Üç çocuk, Malthus ve AKP

15 Mayıs 2011’de dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Bölge Devlet Hastanesi'nde taşeron bir firmada çalışan görme engelli Nurullah Mehmetoğlu'nun “Asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz” talebiyle karşılaşmış, Bakan Akdağ da bu sözler karşısında görme engelli Mehmetoğlu'na, “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Daha ne yapalım” diye çıkışmıştı. (Görme engelli yurttaşımız, bir sene sonra yapılan ihale sonucunda değişen taşeron firma tarafından lise mezunu olmadığı gerekçesi ile işten çıkarılmıştı. Oysa yurttaşımız açık lise son sınıf öğrencisiydi.)

İşçi hakları, sendika ve grev gibi işçi sınıfı için yaşamsal önem arz eden olgular karşısında hiçbir tahammülü olmayan AKP'nin temel düsturudur yukarıdaki örnek: “himmet eyledik sizlere iş sağladık; daha ne istiyorsunuz, şükredin!”. Sadece işçi hakları, sendika ve grev konularında değil, AKP, demokrasi konusunda da benzer düşüncelere sahiptir. Dillerine pelesenk ettikleri ve sözüm ona çok değer verdikleri Milli irade de “kelle (oy) sayısından” ibarettir onlar için. Gerek demokrasinin katılımcılığı yönü gerekse gelir bölüşümünde gerçek demokrasinin olmazsa olmazlığı konularında diyecek hiçbir şeyi ve hatta hiçbir düşüncesi yoktur. Aslına bakılırsa, bu konuları düşünmek bile istemezler!

Doğrusunu söylemek gerekirse, AKP, insanı bir varlık, bir değer olarak görmekten çok bir araç veya nesne olarak gören ve hayata rakamlar ile oy sayısından bakan bir partidir. Parlamentoda ne kadar çok milletvekili varsa o kadar demokrasi vardır, gerisi teferruattır AKP için!

Tayyip Erdoğan, 2009 yılından bu yana hemen her fırsatta ailelerden, daha doğrusu kadınlardan üç çocuk yapmalarını istedi. Sonradan da bu sayıyı beşe çıkardı. Kendisi bu isteğinin gerekçelerini “Uluslararası Aile ve Sosyal Politikalar Zirvesi”nin açılış konuşmasında söyle ifade etti:

“Aile var oldukça, millet var oldukça devlet var olur. Aile var oldukça sağlıklı nesiller var olacak, iyilik var olacaktır. Aileye yönelik her saldırıyı doğrudan insanlığa bir saldırı olarak görüyor, hiçbir şekilde müsamaha göstermiyoruz. İnsan nasıl sadece fiziki bir bedenden oluşmuyorsa, bir makine, bilgisayar, robot değilse, insan nasıl ki ruh ve bedenin bir uyumuysa, aynı şekilde ailede maneviyatın uyumudur. Yola çıkarken biz muhafazakâr demokrat olduğumuzu ilan ettik. Hedefimize aileyi koyduk. Hem parti hem de hükümet olarak aileyi toplumun temel taşı olarak gördük. 10 yıldır aileyi güçlendirmek, korumak için yoğun bir gayret içerisindeyiz. Güçlü bir millet olacaksak, güçlü ailelere sahip olmak zorundayız. Aileyi tehdit eden her sorunun üzerine tam bir kararlılıkla gidiyor, tüm imkânlarımızı seferber ediyoruz. Maddi sorunların aile üzerinde baskı oluşturmaması için tedbirleri hayata geçirdik. Gıda ihtiyacı olanlara gıda, yakacak ihtiyacı olanlara yakacak yardımı yaptık”. (Milliyet, 02 Ocak 2013)

Milli ve manevi duyguları okşayan bu popülist lafların sonunda ise esas meramını ise “En az üç çocukla beraber güçlü aileler... Ailelerimizi güçlü kılmanın yolu buradan geçiyor. Güçlü aile istiyorsak bunun olması lazım. Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk yerinde saymaktır. Bizim genç ve dinamik nüfusa ihtiyacımız var. O da buradan geçiyor yavaş yavaş yaşlanıyoruz. Bizim artış hızımızın ikinin üzerinde üçlere ulaşması lazım, bunu başarmamız gerekiyor. Şu anda batı sıkıntı içerisinde ama biz Türkiye'yi bu sıkıntının içerisine sokmak istemiyoruz. Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; bu hassasiyetimizi hafife almayın bunu dalga dalga yaygınlaştırmamız lazım. Bunu başarmamız lazım, bu parayla pulla ölçülmez” sözleriyle ifade etti.

Geçtiğimiz günlerde hemen hemen tüm gazetelerde yer alan haberlere göre, Türkiye'nin yıl ortası nüfusu 1990 yılında 55 milyon 120 bin kişi idi. 1990’da nüfusun yıllık artış hızı binde 17, toplam doğurganlık hızı 2,93 ve kaba doğum hızı da binde 24,1 düzeyindeydi. 2007 yılı itibarıyla yıllık nüfus artış hızı 11,7'ye toplam doğurganlık hızı da 2,15'e, kaba doğum hızı da binde 18'e geriledi. 2008 yılında ise nüfus artış hızı birden bire binde 13,4'e çıktı, ancak bu artış istikrarlı olmadı ve sonraki yıllarda giderek azaldı. 2011 yılı itibarıyla da yıllı k nüfus artış hızı binde 12,8'e toplam doğurganlık hızı 2,09'a ve kaba doğum hızı da binde 17,3'e geriledi. Yapılan çalışmalara göre, nüfusun büyüme ivmesindeki bu gerileme giderek artacak. 2012'de yıllık nüfus artış hızı binde 12,5, toplam doğurganlık hızı 2,08 ve kaba doğum hızı da binde 17 olarak gerçekleşecek. 2019 yılı ise yıllık nüfus artış hızının ilk defa binde 10'un altına düşeceği yıl olacak. 2019'da yıl ortası nüfus 80 milyon 983 bin kişi, yıllık nüfus artış hızı binde 9,9 olacak. Söz konusu yılda toplam doğurganlık hızı 2,02'ye ve kaba doğum hızı da binde 15,6'ya inecek. 2025 yılına gelindiğinde ise yıl ortası nüfusu 85 milyonu aşacak ama yıllık nüfus artış hızı binde 7,7'ye, toplam doğurganlık hızı binde 1,97'ye ve kaba doğum hızı da binde 14,4'e gerileyecek. 2030 yılından sonra ise Türkiye'de nüfus artışı değil, nüfus azalması görülecek!

Tayyip Erdoğan'ın önce üç sonrasında beş çocuk istemesinin temel gerekçeleri yukarıda vermiş olduğumuz oranlarda gizli. Her zaman olduğu gibi Erdoğan tarafından farklı gerekçelerle sunulan politikalar O'nun bakanları tarafından açıklanıyor. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan aşağıdaki ifadeleri konunun esasını teşkil etmektedir: ''Avrupa'da nüfusun artık bundan sonra düşecek oluşu, ekonomiler üzerinde bir baskı oluşturuyor. Türkiye'de nüfus inşallah artacak ama bizde de 2035 sonrası için risk görünüyor. Zaten Sayın Başbakanımızın en az 3 çocuk demesinin arkasındaki en önemli ekonomik gerçeklik bu. Eğer biz bugünden tedbir almazsak, Avrupa'nın bugün yaşadığı sıkıntıları biz çok değil 20 sene sonra yaşamaya başlayacağız, nüfus açısından baktığımız zaman. Sosyal Güvenlik Sistemi de pek çok ülkede hızla bozulmaktayken, Türkiye'de 2030, 2035 yıllarına kadar fena değil ama yine nüfusta, nüfus artış hızında bir değişiklik sağlayamazsak, Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin ilerisi çok iç açıcı bir görüntü sergilemiyor.'' Demek ki sorun ne güçlü aile ne de güçlü Türkiye! Sorun tamamen genç iş gücü ve şimdiki politikalarının yaratacağı çocuk iş gücünün yaratacağı olanaklar ile Sosyal Güvenlik Sisteminin önümüzdeki yirmi yıl içinde bozulacağı gerçeğidir. Evet, genç iş gücü ve çocuk işçiler olmayınca ucuz maliyetli üretim olmayacak, üretim maliyetleri artınca kayıt dışılık artacak ve dolayısıyla da devlet vergi ve SGK primi toplayamayacak. AKP'nin ve her boydan sermayedarı n esas tedirgin oldukları şey, tamamen, yedek işgücü ordusunda yaşanacak azalma ve bu nedenle işçi ve emekçilerin ücretlerinin yükselecek olmasıdır.

Görüldüğü üzere AKP, insana yine bir araç veya nesne olarak, hayata ise rakamlardan bakmaktadır. Diğer taraftan da, bu politikaların “Ücretin Tunç Kanunu (Doğal Ücret)” ile bu Kanunun etkilendiği Malthus 'un nüfus teorisi ile yakından ilişkili olduğunu görmekteyiz.

Günümüzde her yılın başında açıklanan Asgari Ücret olgusunun temellerinin atılmış olduğu, ücretlerin asgari geçim seviyesine göre belirlendiğini ileri süren “Doğal Ücret Teorisi”, ilk defa David Ricardo tarafından 1817 yılında yazdığı "İktisat Politikası ve Vergileme Prensipleri" isimli eserinde ortaya konulmuştur. Daha sonra Alman iktisatçısı Ferdinand Lassalle bunu "Ücretin Tunç Kanunu" olarak ifade etmiştir. Ona göre, emeğin fiyatını (ücretini) belirleyen emek arz ve talebidir. Emek arz ve talebine göre belirlenen fiyat piyasa fiyatıdır. Emeğin doğal fiyatı ise işçilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşı lamasına ve varlığını sürdürmesine imkân veren ücrettir.

Malthus'un nüfus teorisinin etkisinde kalan bu teori, ücretlerin asgari geçimi sağlamaya yetecek seviyenin altına düşmeyeceğini iddia etmiştir. Ücretler bu seviyenin altına düşerse, işçiler zorunlu fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayacak maddi imkânlara sahip olamayacaklar ve hastalıklara karşı korunup evlilikler ve nüfus artmayacağı için emek arzı azalacaktır. Bu durumda emek talebi emek arzını aşacak ve sermayedarlar emek talebinde rekabete girişerek ücretleri yükselteceklerdir. Bu ise emeğin piyasa fiyatını doğal fiyata eşitlemiş olacaktır. Emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatının üstüne çıkarsa, işçiler zorunlu ihtiyaçlarıyla birlikte sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri seviyede maddi imkânlara sahip olacaklardır. Bu da işçilerin sağlıklarını daha iyi korumalarını ve daha kalabalı k (çok çocuklu) aile hayatı kurarak emek arzının artmasını mümkün kılar. Nüfus artışından dolayı emek arzında meydana gelen artış, işsizlikle beraber ücretleri yeniden doğal fiyat seviyesine düşürür. Böylece ekonomide otomatik bir mekanizma emeğin doğal fiyatı ile piyasa fiyatı arasında devamlı dengeyi sağlamış olur.

Yaşadığı dönemde teknolojik gelişimin henüz bugünkü düzeyde olmaması, yedek iş gücüne duyulan ihtiyacın hemen hemen hiç olmaması ve nüfusun geometrik (2, 4, 8, 16, 32,64, …) biçimde, besin maddelerinin ise aritmetik (1, 2, 3, 4, 5, 6, …) biçimde artacağı varsayımı nedeniyle Malthus, geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb.'nin teşvik edilmesini düşünmekteydi. Oysa günümüzde teknolojik gelişimin yüksek düzeyde olması nedeniyle muazzam bir üretim kapasitesinin ve mal fazlalığının oluşmuş olması ve en önemlisi yedek işgücü ordusunun gerekliliği, Malthus 'un teorisinin baş üstünde durmasına neden olmuştur. Ancak şimdilerde ise, Malthus' un teorisinin tekrar ayakları üstünde durması sağlanmıştır. Sonuç olarak Malthus' un Teorisi, tersinden de olsa uygulanmaya devam edilmektedir.

Malthus'a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur. Ne demişti Tayyip Erdoğan: “Maddi sorunların aile üzerinde baskı oluşturmaması için tedbirleri hayata geçirdik. Gıda ihtiyacı olanlara gıda, yakacak ihtiyacı olanlara yakacak yardımı yaptık”. Yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar! Çünkü Doğal Ücret Teorisinde de belirtildiği üzere, emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatının üstüne çıkarsa, işçiler zorunlu ihtiyaçlarıyla birlikte sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri seviyede maddi imkânlara sahip olacaklardı r. Bu da işçilerin sağlıklarını daha iyi korumaları nı ve daha kalabalık (çok çocuklu) aile hayatı kurarak emek arzının /yedek iş gücü ordusunun artmasını ve dolayısıyla da ücretlerin asgari geçim sınırlarına düşmesini, ucuz maliyetli üretimi ve sömürü oranının artmasını mümkün kılacaktır.

Tayyip Erdoğan'ın hemen her fırsatta belirtmiş olduğu kadınların üç/beş çocuk yapmalarını istemesinin bir devlet politikası olduğundan kuşku yok! Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'in açıkladığı bir dizi destek ve önlemler AKP'nin konuya ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır:

* Anneye doğum sonrası 16 haftalık izin.
* 0-3 yaş bebeklere mama ve bez katkısı.
* Anneye güvenceli esnek çalışma sistemi.
* Organize Sanayi Bölgelerinde ücretsiz kreş.
* Çocuk parasında aylık nakit artış.

AKP'nin ısrarla sürdüreceği bu politikalar için herhangi bir alt yapı hazırlığının olmadığını ve AKP için önemli olanın sadece doğum olmasından ve çocuk sayısının artışından ibaret olduğunu görmekteyiz. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale gelmesi, hayat şartlarının her geçen gün daha da zorlaşması, merkezi bütçede eğitime ve sağlığa ayrılan payın yeterli olmaması, “intihalci öğretim görevlilerin” ders verdiği gecekondu üniversiteleri, yeterli olmayan devlet hastaneleri ve Sosyal Güvenlik Sitemini günden güne kemiren poliklinik şeklindeki gecekondu (özel) hastaneleri ve günden güne artan işsizlik oranlarıyla, doğacak çocuklara nasıl bir gelecek sağlayacak AKP?

AKP'nin on yıllık iktidarında izlemiş olduğu politikalar en çok kadın ve çocukları etkilemiştir. DiSK-AR'ın araştırmalarına göre, işsizliğin yüzde 10,1'le yeniden çift haneye çıktığı Aralı k (2012) ayında, kadınlarda işsizlik oranı 1,4 puan artışla yüzde 11,9'a yükseldi Aynı dönemde erkeklerde işsizlik oranı 0,1 azaldı. Bir yıl içinde ortaya çıkan her 100 yeni işsizden 91'ni kadınlar oluşturdu. Yüksekokul mezunu kadınlarda işsizlik oranı yaklaşık 4 puan artarak yüzde 15,9'a çıktı. Son bir yılda işsiz kalan kişilerin yarıdan fazlasını (yüzde 53) yüksekokul mezunu kadınlar oluşturdu. Bir yıllık sürede kayı t dışı çalışan kadınların sayısı 190 bin kişi yükseldi. (Birgün, 17 Mart 2013)

Yine DiSK-AR'ın araştırmalarına göre, Türkiye'de 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukları n oranı yüzde 49'a ulaştı. Ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken son anketin yapıldığı 2006 yılında 7 milyona ulaştı. Çocuk emeği ev içine kayarken, çalışma yaşamındaki çocuk istihdamı tarımdaki çözülmeye bağlı olarak sanayi ve ticaret alanlarına yöneldi. Çocuk istihdamındaki sanayiinin payı 1994'de yüzde 16 iken 2006'da yüzde 28'e yükseldi 6-14 yaş gurubu için bu oran yüzde 16. Ticaretin payı yüzde 8'den yüzde 22'ye çıktı. Tarımdaki istihdam oranı ise yüzde 67'den yüzde 41'e geriledi. (Birgün, 17 Mart 2013)

Öte yandan Gündem Çocuk Derneği, Türkiye'de Çocuğun Yaşam Hakkı 2012 raporunu yayınladı. (Birgün, 24 Mart 2013) Rapora göre 2012 yılında en az 609 çocuk önlenebilir nedenlerle yaşamını yitirdi. Toplumsal olaylar sırasında yaşananlar, kara mayını ve askeri mühimmat, silahlı çatışmalar, yargısız infazlar ve sağlık, eğitim ve bakım hizmeti veren kamu görevlilerin ihmali nedeniyle en az 46 çocuk hayatını kaybetti. 2012 yılında en az 38 çocuk iş kazalarında hayatını kaybederken, Türkiye sınırları içerisinde en az 40 yabancı çocuk hayatını kaybetti. Eğitim ortamında hayatını kaybeden çocuk sayısı ise, en az 20 çocuk olarak belirlendi.

İnsana araç veya nesne olarak, hayata ise rakamlardan bakan AKP'nin, bu ölüm rakamları karşısında sessiz ve duyarsız kalması her rakamı önemsemediğini de göstermektedir. AKP için paraya ve oya tahvil edilebilir rakamlar önemlidir. Zira devlet ihmali nedeniyle ölen 46 çocuk için hiç kimsenin ceza almamış olması, bu durumun en önemli göstergesidir. Tıpkı Roboski'de olduğu gibi!

AKP için önemli olanın yedek iş gücü ordusunun artması olduğunu ifade etmiştik. 4+4+4 şeklinde ifade edilen eğitim sitemi ile 6,5 milyon çocuk 13 yaşından itibaren çocuk işçi olmaya aday. Ahmet Yıldız 13 yaşındaydı. Çalıştığı fabrikada pres makinasına sıkışarak hayatını kaybetti. Serkan Altunay 16 yaşındaydı. Çalıştığı inşaattan düşerek hayatını kaybetti. Muharrem Ceylan 16 yaşındaydı. Çalıştığı tersanede elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Ve isimlerini bilmediğimiz diğer 35 Çocuk işçi! Ayşe Çatak Yalman'ın 07 Nisan 2013 tarihli Radikal iki' de yazmış olduğu uyarı konumuz bakımından oldukça büyük bir önem arz etmektedir:

“8 yıllık kesintisiz eğitimden sonra çocuk işçi sayısı giderek azaldı. Çünkü aileler bilinçlendi ve uygulanan projelerin başarıya ulaşmasıyla çocuklar zorunlu da olsa okula gitti. 1 milyon 700 bin olan çocuk sayısı yarıya indi neredeyse. Yoksul ailelerin çalışmak zorunda olan çocuklarını hesaba katmazsak tabii. Oysa geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan ve adına 4+4+4 denilen yeni eğitim sistemi çocuk işçiliğini körüklüyor. Bu kesintili eğitim sisteminin temel stratejisi, 4 yıllık temel eğitimin ardından yaklaşık 6,5 milyon çocuğun kaçının ‘çırak’ olarak iş yaşamına atılacağı. Özellikle dar gelirli ailelerin çocuklarını temel eğitimden sonra verdikleri meslek liseleri, çıraklık eğitimi kisvesi altında, organize sanayi bölgelerine ‘stajyer işçi’ yetiştiriyor. Tezgâh başında, hiçbir denetimi olmayan imalathanelerde, tehlikeli iş kollarında yığılacak çocuk ve genç işçilerin bu ‘meşru’ çalışma biçimlerinde, başlarına gelebilecek kazalarda sorumlu aranmaması belli ki temel amaç. Oysa uydurulan bu kılıf, aslında kendi geleceklerine atılmış çok ciddi bir dinamit. Bunun farkına varan birkaç siyasi erk çeşitli çalışmalar yapıp, soru önergeleriyle dikkati çekmeye çalışsa da, yaklaşık çeyrek asır önce kabul ettiğimiz bir sözleşmenin hükümlerini kâğıt üzerinde de olsa yerine getirmenin vicdani rahatlığı ve rehaveti içindeyiz hepimiz.”

AKP'nin on yıllık iktidarında izlemiş olduğu politikaların özeti “Çocuklar işçi, kadın işsiz!” Bundan dört beş yıl öce TÜSiAD'çılar “meslek lisesi memleket meselesi” diye reklam veriyorlardı televizyonlarda. Sözüm ona kalifiye eleman ihtiyacı için veriyorlardı bu reklamları. Ancak onların da gözlerini, çocuklarımızın çocukluklarını yaşayamadan, yarım yamalak bir eğitim alarak işçileşmesinden yararlanacak kadar kâr hırsı bürümüştür! 4+4+4 eğitim siteminden en çok yararlanan ve yararlanacak olan TÜSiAD ve onlara bağlı olan KOBi'lerdir. Çocuk işçiliğini en çok istismar edenler ise dindar geçinen sermaye gruplarıdır.

Çocuk işçiliği konusunda 4+4+4 eğitim isteminin sermayedarlar açısından yaratacağı olanaklar konusunda DiSK-AR'ın uyarıları göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir: “ Ortaokulun bitiş yaşı çocuk işçilik yaşını fiilen 13'e düşürecek. Bunun olumsuz sonuçları yakın dönemde görülecektir. Türkiye'yi Avrupa'nın Çin'i, doğu illerini Türkiye'nin Çin'i yapma çabası, çocuk işçiliği açısından, çıraklık, stajyerlik gibi uygulamalar ile kuralsızlık, esneklik ve güvencesizlik ekseninde ağır sonuçlar yaratacaktır.”

Çocuklarımızın çocukluklarını yaşayamadan işçileşmesi konusu çok hassas. Çocuklarımızın hayatları ne AKP'ye ne de sermaye yanlısı diğer partilere bırakılmayacak kadar büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü TÜSiAD için memleket meselesi(!) olan, bizler ve çocuklarımız için hayat meselesidir.