Türkiye ekonomisi kimi uçuruyor?

İktidar çevreleri ve iktidarın destekçileri sık sık Türkiye ekonomisinin son yıllarda uçuşa geçtiğini veya geçmek üzere olduğunu ileri sürüyorlar. Özellikle kendisini sol liberal diye adlandıran bir kesim ise Türkiye'nin uçuşa geçmesinin barış sürecinin başarı kazanmasına bağlı olduğunu dile getiriyorlar. Bu kesim uzun zamandan beri uçuş için ön koşul olarak gösterdikleri AB'ye girme argümanını AB ülkelerinin son dönemde yaşamakta olduğu ekonomik kriz dolayısıyla ağza almaz oldular.

Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiği veya barı ş sürecine bağlı olarak geçeceği iddiaları ne kadar ciddiye alınabilir? Bu soruya geçerli bir yanıt verilebilmesi için “Türkiye ekonomisinin uçması” ibaresinden neyin kastedildiği iyi anlaşılmalıdır. Sözü edilen “uçuş” kimleri kapsamaktadır? Yetmiş beş milyon kişi bu “uçuş”a dahil midir? Birileri uçuşa geçtiğinde başkaları sürünmekten kurtulmakta mıdır? Yoksa uçuşa geçenlerin uçuş yükseklikleri ve hızları artarken uçma fırsatı bulamayanlar büyük zorluklarla ayakta kalmaya, ayakta kalmayı başaramayanlar ise sürünmeye devam etmekte midir? Hatta sürünmek zorunda kalanlar günden güne çoğalmakta mıdır?

TÜRKIYE EKONOMISI HIZLA BÜYÜYOR MU?

Öncelikle her fırsatta uçuşa geçtiğimizi veya geçeceğimizi söyleyenlerin kastettiği anlamda ekonomimiz ciddi bir uçuş hamlesi içerisinde midir? Onu tartışmak gerekir. Dünya Bankası verilerine göre hazırlanmış olan aşağıdaki grafikte Türkiye ile birlikte uzun süreden beri ekonomik sıkıntı yaşadığı dile getirilen İspanya, Portekiz ve Fransa'nın son 15 yılda ekonomilerindeki gelişme ve büyüme seyri gösterilmiştir.

cc-54-grafik1

Grafik incelendiğinde ve Türkiye diğer ülkelerle karşılaştırıldığında hiç de iddia edildiği gibi büyük bir “uçuş”un gerçekleşmediği, gelişmenin seyri ve büyüme hızı bakımından ekonomileri krizde olduğu söylenen ülkelerle arada çok büyük bir fark olmadığı görülmektedir. Kaldı ki yurt dışında yayımlanan ekonomi dergilerinde son zamanlarda çıkan değerlendirmelerde Türkiye ekonomisinin son dönemde gerek büyüme ve gerekse cari açık konusunda oldukça kötü bir seyir izlediği belirtilmekte fakat AKP iktidarının ekonomi yöneticileri ve onların destekleyicileri pembe tablo çizmeye devam etmektedirler. 2003 yılından sonra grafikte gözlenen hareketlenmenin topluma ve özellikle çalışanlara nasıl bir maliyeti olduğu göz önünde tutulduğunda böyle bir kıpırdanışın kimlerin işine yaradığı daha iyi anlaşılacaktır.

Türkiye ekonomisindeki gelişme, asgari ücretteki gelişme açısından aynı ülkelerle kıyaslandığında görülen manzara aşağıdaki grafikte gösterilmektedir.

cc-54-grafik2

Asgari ücretteki artış eğrisi incelendiğinde Türkiye ekonomisinde 2003 yılından sonraki gelişmenin asgari ücrete aynı oranda yansımadığı görülmektedir.

Bu iki tabloya bakıldığında görünen odur ki iktidar çevreleri ve iktidar yanlılarının iddia ettiği gibi son yıllarda ne Türkiye ekonomisi uçuşa geçmiştir ne de çalışanların yaşamında önemli bir gelişme olmuştur. Aslında 2001 krizi sonrası Kemal Derviş eliyle IMF ve Dünya Bankası tarafından halka acı reçete içirilmiş, Türkiye ekonomisi mevcut borçlarını sağ salim ödeyebilir hale getirilmiştir. AKP iktidarının bir başarısı varsa o da bu reçeteyi dozunu artırarak halka içirmeye devam etmiş olmasıdır. Özelleştirmeler, sosyal hakların ortadan kaldırılması, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, iş güvencesinin yok edilmesi, grev ve direnişlerin baskı yöntemleriyle bastırılması, demokratik hakların ve kazanımların sınırlandırılması uygulamaları ile neoliberal ekonominin kurallarının acımasızca çalışanlara dayatılması AKP iktidarının ekonomi alanındaki uygulamalarına örnektir.

EKONOMIK BÜYÜME TOPLUMSAL REFAHA NE KADAR YANSIYOR?

Asgari Ücrette Durum Nasıl?

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi asgari ücret diğer OECD ülkeleriyle kıyaslanmayacak şekilde düşüktür. Tek başına bu durum bile toplumun çok büyük bir kesimini oluşturan emekçilerin “uçmak” bir yana ayakta duramayıp süründüğünü göstermeye yeter de artar bile.

Gelir Dağılımı Adaletli mi?

Uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğu iddia edilen Türkiye ekonomisi, gelir dağılımı adaletsizliği konusunda dünyadaki en kötü örneklerden birisidir. Büyüklük açısından dünyada 16. sırada bulunan Türkiye ekonomisi, kişi başına düşen gelir bakımından 80. sıradadır. Ekonomik yönden toplumun en zengin yüzde 20'si toplam gelirin yarısını, diğer yüzde 80 ise diğer yarısını almaktadır. En fakir yüzde 20 ise ulusal gelirin sadece yüzde 5'ini alabilmektedir. Toplumun en zengin yüzde 5'lik kesiminin gelir ortalaması ile geriye kalan diğer kesimin gelir ortalaması arasında 14 katlık bir fark bulunmaktadır. Üstelik bu adaletsiz durumun düzelmesi konusunda son yıllarda ciddiye alınabilecek hiçbir ilerleme gözlenmemektedir. Dünyanın diğer kapitalist ülkelerinde olduğu gibi bir avuç sömürücü kapitalist, çalışanların emekleriyle ortaya çıkan zenginliklere, üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulundurdukları için el koymakta, emekçiler yoksulluk içerisinde kıvranmaktadır. Türkiye'de de olan budur.

İşsizlik Oranında Gidişat Ne Yönde?

Uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğu iddia edilen Türkiye ekonomisinin yarattığı işsiz sayısı gittikçe artmaktadır. TÜİK, son dönemde resmi işsizlik oranı rakamını yüzde 10,1 olarak açıkladı. DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSKAR) raporunda ise bu rakamla ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır:
“Umudu olmadığı için ya da diğer nedenle son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanlar dahil edildiğinde işsizlik oranı % 10,1 değil, %16,4, işsiz sayısı da 2 milyon 790 bin değil, 4 milyon 859 bin kişi olarak gerçekleşti. Kadınlar için geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 22, gençler için yüzde 29 oldu. Gizli işsiz olarak görülen eksik ve yetersiz istihdam edilenler de ilave edildiğinde genel işsizlik oranı yüzde 19,85, işsiz sayısı 5 milyon 882 bin düzeyinde.”

Ayrıca bu raporda şu değerlendirmelere de yer verilmektedir:
“Güvencesiz çalışma hızla yaygınlaşıyor. 2009 yılı Aralık dönemi ile karşılaştırıldığında geçici çalışanların sayısı % 34 artarak, 1 milyon 333 binden, 1 milyon 789 bine yükseldi. Geçici çalışmanın yaygınlaştırılması hükümetin istihdam stratejisi açısından bir amaç olarak değerlendiriliyor. Geçici işçiler için, geçici bir işte çalıştığı ve iş bittiği için işsiz kalanlar ve geçici çalışanlar üzerinden hesaplanan, işsizlik oranı % 32 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında kısmi süreli çalışanların sayı sı 324 bin, geçici bir işte çalışanların sayısı 285 bin kişi arttı. İstihdam artışı ise aynı dönemde 1 milyon 88 bin kişi artış gösterdi. Kısmi süreli çalışanların yüzde 83'ü, geçici bir işte çalışanların yüzde 62'si kayıt dışı çalışıyor.”

“IMF (Uluslararası Para Fonu) Ekim 2012 veritabanı tahminleri üzerinden DİSK-AR'ın hesaplamaları na göre Türkiye'de işsizlik oranı 101 ülkenin 64'ünden daha yüksek.”

Sendikalar Ne Durumda?

2013 Ocak ayında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, sendika üye istatistiklerini yayınladı. Buna göre Türkiye'de 10 milyon 881 bin işçinin 1 milyon bini sendikalı olarak çalışıyor. Bu rakamlara göre sendikalı çalışan işçi oranı yüzde 9.21 oldu. İşçilerin yaklaşık 700 bini Türk-İş, 165 bini Hak-İş, 100 bini DİSK ve 30 bini bağımsız sendikalara üyedir. Bu rakamlara bakıldığında son yıllarda –tabii ki AKP iktidarı dönemi de dahil– tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de uygulanmakta olan sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma politikası meyvelerini vermiş sendikalı işçi sayısı 1960'lardaki rakamlara düşürülmüştür. Sendikalar bu dönemde sadece sayı olarak küçültülmemiş, demokratik hakları ve etkin eylem yapma yetenekleri baskı altına alınarak etkin bir muhalefet yapmaları engellenmiştir. Türk-İş ve Hak-İş sendikalarının yönetimleri iktidar yanlısı kişiler tarafından ele geçirilerek işçi sendikaları büyük oranda işlevsiz hâle getirilmiştir. İş yerlerinde yaygın şekilde uygulanmakta olan taşeronlaştırma, iş güvenliği hakkını önemli ölçüde ortadan kaldırdığı için işçiler çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu durum toplu sözleşme ve pazarlık hakkının da fiilen ortadan kalkması sonucunu doğurmaktadır.

Enflasyon Bir Türlü Düşmüyor!

2001 yılı ekonomik krizi öncesindeki enflasyonun yüksek rakamlarda gerçekleştiği dönemi saymazsak son 10 yılda (AKP iktidarı dönemi) enflasyonun belli bir bant içerisinde süreklilik kazandığı rahatlıkla söylenebilir. Aşağıdaki tablo üzerindeki tablo bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

cc-54-grafik3

Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğunu iddia edenlerin görmek istemediği, daha doğrusu göstermek istemediği bir gerçek de enflasyonun kronik bir soruna dönüşmüş olmasıdır. Türkiye ekonomisinin en düşük enflasyon oranı olan 6,2 rakamı bile AB ülkeleri ortalamasının iki katıdır.

Yukarıda verilen bilgilerin ortaya çıkardığı tablo ortadayken birilerinin Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiğini iddia etmesi tuhaf görünmektedir. İktidar sahiplerinin ekonomik gidişat konusunda bilgisiz oldukları düşünülemez. İktidarı her hâl ve şart altında desteklemeyi kendilerine düstur edinmiş olanların ne yapmaya çalıştıklarını anlamak zor değil. Fakat iktidar sahipleri tüm bu verilere rağmen ekonomimiz uçuşa geçti diyorlarsa bir bildikleri olmalı. Örneğin sadece hizmet ettikleri kesimlerin ne kadar nemalandıkları üzerinden ekonomiyi değerlendiriyor olabilirler. Olaya böyle bir pencereden bakıp toplumun yoksul kesimlerini hesaba katmayınca ekonominin pekâlâ uçuşa geçtiği söylenebilir. İnsanın aklına başka bir olasılık daha geliyor: Yoksa bunlar bazı olup bitenleri toplumdan gizlemek, bazı gerçekleri kitlelerden saklamak için bilerek ve isteyerek bize yalan söylüyor olmasınlar!

Aslında Türkiye ekonomisi uçuşa geçti, geçecek diyenler basbayağı yalan söylüyorlar. Belki bir miktar, bir avuç insan uçuyor, havalanıyor. Ama gerçek şu ki emekçiler, çalışanlar, yoksullar yani toplumun çok büyük bir çoğunluğu sürünüyor. Tüm dünyadaki benzerleri ve ortakları gibi AKP iktidarının da en büyük günahı söyledikleri bu büyük yalandır. İktidarın yumuşak karnı burasıdır. Sonuç almak, halkla bütünleşmek isteyen gerçek muhalefet bu yalanı teşhir etmenin yolunu bulmalıdır. Gerçekten uçanlarla sürünenlerin kimler olduğunu, iktidarın kimi uçurup kimi süründürdüğünü ayan beyan ortaya çıkarmadıkça iktidarla baş edilemez. Sürünenler kafalarını kaldırıp uçanları ve onları uçuranları görmelidir. Görev belli: Onlara bunu yapmaları konusunda kılavuzluk etmek, yol göstermek ve cesaret vermek!