'Barış' mı yoksa 'çözüm' mü?

  • Yazdır

AKP devleti ile PKK anlaşıp, bir “Barış(ma) başlattılar. Başlatılan sürecin tam ne olduğu belli olmadan tartışması büyüdü. Hem Başbakan Erdoğan ve AKP suçlanıyor, hem de BDP-PKK-KCK olarak Kürt siyasi hareketi.

Kürt siyasi hareketine yöneltilen sitem, eleştiri ve suçlamalar daha çok, ulusalcılık, yurtseverlik, milliyetçilik gibi tutum ve politikaları solculukla meczetmeyi becerebilen sol damardan geliyor. Bu damar sanıldığının aksine Türkiye’de dar bir damar değildir; komünistlerden başlar, CHP’ye kadar uzanır.

Bu sol yelpazenin eleştirisi Erdoğan-Öcalan uzlaşmasının “Ver başkanlığı al özerkliği” temelinde gerçekleştiği varsayımına dayanıyor. Haksız da sayılmazlar; çünkü bunlar Erdoğan-Öcalan anlaşmasından kısa süre önce Kürt siyasi hareketine, “Gel uzlaşalım ve AKP iktidarını birlikte devirelim” çağrısında bulunmuşlardı. O halde bu sol kesim açısından durum şudur: Erdoğan’ın Kürtlere ne verdiği henüz belli değil ama Öcalan Erdoğan’a yeni bir anayasa yapma, başkanlık sistemini oluşturma ve 1. Cumhuriyeti yıkıp yerine ılımlı Türk İslam Cumhuriyeti’ni kurma imkânını bağışladı!

Bunlar “büyük laf!”lardır ama zaten Türkiye’de “Ulusalcı-sol”culuk da büyük laf etmektir. Böyle gelmiş, böyle gitmektedir. “Ulusalcı-sol”cu kendini her zaman iktidar –veya eklentisi– gibi görür. Bu hissiyatı AKP ile birlikte değişmiş, ilk kez iktidarın dışına atıldığını hissetmiştir.

Arıza AKP’nin, klasik islamcı akım sayılmasındadır. Onun ABD destekli bir tekelci sermaye projesi olduğu gözden kaçırılmıştır. TÜSİAD’ın 10 yıllık AKP iktidarında, kendi tarihinin en parlak sermaye birikimini gerçekleştirdiği görülmemiş, görülse de önemsenmemiştir. AKP’yi klasik islamcı akım gibi görmek sol düşüncenin bütün paradigmalarını altüst etmekte, emek-sermaye kavrayışı güme gitmektedir.

Bereket ki, “Ulusalcı-sol”culuğun solculuğu sağlam ve bâkidir; ulusalcılığı ise fevri ve geçici. Bu nedenle liberalleşmiş solculukla aynı kefeye konulmamalıdır.

Kabul etmeliyiz ki solculara ulusalcılığın gerekçesini bu kez PKK lideri Öcalan verdi. Diyarbakır Nevroz mitinginde Sırrı Süreyya Önder tarafından okunan mektubunda Türklere ve Kürtlere şunları söyledi:

– “Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır...”.

–“Çanakkale'de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır... TBMM'nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır...”.

–“Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir... Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz...”.

–“Misak-i Milli'ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti'nde (İran yok!) ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir "Milli Dayanışma ve Barış Konferansı" temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum...”

Bunlar da “büyük laf!” Öcalan’ın bu büyük lafları tarihin derinliğine gidilerek kurgulandığı için bir tarih eleştirisi ve yeni bir tarih yazımına çağrıymış gibi algılandı. Bu sözler izlenerek işin içinden çıkılamaz.

Çıkılamayacağını görmek için “büyük laf!”ların birini alıp izleyelim: Türklerle Kürtlerin “İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları...” Öcalan bu “Türk-Kürt ortak yaşamı”nın Aleviler, Ermeni, Rum ve Süryaniler için ölüm, katliam, tehcir ve soykırım olduğunu bilmez mi? Bilir. Bu durumda “Türk-Kürt sünni islam kardeşliği”ni diriltmeyi önermek aklın alacağı iş değildir. Nitekim kuruluşuna BDP’nin öncülük ettiği ve ‘halkların kardeşliği’ temelinde kurulduğu ifade edilen HDK’ya daha şimdiden bu tür bir “Türk-Kürt kardeşliğinden bizleri allah korusun!” denilmiştir. BDP’den ve HDK’dan, bu “büyük laf”ın yol açtığı ürkütücü çağrışımlara açıklık kazandırması istenmiştir.

Bir diğer “büyük laf!”ı alalım: Öcalan Türkiye, Irak-ve Suriye Kürtlerinden, ulus devlet kurmaktan kaçınarak ve belli bir otonomi ile yetinerek Erdoğan’ın Türkiye’sine “iltihak!” etmelerini istemiştir. Bu sadece hayali bir öneri olarak kalsa bile son derece yıkıcıdır ve Türkiye ile birlikte bütün Ortadoğu halklarının başına çorap örecek bir öneridir. Çünkü bu öneri, hem tüm Kürtleri Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikasına entegre olmaya çağırmakta, hem de aynı zamanda Suriye Kürtlerinden, Türkiye ile birlikte ve ABD safında yer alarak Esed rejimine karşı savaşa girişmelerini istemektedir. Bu çağrı izlenirse ne olur? İşte o zaman Kürt siyasi hareketi, düne kadar bulunduğu ve tuttuğu ‘meşru’ pozisyonunu herkesin gözünde yitirmiş olur ve bölge halklarının düşmanı bir siyaset haline gelir. Artık o PKK’ya soru bile sorulmaz. Örnekleyelim; Türkiye’de, KESK’e bağlı, entelektüel birikimi en yüksek, yöneticileri KCK üyeliğinden tutuklanmış 50 bin üyeli bir sendikanın genel başkanı bir dost sohbetinde, “Ben 2000 üyeli ve ağırlığı aynı zamanda Nusayri olan Hatay şubeme ne cevap vereceğim?” diye erkenden sormaktadır. Bu soruları daha “büyük soru!”lar izleyebilecektir.

Devam edelim. Öcalan’ın Türk devletine 1920’den sonrası için “Helalleşelim!” demesinin de iler tutar yanı yoktur. 1984 ve sonrası için olsaydı PKK Türk devletiyle helalleşebilir, her şeyi unutup barışabilirdi. Bu kendi bileceği işti. Ama bunun PKK’ya ait olmayan Dersim’i var, Ağrı’sı var, Şeyh Said’i var, var oğlu var. Kim kiminle hangi hakla helalleşiyor? Bu belli değilse Kürt meselesinin çözümü konusunda hiçbir şey belli değildir. Tayyip Erdoğan helalleşmek için bütün Kürt katliamlarını üstlenip özür dileyecek midir? BDP bu sorulara nasıl cevap vereceğini bilmekte midir?

Öcalan Tayyip Erdoğan’a, Kürtlerin birliğini de kapsadığı için Musul’u da içeren yeni bir misakı milli teklif etmiş, Mustafa Kemal’in ve Kürt beylerinin yapamadığını birlikte yapmayı önermiştir. Misakı milli temelinde Türk Kürt birliği istemek, aynı zamanda bir Kürt Sevr’i olan Lozan anlaşmasını da genişletmektir. Bir mektuba yazmak kolaydı r da bunun tarihini yapmak mümkün müdür? Şu hayale işaret ediyor: Barzani Kürt milletinin 3- 4 milyonluk bir bölümünün başında büyük bir petrol zenginliğinin üstüne oturdu. Bu ona fazla gelir. Türkiye’de 15, Suriye’de 1 milyon Kürt var; bunlar da Musul’daki zenginliğin tarihi sahipleridir. Bu zenginlik bütün Kürtlerin müşterek hakkıdır ve müşterek kullanılmalıdır. Tayyip Erdoğan bu büyük tarihsel projenin gerçekleşmesine yardımcı olsun ve kendi payını alsın...

Görülüyor ki, Apo’nun hitabından çıkarsanmış afaki sonuçlarla boğuşmak herhangi bir şey söylemiyor. O halde somut olana bakılmalıdır.

Savaşanlar belli bir yerde barışırlar, zaten barışmak üzere savaşırlar. AKP devleti ile PKK barıştılar veya barışacaklar diye hır çıkarmaya hiç gerek yoktur. Bakılması gereken Türk Kürt barışmasının Kürt meselesini çözüp çözmeyeceğidir.

Süreç çözümle sonuçlanacak ve bu bir "gerici" çözüm olacak diyerek karşı çıkanlar, AKP'nin çözüme niyetli ve kararlı olduğunu düşünmektedirler. Kürt meselesi çözülecek fakat AKP'ye yaradığı için gerici olacak! Bu türden sorunlarda solcular ve solculuk açısından çözümün karşı çıkılacak ya da savunulacak çözüm olup olmaması sadece Kürt emekçi sınıflarına ne verip vermediği açısındandır. Bundan söz etmek yok, karşı çıkmak var.

Ayrıca şunu da görmek gerekir: Bu süreçle birlikte Kürt meselesi çözülüyorsa AKP tarafından değil, Kürtler tarafından çözülüyordur veya çözülecektir. Türk tarafı burada razı olan veya olmayan durumundadır. Solcularımız eğer süreç çözüme götürüyor diye kabul ediyorlarsa, bu noktadan sonra tutumları, razı olup olmadıkları yönünden tartılacaktır.

Kimin kime ne verdiği ve ne aldığı bilinmiyorsa sürece karşı çıkmanın veya desteklemenin de bir anlamı yoktur. Karşı çıkan veya destek veren, Kürtlerin aldığını mı yoksa verdiğini mi desteklemektedir, bunun bilinmesi gerekir. Örneğin MHP veya İşçi Partisi bu konuda nettirler. 1920'lerden beri sürüp gelen durumun devamını istiyorlar. Bu karşı çıkış somuttur, anlaşılmaktadır.

Bugünkü somut durum Erdoğan-Öcalan anlaşmasının çözüme dönük bir anlaşma olmadığını göstermektedir. Kürt coğrafyasının göbeğinde yer aldığı bölgede son bir yılda önemli gelişmeler yaşandı. Bu durumda yeni düzenlemelere ihtiyaç doğdu. Bölgedeki güçlerin yeniden mevzilenmesi ve saflaşması şeklinde kendini gösteren bu ihtiyaç emperyalizmin hesaplarıyla mahalli güçlerin hesaplarını örtüştürmeye yönelik bir süreci başlattı. PKK bütün Kürtler adına konuşabilen bir mahalli güç olduğu için onunla konuşmadan bu süreç ilerletilemezdi. Bu nedenle Abdullah Öcalan, "İmralı canisi" iken birden bire "devlet başkanı" oluverdi. Erdoğan Öcalan diyalogu kuruldu ve Türk-Kürt barışması için ilk adım atıldı. PKK silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan'dan çekti ve çekiyor.

Bu süreç Türkiye'nin Kürt meselesini çözer mi? Kanımca her hangi bir Türk-Kürt barışı Türkiye'nin Kürt meselesine çözüm getirmeyecektir. Bunun Türk devletiyle ilgili pek çok nedeni bulunmaktadır. Türk-Kürt barışını Kemalistler de vaktiyle, örneğin Erzurum kongresinde, Sivas kongresinde, 1. TBMM'inde sağlamışlardı. Cumhuriyet'in kuruluşu da bir Türk-Kürt barışı sayesinde mümkün olmuştu. Kürt sorunu o gün de vardı. Ancak 1920'lerin Türk-Kürt barışı Kürt sorununu çözememişti. Demek ki barış çözümü garanti etmemektedir. Barışı aramak, barış yapmak, silahları susturmak iyi bir şeydir, fakat Kürt meselesinin çözümünü barışta aramak işe tersinden başlamak gibidir. Çözümden barışa gitmek ise daha mantıklı görünmektedir. Elbette çözümden barışa gidildiği durumda da barış garanti edilmiş olmaz. Ama Türk devleti elini verip kolunu kaptıracağı bir yola girmiş olur ki bu ne AKP'nin, ne de devletin işine gelir. PKK ise, tıpkı 100 yıl önce Kürt beylerinin yaptığı gibi, çözümü barışta aramıştır. Kürtlerin işini daha da zora sokmuştur.

Türk-Kürt ilişkilerinde Kürtler her zaman sözünde durmuşlardır. Sırrı Süreyya Önder'in çok etkilendiği için aktardığı Karayılan'ın şu sözüne bakın: “Türk devleti bizim sözümüzde duracağımızı bilir. Bunu kendi içinde tartışmaz bile, sözümüze güvenir.” Öyledir tabi. Ama Türk devleti sözünde durur mu? Sorun budur. Tayyip Erdoğan'ın Kürt meselesini çözmek diye bir derdi mi vardır? Soru da budur? Ancak burada PKK klasik “Kürt saflığı”nı temsil etmiyor. Eğer PKK Türk devletine değil de kendi arkasındaki halka ve halk desteğine güvenerek bu süreci başlattıysa, Türkiye topraklarında silahlı mücadeleden sivil siyasi mücadeleye geçmeye Türkiye'de yaşayan Kürt halkına güvenerek karar verdiyse durum 1920'lerden farklı demektir. Gerçekten de PKK Kürt toplumunu hem değiştirdi, hem de örgütledi. Kürtler üstlerindeki feodal zırhı parçalayıp özgürleşme yolunda büyük adım attılar. Dinamik bir siyasi kadın hareketi yarattılar. Kemalistlerlerle uzlaşan Kürt beyleri'nin halk tabanı ve halk örgütlenmesi yoktu, BDP ise aynı zamanda “örgütlenmiş” 3 milyon oy alıyor. PKK denildiği zaman hem Türkiye'de, hem Irak'ta, hem Suriye'de ve hem de İran'daki Kürt coğrafyasında var olan, dolayısıyla bütün Kürt coğrafyasında gücü ve sözü bulunan bir örgütten söz edilmiş oluyor. “Yüksek perde”den konuşabilmesi de bundan kaynaklanıyor. Bu da PKK'ya, bütün Kürtleri kapsayan bir vizyon sağlıyor. Öyleyse, PKK'nın, önüne konulan "barış"a kolayca evet demesini AKP'ye ve Türk devletine duyduğu güvene yorumlamak isabetli olmayacaktır. Erdoğan PKK ile uzlaşmaya mecbur kalmıştır.

Türk-Kürt barışının Türkiye'yi saldırganlaştıracağı, ilhakçı bir politikaya sevkedeceği, Musul'u içselleştireceği gibi tahmin ve görüşler masaldan ibarettir. Batılı güçler Türkiye'nin bu yönde şımarmasını, içinden Musul hevesi geçirmesini ciddiye almazlar. “Van minit!” gibi güldürülerden çekinmezler. Ama Türkiye böyle bir şeyi aklından geçirsin, başını koparırlar, Musul petrollerinin damlasını bile Türklere koklatmazlar. Sayelerinde iktidar olan ve iktidar kalan R. Tayyip Erdoğan'ı, bir koyup üç aldıkları için desteklerler ama Erdoğan eğer buradan bir koyup üç alma hevesine kapılırsa, “haddini bil” demekte tereddüt etmezler. Makyavelist Erdoğan bu süreci en çok olsa olsa, başkanlık hayali lehine kullanmaya çalışacaktır. Hepsi bu kadar.