstikrar! Yani kurulu sömürü düzeninin çakıldığı yerde yalpalamadan iş gören orta direği!

Bunun ne olduğunun, bir başka deyişle ülke siyasetine, dolayısıyla ülkeye ve ülke halkına neye mal olduğunun doğru dürüst muhasebesi şimdiye kadar hiç yapılmadı değil, yapıldı. Görünen hep şu oldu: Yıllardan beri –faşist generaller ve sivil işbirlikçilerince kotarılıp yürürlüğe sokulan 82 Anayasası'nın kabulünden bu yana– 30 yıldan fazla bir zaman geçti süregelen % 10 barajlı seçim sistemiyle, genel seçimlere katılma hakkı kazanmış siyasi partilerin birçoğuna verilen oyları n sırasıyla en çok oy alan partilere yazılması. Yani TBMM'nin iktidar partisinden olsun, muhalefet partilerinden olsun, seçmenden oy almadıkları halde "milletvekili" denilen kimselerle doldurulması. Yani 12 Eylül Cuntası'nın hazır edip giderken geride bıraktığı, halen meriyette olan 600 küsur yasa arasında bilhassa Seçim ve Siyasi Partiler yasaları sayesinde, "seçilmiş" kişilerin onları seçenlerin değil, aday gösteren üç beş kişilik kliklerin temsilcisi, yani en azından ayda 15 bin TL maaşa atanmış adamları haline getirilmeleri. Yani TBMM İç Tüzüğü'nün ikide birde hükümet partilerinin çıkarları yönünde değiştirilmesi ve ayarlanması yoluyla parlamentonun parlamento olmaktan çıkarılması, temsili demokrasinin içi ( ne kadardıysa) boşaltılıp işlevi hepten köreltilerek rejimin sıradan, göstermelik bir kurumuna dönüştürülmesi...

12 Eylül faşizminden bugüne kadarki (son on yılı AKP sultası altında geçen) yıllarda toplumda kimlerin ne yollardan ne kaybettiğine, kimlerin ne kazandığına bir bakın...

İşte İSTİKRAR!

Son on yıldır, adıyla sanıyla Tek Parti Cumhuriyeti!

Elli yıldan bu yana nihayet istikrara kavuştuğu söylenen böyle bir cumhuriyette her yıl milyar dolar sahipleri listesine beş-on kişinin daha katılması, tuzu kurularla iş bulabildiklerinde her gün karın tokluğuna on beş saat çalışan ve 10-14 yaş arasında çocuklarını da çalıştırmak zorunda kalanlar arasında gelir uçurumu habire açılırken, iş kazalarında ölüp gidenlerin sayısı her gün ortalama beşi, onu bulurken, "Türkiye'nin ekonomisi harika! Uçuyor! Dünya bize hayran!" çığlıklarının sesli ve yazılı medyayı işgal etmesi...

"İstikrar"dan ne beklendiğini ve istikrarla ne sağlandığını bundan anlayın!

Koalisyon hükümetlerinde mündemiç istikrarsızlığın seçimlerde oy sayımları altında gizli kalan, fakat bakmasını bilen gözlerden kaçmayacak belli başlı bir başka nedenine hemen burda değinmek gerekiyor: Erbakan'ın 1969'da kurduğu ilk partisi Milli Nizam'dan sonra yıllar boyu, Nurculuğun "Fettullahcı" denilen kolunun Milli Görüş'le arasına adeta ilkesel bir mesafe koymuş olması. Bugün adına değişik ağızlarda F-tipi, Cemaat ya da Hizmet denilen hareket, 70'lerin ve faşist Cunta sonrası 80'li yılların Soğuk Savaş koşullarında azılı anti-komünizm ve Sovyetler Birliği düşmanlığının verimli topraklarında sabanını sürerek bol ürün kaldırmıştı. Resmen ilk görünürlüğe bürünmesinden itibaren, ülke siyasetinde ne olup bittiğini layıkıyla izleyenler, Cemaat'in yıllar yılı ısrarla kendi adına sabırlı bir örgütlenme ve devlet kadroları içine –özellikle de yargıya ve polise– sızarak oralarda her kademede nüfüz sahibi olma faaliyeti yürüttüğünü, merkez sağ partilerin her birine ayrı ayrı oy desteği sağlayıp Meclis gruplarına tek tük yandaş yerleştirmekle yetindiğini, çok değişik alanlarda yoğun basın/yayın faaliyeti sürdürdüğünü, finans ve ticaret şirketleri ve orta boy sanayi teşebbüsleri tarikiyle ekonomiye de el atmış olduğunu bilirler. Bu strateji, konjonktürel koşullara göre devreye giren geçici uyarlamalarla, Türkiye'nin gündemine TÜSİAD, sermaye medyası ve ordu tarafından dört dörtlük bir darbe olarak düşürülen 2002 erken seçimine kadar sürer.

Aşağı yukarı 1991'den itibaren Milli Görüş'ün hızlı yükselişi karşısında Cemaat bir yandan merkez sağın çeşitli partileriyle ilgilenmeyi sürdürürken, bir yandan da dikkatini, yine 90'lı yılların başından itibaren alttan alta B.Ecevit'in DSP'si üzerinde yoğunlaştırır. 1999 genel seçiminde Ecevit ve partisini açıktan olmasa da etkin bir şekilde destekleyerek DSP-ANAPMHP koalisyonuyla Ecevit'in bir kez daha TC Başbakanı olmasına belirleyici katkı sağlar. Bülent Ecevit kendisi epeydir Cemaat'in CIA'nin maddi ve fikri teşvik ve desteği ile dünyanın elden ayaktan uzak birçok yerinde kurup çalıştırdığı "Türk okulları" kampanyasını her fırsatta övüp durarak buna çanak tutmaktadır.

Bu arada bazı okurlar Erbakan'ın Çiller DYP'si ile 95 genel seçimi ertesinde kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan olması üzerine, büyük sermaye sözcülerinin kimi kelli felli siyaset yorumcularıyla ağız birliği halinde Erbakan ve hareketinin, ardındaki yabana atılmaması gereken kitle desteği ile ülkenin Merkez siyasetine "yedirilmesi" ya da "içerilmesi"nin siyaset sahnesinin toparlanması için olduğu kadar, ülke ve toplum için de "iyi şeyler" vaadeden bir gelişme olacağını ısrarla ileri sürdüklerini hatırlayacaklardır. Vahşi hayvan terbiyeciliği bir hayli revaçtaydı o günlerde!

Sağ/muhafazakâr ( ve dindar ) Erbakan hareketini TC'nin meşru siyaset alanına dahil ederek ehlileştirmeyi öngören bu yaklaşımı benimsemeye başlayan çevrelerin Fettullahçı akıma da aynı gözle, hatta o zamana kadar sürdürdüğü çalışmalar ve sergilediği tutumlardaki özellikler göz önünde tutularak, daha da bir alıcı gözle bakmamaları için hiç bir neden olamazdı. Erbakan ve takipçileri ne de olsa sözlerini esirgemeden ABD ve AB karşıtı tavırlar sergilerken Hocafendi ve Cemaat elhamdüllah serapa ABD'ci ve AB'ciydi. Özellikle ABD'de nicedir her bakımdan işe yarar, kapsamlı ve derin ilişkiler kurmuşlardı. NATO gibi cihanşumül bir siyasi/askeri ittifakın lider ülkesi içinde işlevi ve yararı yadsınamayacak bir "Türk-Amerikan lobisi" olarak orada (ABD'de) olduğu kadar Türkiye'de de hızlı faaliyet yürütmekteydiler.

Bülent Ecevit'in 1999 genel seçimindeki beklenmedik başarısından bir yıl kadar önce, 7 Şubat 1998 günü Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, TÜSİAD yayınlarından Görüş adlı bir dergideki bir yazıdan şu satırları baş makalesinde iktibas ediyor ve orda söylenenleri hararetle onayladığını ifade ediyordu: "Fettullah Hoca olayı, devletin resmi modernleşme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. Yaşama arzusu veya ihtiyacı arasında sıkışmış gibi görünen belli bir halk kitlesi için en barışcı ve uzlaştırıcı bir uyum ve entegrasyon projesi olarak görünmektedir. Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bir kitle için Fettullah Hoca'nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez en işe yarar proje olarak görünmektedir."

Şimdi sürece özetle daha bir yakından bakalım.

1987... Genel seçimde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi'nin oyu: %36,31. Refah Partisi:% 7,16. DSP (Ecevit): %8,52.

1989... Yerel seçimler. Anavatan Partisi hezimete uğruyor ve dağılma süreci başlıyor. ANAP: %23,74. DSP:%6,46. Refah:%8,74. Sosyal Demokrat Halkçı Parti (Erdal İnönü):% 32,76. Doğru Yol Partisi (Süleyman Demirel): %23,48.

1991... Soğuk Savaş sona ererken Türkiye'de genel seçim. DYP:%27,03. ANAP:%24,01. SHP:%20,75. Refah: %16,87. DSP:%10,74.

1994...Yerel seçimler. İstanbul'da merkez sağ partilerin adayları üstüne üç başlı, üçü de akıl özürlü "sosyal demokrat" aday enflasyonu karşısında Milli Görüş (Refah) kazanıyor. Refah Partisi'nin İstanbul il başkanı Tayyip Erdoğan ülkenin en büyük, en prestijli, en zengin şehrinin Belediye Başkanı oluyor. %25,9 oyla! Refah'ın ülkede toplam oyu: %19,07. İstanbul'da belediyeyi o gün bu gündür hep Milli Görüş kökenli siyasiler yönetiyor. Çok az sonra aynısı Ankara'da tekrarlanıyor.

1995... Yine genel seçim. Bu defa Refah Meclis'te en büyük parti. %21,37. Meclis grubu: 158 kişi. ANAP:%19,65. DYP... %19,18. DSP (Ecevit): % 14,64. DSP Meclis grubu: 76 kişi.

95 genel seçiminden sonra memleketin etkili/yetkili çevreleri, seçim kampanyasını tam gaz Erbakan ve Milli Görüş karşıtı, Atatürkçü bir platformda yürütmüş olan Bayan Çiller'i ANAP lideri Mesut Yılmaz'la zoraki bir koalisyona ikna ediyorlar. Hükümet kuruluyor ama yürümüyor. Daha ilk günden Mesut Bey ile Çiller Hanım herkesin gözü önünde saç saça baş başa kavgaya tutuşuyorlar. Çiller bu defa Erbakan'la koalisyon kurmaya hararetle talip oluyor! Erbakan nihayet TC'ye Başbakan olurken, Çiller yardımcılığını üstleniyor. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin asli ve daimi sahibi belleyen çevreler askeriyle, siviliyle, "yaklaşan tehlike" ye karşı derhal mevzileniyorlar.

Bir süre geçiyor. Erbakan'ın, iktidar koltuğuna oturmuş olmanın sarhoşluğuyla ya da –belki daha doğrusu– tabanını coştururken belki daha bir süre sükûnet ve itidalle davranılması yönünde uyarma isteğiyle, ağzından kaçırdığı "Kadayıfın altı daha tam kızarmadı" sözü ve daha sonra bir de "Kanlı mı olacak, kansız mı" çıkışı ardından o tarz siyasetin ve Erbakanın "kanına işlemiş" Batı karşıtı retoriğinin artık yettiği kanaati kamuoyunda ve devlet mahfillerinde adamakıllı güçleniyor. "Retorik", retorik de olsa, kısmen öyle. Laftan ibaret değil: ABD ve NATO karşıtlığı, artı AB ( Batı Klübü) karşıtlığı, artı E-7 (İslam Ülkeleri Ekonomik Topluluğu) projesine öncülük etme ve o yolda atılan adımlar, artı Kaddafi ilişkisi, artı 100'den çok iş adamıyla birlikte Endonezya seyahati, vb... vb... Yani Müslüman kalabalıkları coşturan parlak hitabetten ibaret bir şey değil, TC devletini başbakanlık katında bağlayacak ve arkası da herhalde gelecek somut SİYASET! TÜSİAD canibinde Milli Görüş potansiyeline ve Erbakan'a açılmak istenen "kredi"nin sonu belirsiz bir kumara dönüşmekte olduğu kanaatinin yayılıp güçlenmesi ve askerden kimilerinin durumdan vazife çıkarıp eşinmeye başlamaları üzerine, bu işin daha fazla uzamasına müsaade edilmemesi için vaktin geldiğine karar veriliyor.

Ve sonra malum 28 Şubat maskaralıkları...

Orda burda, Refah’ın içinden ya da dışından uçuk kaçık, meczubane beyanlar. Yeşil bayraklı 20-30 kişilik "gösteri yürüyüşleri"nin medyada şişirilip patlatılması, Başbakanlık makamında sakallı, cüppeli ve de sarıklı birtakım kişilerle uygunsuz toplantı haberleri, kurunu vustai kılık ve suratlarıyla kendilerine Aczimendi diyen birilerinin sokaklarda defileye çıkmaları, onlardan birileriyle başı bağlı birtakım kadınlar arasında ayıplı ilişkilere dair haberler, fotoğraflar, videolar, şunlar bunlar... ve TV ekranlarında Başbakan'a alenen küfür ederken görülen serdengeçti subaylar, sonra da bir yerlerde kimden emir alındığı bilinmeden sudan gerekçelerle yürütülen depo artığı tanklar...

Bir de, Batı Çalışma Grubu denilen, kendisi var mı yok mu bilinmeyen ama olmasa bile yapıp ettiği ne varsa her gün medyada sütunlar boyu yer alan bir "şey"... Bu "şey"in medyada o kadar konu edilip üzerinde, yorumlar, spekülasyonlar yürütülen marifetleri meyanında o sıralar –ve sonradan da, bugüne kadar– nedense hiç sözü edilmeyen bir yanı daha var: NATO kendi hesap ve hedefleri doğrultusunda Türkiye'yi Erbakan ve Milli Görüş irticası elinden kurtarma işine el atmıştı. 28 Şubat günlerinin bu Batı Çalışma Grubu'nun gerçek yüzünü, önünü ardını ve G. Kurmay brifinglerine çağrılı katılımcılar karşısında( o arada, merak edenlere kolaylık olsun diye söyleyelim, zamanın bazı ileri gelen DİSK yöneticileri önünde) açık açık neler söylendiğini bir araştırın, öğrenirsiniz. Kısacası "28 Şubat" –Türk ordusunun diğer üye ülkeler orduları gibi tam teşekküllü bir NATO ordusu olduğu hatırlanacak olursa– adeta organize bir NAT0 işiydi denilebilir. 12 Eylül Cuntası tarafından düzenlenen 83 genel seçiminde T.Özal'ın partisi Anavatan'ın Cunta'nı n tereddütlerini püskürterek seçime katılmasını ve de "seçim kazanmasını" sağlayan NATO generallerinin, bu defa sahiden seçim kazanan Erbakan'ın Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verebilecek bir mevkide kalmasına müsaade etmemeye kararlı oldukları anlaşılıyordu.

Bütün bunları Erbakan-Çiller ikilisinin, ülke siyasetinin en tepe mevkiinde yer alan C.Başkanı Demirel tarafından, "gelmekte olan askeri darbeyi önlemenin başka çaresi olmadığı" gerekçesiyle ıskat edilmesi izliyor! Yani Erbakan ile Çiller'in koalisyonu kurarken anlaşmış oldukları üzere vakti geldiğinde Erbakan'ın istifa ederek yerine Çillerin geçmesini sağlayacak görevlendirme teskeresinin Bayan Çiller yerine ANAP lideri Mesut Yılmaz'a postalanması.

Yani bu dahil her bir şey meğer Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsını hedef alan olaylar, davranışlar, komplolar imiş... Boşuna demedik "Laf!" diye.

Laf ki ne laf!

Bu arada S. Demirel'in de hakkını yememek gerek. Öyle davranmasaydım darbe olacaktı demesi devlet adamı ağzına pekâlâ yakışır yalanlardandı ama, o günlerde Çiller'in ardında Başbakan olmaya çağırılmamasını haksız kılacak doğru dürüst bir parlamento çoğunluğu var mı yok mu belli değildi. Olmadığı ihtimali bayağı ağır basıyordu. Doğru Yol Partisi'nde istifa eden edeneydi. Seçilerek gelip milletvekili olmuş hiç kimse de askerler tarafından ensesine namlu dayatılıp istifaya zorlanmıyordu. Tam o sırada merkez sağda yepyeni, âlâminüt partiler zuhur ediyor, onların yanı sıra her gün bir başka mebus pazarı kuruluyor, transfer haberlerinden geçilmiyordu. Refah Partisi içinde de kafalar ve niyetler karışmıştı. Bir yıl önce Refah Partisi'ne âlâyü vâlâ ile üye yazılırken, "Pazara kadar değil, mezara kadar!" diye demeçler patlatan Aydın Menderes –ki aslında aklı başında, bildiğimiz klasik politikacı tipine pek de uymayan efendi bir şahsiyetti– istifayı basıp gidenler arasındaydı.

Nihayet 1999 genel seçimi... Ecevit'in DSP'si birinci parti!

Aldığı oy % 22,18. Meclis grubu 133 kişi. O arada bütün zamanların en ünlü Cumhuriyet Baş Savcısı Vural Savaş'ın kotarıp açtığı dava üzerine Anayasa Mahkemesi'nin kapattığı Refah yerine kurulup seçime giren Fazilet Partisi %15,40 oy alıyor. Meclis grubu 111 kişi. MHP'nin oyu % 17,97. Meclis grubu 129 kişi. ANAP % 13,22. Meclis grubu 86 kişi. Deniz Baykal’ın CHP'si %8,70 ile baraja takılırken, Ecevit MHP ve ANAP ile koalisyona giderek Başbakan oluyor. Fazilet'ten aday olup üstatları Erbakan'ın peşisıra Meclis'e girenlar arasında sonradan 4'lü Çete'de başı çekecek olanlardan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdullatif Şener de var. Recep Tayyip Erdoğan yok. Şimdilerde Başbakan olarak serbestçe sürdürdüğü şiir okuma merakı nedeniyle o tarihte bir yılı aşan hapis cezasından ötürü seçime katılması engellendiğinden milletvekili değil.

Yine o arada Fazilet Partisi'nden adaylığı Yüksek Seçim Kurulu'nca onaylanarak seçilen başı bağlı bir kadın milletvekili tıpış tıpış gelip TBMM'de yerini alınca Bülent Ecevit tarafından ona nedense hiç yakıştırılamayan bir asabiyetle ve saldırgan devlet ağzıyla bozguna uğratılıyor, ardından yargı süreci işletilerek milletvekilliği elinden alınıyor!

Bu gelişmeler üzerine Refah-Fazilet'in ön saflarındaki bir an önce iktidar olup maddi manevi her türlü ikbâle konmak için sabırsızlanan, o uğurda kendilerinden istenen ya da istenebilecek her yöne dönmeye hazır ve hazırlanmış, ihtirastan yanaklarından kan damlayan bir takım (AKP'nin bugünkü –biri hariç– en üst yönetimi) üstatları Erbakan'ın deyişiyle ABD tarafından "büyüleniyorlar"! Günü gelince de gömleklerini değil DERİLERİNİ kazıyıp değiştirerek anadan doğma ABD'ci, NATO'cu ve AB'ci, yani külliyen Batı Klüpçü kesiliyorlar.

Ondan sonra her birine yürü ya kulum!

Tek mabut NATO'dur. Başkası yoktur!

Şu sıralar onuncu yılını doldurmuş olan AKP iktidarının bugünlere kadar süregelen direşkenliğinin sırrı buradadır. Kurucuların, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, 28 Şubat'tan çıkardıkları derste, o dersten şimdiye kadar milim olsun şaşmamış olmalarında ve bundan sonra da asla şaşmayacakları hususunda ülke ve dünya egemenlerine verdikleri güvendedir. Hakikaten, şimdiye kadar TC hükümetleri içinde AKP iktidarı kadar Amerikancı ve Batı Klüpçü olanı, NATO politikalarına sadakattan bir nebze olsun geri kalmayanı ve bunun için en gerici, zalim, "insan öldüren" İsrail hükümetlerinin peşi sıra koşturanı, o arada TÜSİAD'çı sermayenin her türlü çıkarına hizmette kusur etmeyeni görülmemiştir. "Morrison" lakaplı Süleyman Demirel bunların yanında zemzem suyuyla yuğulmuştu! 2003 genel seçiminde %10 barajı sayesinde büyük bir Meclis çoğunluğuyla iktidar olmalarının üzerinden daha üç ay geçmeden Irak teskeresi olayında Türkiye'yi bir muz cumhuriyetine çevirmelerine ramak kaldı. Sonraki yıllarda da ABD'nin o ülkede işlediği hemen bütün insanlık suçlarına ortak olmayı Türkiye'de iktidar olmayı sürdürmenin gereği saydıklarını her yaptıkları ve her bir yapmadıklarıyla gösterdiler.

Bu iktidarın başı Recep Tayyip Erdoğan geçende, "Burası NATO toprağıdır," dedi. Evet! Bunu bile diyebildi. Niye acaba? Neyin ne olduğu zaten biliniyordu. Böyle bir cümle, "Ayinesi iştir kişinin..." demekle yetinilerek hiç telaffuz edilmeyebilirdi. Ne oldu ya da oluyor da telaffuz edildi? Nerden icap etti?