Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ekonomik durumu ve olası kalkınma politikaları

Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, zaman zaman isyanlarla sesini duyuran ve sosyo-ekonomik açılardan ciddi sorunlar yaşayan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, günümüzde de, önceleri “açılım”, izleyen dönemde de “barış” programları ile gündemin üst sıralarında yer almaya devam etmektedir. Uzun yıllar kirli savaş içinde nesillerin karşı karşıya geldiği ve nesiller boyunca silinmesi oldukça zor kin ve nefretin saçıldığı bu bölgede barışın sağlanması, kuşkusuz, her barışsever ve sosyalist bireyin derin özlemidir. Ne var ki, kapitalizm içinde halkların bir arada yaşayacakları huzurlu bir barışa yönelmekten çok, belki de Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir ayağı olarak devreye sokulan yeni barış sürecinde bölge halklarının sömürüden ve yoksulluktan kurtulması fazla olanaklı görülmemektedir. Bir yandan emperyalizmle işbirliği içinde burjuvazinin de desteklediği, diğer yandan da emperyalistlerden ne tür bir vaat aldıkları meçhul bölge halkı ve temsilcilerinin açık ve örtülü dirsek teması sonucunda uzun mücadele döneminden bu aşamaya gelinmiş olması kuşku ile izlenmektedir. Yöneticilerin sulh ve sükunun geldiği durumda önemli yatırım ve desteklerle bölgenin hızla kalkınacağı iddiası karşısında, olası durumu ve muhtemel politikaları mercek altına alarak irdelemenin yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu amaçla kurgulanan yazıda, önce bölgenin özellikleri ve doğal zenginlikler kısaca ele alınacak, daha sonra, iç politikalarla ve dış destekle kısa ve orta dönemde bölgesel kalkınmanın sağlanmasına yönelik ne tür önlemlerin alınabileceği irdelenecektir.

***

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, çeşitli nedenlerle geri kalmış ya da geri bıraktırılmış, 60 bin kilometre kare dolayındaki yüzölçümü ile ülke yüzölçümünün % 7,5 oranlık bölümünü oluşturan en ufak bölgedir. Bölgenin denize açılımı olmamakla beraber, Ortadoğu'nun çok önemli iki su kaynağı olan Dicle ve Fırat bu bölgeden geçmekte ve GAP çerçevesinde hem bölgenin büyük çapta sulama gereksinimi karşılanmakta, hem de tüm ülke elektrik üretiminin yaklaşık üçte birini sağlamaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi yeraltı ve yerüstü kaynakları açısından zengindir. Yeraltı doğal kaynaklarına baktığımızda, bu bölge başta petrol olmak üzere, manganez, fosfat, krom, bakır, linyit gibi sanayileşme açısından önemli ve ekonomik değeri çok yüksek maden yataklarına sahip bulunmaktadır. Türkiye'nin petrol gereksiniminin yaklaşık yedide birini karşılayan bu bölgedeki petrol yatakları, başlıca, Batman, Siirt, Adıyaman ve Diyarbakır'da bulunmaktadır. Batman'da bir de petrol rafineri tesisi vardır. Günümüz teknolojilerinde önemli bir girdi olan fosfat da, bu yörenin monopolü altında, Mardin, Mazıdağı'nda üretilmektedir. Krom cevherinin de bu bölgede önemli miktarda bulunması bölge doğal zenginliğine önemli katkı yapmaktadır. Bunların dışında, Adıyaman ve Gölbaşı'nda Linyit, Kilis'de Manganez ve nadir olarak bulunan tuzlalar da bölgenin maden kaynakları zenginliği arasında sayılabilir. Bölgede ekonomik faaliyet genellikle tarıma dayalıdır. Ülke hayvancılığında ikinci sırada yer alan bu bölgede küçükbaş hayvancılık alanında özellikle koyun ve tiftik keçisi yetiştirilmektedir. Ekili dikili alanlar bölgenin % 20'sini kaplamakta ve bu niteliği ile bölge Türkiye'de dördüncü sırada yer almaktadır.

Bölgede hakim konumda olan buğday ekiminin yanında arpa, çavdar, yulaf ve benzeri tahıl ekimi de yapılmaktadır.Yer yer üzüm bağlarının bulunduğu bu bölgede fıstık, tütün, pamuk ve özellikle de Diyarbakır yöresinde pirinç üretimi yapılmaktadır. Bölge, mercimek ve karpuz üretiminde Türkiye'de birinci sıradadır.

Bölge nüfusu, yoğun göç ve çatışma ortamı nedeniyle çok hızlı değişmiş ve nitelik değiştirmiştir. Türkiye nüfusunun yaklaşık % 10'unu oluşturan bölgede, kilometrekare başına 112 kişi ile Türkiye ortalamasının üzerindedir. Nüfusun % 62'sinin kentlerde yaşadığı bölgede yaygın işsizlik hakimdir. Son çalışma istatistiklerinden alınmış verilere göre, bölgede genel işsizlik oranı % 10,6, tarım dışı issizlik oranı ise, % 16,1'dir. Bu oranları, çalışma istatistiklerindeki sistematik hata nedeniyle kuşkulu karşılamak gerekir. Bölgede fiili işsizlik oranının % 20 dolaylarına ulaştığı tahmin edilmektedir.

Bölge insanının çıkarı kalkınma yönünde olduğu halde, bu bölgeye hakim aşiret reislerinin, ağaların ve özellikle de dış çevrelerin çıkarları, maalesef, bölgenin kalkınmasını engelleme yönündedir. Bu eğilim, bilindiği üzere, bölge halkının çıkarlarını savunduğunu iddia eden PKK gurubunda da görülmektedir. Kaldı ki, “eşitsiz kalkınma” süreci, kapitalist sistemin bir tür demir yasasıdır. Bu yasaya göre, gelişmiş bölgeler arasında kalkınmasını yapmaya çalışan bir ekonomi, tüm geriletici ideolojik baskılardan arınmış olsa da, çevre ile sürdürdüğü ticaret ilişkisinde aralarında oluşan ticaret hadleri sonucunda mutlak kalkınma yaşarken, aynı anda göreli geri konumunu aşamaz. Bölge halkının kendi haline bırakıldığı durumda, yetersiz kaliteli insan faktörüne bağlı olarak, kalkınma çabalarında başarılı olma olasılığı fevkalade düşük görülmektedir. Bölgede yaşanan çatışmalarla bir miktar darbe almış olan aşiret ilişkileri hâlâ devam ettiğinden, aşiret reisleri ve toprak ağaları da güçlüdür ve ekonomik kaynaklarını yöre kalkınması emrinde kullanmak eğiliminde değillerdir.

***

Bölgenin kalkınma sorunu, ya bizzat kamu kesiminin bölgesel kalkınma planı ve uygulaması ile veya kamusal destekli özel kesim yatırımları ile çözülebilir. Özel kesim yatırımları da iç yatırımcılar ve/veya dış yatırımcılar olmak üzere iki kaynaktan sağlanıyor olabilir. Kamu kesiminin bölgesel kalkınma planı ve uygulaması açısından meseleye baktığımızda, maalesef, açılım ve barış programlarının yürütülüyor olmasına rağmen, bazı altyapı yatırımları dışında, kamu kesiminin kalkınmada doğrudan yer almayı düşündüğü söylenemez. Özellikle son kapsamlı teşvik yasasına baktığımızda, doğrudan kamu yatırımlarına değinilmeyip, özel sektör yatırımlarına büyük teşvikler getirildiğini görmekteyiz. Zaten son barış projesinin bir amacı da, petrol boru hatlarının güvenliğe alınması, yabancı yatırımcıların bakir alanlara çekilerek cari açığa finansman kaynağı bulunması ve, olabildiği kadarı ile, bölgede bazı yatırımları n yapılmasını sağlayarak, sömürü altında bazı iyileşmelerle, bölgenin genel durumunun değiştirilmesinden öteye gitmemektedir. Nitekim, “Bölgesel Teşvik Politikaları” ve “Yatırım Ortamını İyileştirme” vb gibi projelerle devlet devamlı olarak yerli ve özellikle de yabancı yatırımları bölgeye çekerek sorunu hafifletmeyi düşünmektedir. Bölgenin doğal zenginliği ve ucuz işgücü yapısı yerli ve yabancı yatırımcıları çekmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, Türkiye maden rezervinin nitelik ve nicelik açısından önemli kısmı bu bölgede bulunmaktadır. Madenlerin çıkarılması ve ilk işlemlerin bölgede yapılarak taşınabilir hale geldikten sonra rafine işlemleri için ileri merkezlere transferleri özellikle yabancı yatırımcılara önemli avantajlar sağlayabilir. Bölge halkının eğitim düzeyinin düşük olması emek gücü açısından fazla avantajlı olmadığına işarettir, ancak bölgesel ücret politikaları ve yoğun vergi ve sair kamusal desteklerle yatırımcı sermaye açısından bu durum aşılabilir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yatırımların yükselmesine bağlı olarak ileri bölgelere göre düşük ücret sisteminin devreye girmesi, ileri bölgelerdeki ücret düzeyini de aşağı doğru çeker. Dış ve iç kaynaklı finans çevreleri bölge kalkınması için mali destek sağlayarak da önemli mali kazanç elde edebilir. Bu süreçlerin başlayabilmesi için bölgedeki sorunları n çözülmüş göreli sükunetin sağlanmış olması gerekir.

Bölgeye dış veya iç özel kesim yatırımlarının girmesi kesinlikle istihdam yaratarak bölgesel geliri yükselteceği gibi, uygun yatırım ortamı oluşturarak başka yatırımları da bölgeye çekebilir. Yatırımların bölge açısından önemli olduğu açık olmakla beraber, yatırımlardan elde edilen artı değerin nerede kullanılacağı çok daha önemlidir. Kalkınma ve zenginleşme yatırımın yapıldığı mekanda değil, yatırım sonucunda sağlanan artı değerin kullanıldığı mekanda gerçekleşir. Bu açıdan meseleye bakıldığında, söz konusu bölgeye yapılan yatırımdan elde edilen artı değerin ne kadarının bölgede kaldı- ğı ne kadarının başka merkezlere transfer edildiği önem kazanır. Elde edilen artı değerin bölgede kalan bölümü bölgede mutlak iyileşme yaratırken, bölge dışına transfer edilen artı değer bölümü de transfer edilen bölgede zenginlik yaratır. Bölge dışına transfer edilen bölümün bölgede bırakılan bölüme olan oranının bir değerinden büyük olması halinde bölgede mutlak iyileşme görülürken, transfer edilen bölgeye göre nispi gerileme oluşur. Bu durum soyut düzeyde algılanabildiği halde, halk düzeyinde anlaşılmaz. Bir ülkeye ya da bir bölgeye yapılan yabancı yatırımın bu etkisi bir tür sömürü aracı olarak çalışır. Özellikle de yoğun teşvik önlemleri uygulandığı durumda, aksi halde kamu kesimine vergi geliri olarak yansıyacak artı değer bölümü de kâr miktarını yükselterek bölge dışına çıkarılıyor olabilir. Böyle bakıldığında, bölgesel kalkınma sorununa kamu kesimi teşvik ve desteklerine dayalı özel kesim yatırımları ile çare aramak çözüm olmaktan uzak gözükmektedir. Ne var ki, özel kesimin bölgeyi verimli sömürü ortamı, kamu teşviklerini de ciddi sömürü aracı gördüğü koşulda, sermaye ajanı olarak işlev gören kamu kesimi bölgede fiilen yatırım yapmak yerine teşviklerle özel kesime olanak sağlamayı yeğler. Kalkınma ve bölgesel sorunları çözme politikası olarak devletin bazı sermaye unsurlarına devamlı yüksek teşvik sağlaması, halklar üzerinde yük oluşturup sermayeye kaynak aktardığı halde, bu tür politikalar sermayeye olduğu kadar, toplumsal ve politik açıdan da cazibesi yüksek yöntem olarak görülmektedir.

Bölgenin kalkınması hem ekonomik hem de sosyal açıdan olmak üzere ikili bir hat üzerinden sürdürülmelidir. Bu süreçte kamu kesiminin başat aktör olarak devreye girmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Zira, bu bölgede hem sosyo-ekonomik alt-yapıyı oluşturacak, hem de sanayi alanında üretim yapacak firmalara gereksinim vardır. Bölgeye hem yol, enerji kaynağı veya ulaşım gibi maddî altyapı, hem de eğitim ve sağlık gibi emeğin üretimini ve idamesini sağlayacak, aynı zamanda da bölge halkına da sosyal altyapı desteği sunacak hizmet gerekmektedir. Kalkınma adı verilen bu süreç, bölgede ekonomik uyanma ortamının oluşturulması, bu bölgede yatırım faaliyetinin sürdürülmesi ve böylece yaratılan katma değerin bölgede bırakılması ile olasıdır. Bu amaca yönelik olarak şu konular öne çıkmaktadır. Bölgede ekonomik ve maddî alt-yapı yatırımlarının yapılması için bölgeye yönelik kamu harcamaları artırılmalıdır; bölgede, sömürüye dayanmayan ekonomik faaliyetin başlatılması ve sürdürülebilmesi için kamu iktisadî işletmeciliği yaşama geçirilmelidir; bölgedeki ağalık ve aşiret reisli- ği ilişkisini kırabilmek için etkili toprak reformu yapılmalı ve toprak reformu sonucu üretimin artırılabilmesi için çiftçilikle uğraşacak yeni toprak sahiplerine teknik ve malî destek sağlanmalıdır; bölgenin kalkınması önünde ciddî bir engel oluşturabilecek olan aşiret reislerinin siyasetle ilgisi kesilmeli ve halkın gücü açığa çıkarılmalıdır.

Bu önlemler arasında kesinlikle özel kesime vergi avantajı sağlayarak, bölgeye çekilmesi amaçlanmamalıdır. Bölgede özel kesimin yerini dolduracak olan kurumlar kamu iktisadî teşebbüsleridir. Kamu iktisadî teşebbüslerinin çok önemli bir işlevi de, bazı bölgeleri kalkındırmak amacıyla “sosyal amaçlı zararlar”la çalışıyor olmasıdır. Güneydoğu Anadolu bölgesi, güney komşularla yapılacak ticaret dışında, iç pazar bakımından piyasa merkezlerine oldukça uzaktır. Bu uzaklık firma kârını törpüleyebilir, hatta zarar oluşmasına neden olabilir. Bir KİT'in zarar etmesi ilke olarak arzulanır olağan bir sonuç değildir, ama izlenen politik amaçlar nedeniyle bazı zararlar oluşabilir. Bu zararlar karşılığında ileriki dönemlerde oluşacak sosyal yararlar dikkate alınarak, “sosyal maliyet” olarak görülmesi gereken bu zararların kamu bütçesinden finansmanı yoluna gidilebilir. Bölgenin hızla sanayileşerek kalkınmasını sağlayabilecek ekonomik faaliyetler DPT ve bölge uzmanlarıyla birlikte oluşturularak, KİT'lerin hangi alanda faaliyette bulunmaları gerektiğinin saptanması söz konusu olabilir.

Bölge kalkınmasını ilke olarak kamusal bir işlev olarak görmekle beraber, bu işlevde yerel idarelerin rolü fazla olamaz. Bunun nedeni, bir defa, yerel idarelerin gereği kadar geniş fonlara sahip olamaması, ikinci olarak da, bölgesel kalkınmanın maliyetinin tüm ülkeye yayılmasının, böylece her ünite tarafından algılanacak kalkınma baskısının görece hafif olmasının sağlanması ve kalkınmaya karşı malî direncin böylece düşük tutulabilmesinin ancak merkezî idare tarafından sağlanabilir olmasıdır. Kalkınma maliyetinin salt bölge yönetimine yıkılmasının diğer bir maliyeti de siyasi alanda yaşanabilir. Bölge yönetimine kredi veren herhangi resmi ya da özel yabancı kuruluş, bölge yönetiminin taahhüdünü yerine getirmediği durumda bölge yönetimi üzerinde siyasi baskı kurması olası olabilir.

Tüm bu noktaları dikkate alarak, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin kalkınma stratejisinin belirlenmesinde şu noktalara dikkat edilmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

- Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme dayatmaları altında yürütülen kamu kesiminin küçültülmesi ve özelleştirme politikalarına ilâveten, aşırı borç nedeniyle sıkışık olan bütçe olanakları ile devletin aktif olarak bölge kalkınmasına katkı yapması ancak ciddî bir politik bilinçle ve bu iş için ayrılacak özle fonla olası görülebilir.

- Bölge halkı ve kalkınma projesinde rol alacak ajanların bölgedeki bol ve ucuz emek ve oldukça zengin yer altı kaynaklarının işlenmeden bölge dışına satılması kolaylığına kapılmadan, bölgenin kaderi ve emperyalistlerin elinde oyuncak olmaktan kurtulmasının tek çıkar yolunun, hızla ve devlet eliyle (başka türlü olamayacağı için) sanayileşme olduğu bilincini taşımalarıdır.

- Siyasetle ve burjuvazi ile çok yakın ilişki içinde olan aşiret reisleri ve toprak ağalarının toplumsal ve ekonomik kararlarda kesinlikle etkisizleştirilmesi gerekir. Bunun için de toprak reformu kaçınılmaz bir gerekliliktir. Halkı aşiret reislerinin, toprak ağalarının ve onlarla yakı n temasta bulunan tarikatların elinden kurtarmak için kullanılacak zor, hatta baskı demokrasiden sapma değil, tam tersi, gerekli ve demokratik bir uygulama olarak görülmelidir.

Bu noktaların özeti şudur ki, Güneydoğu Projesinin başarılı olabilmesi için, bölgede çöreklenmiş ağaların, şeyhlerin ve tarikatların temizlenmesi, diğer yandan bölgede ciddi toprak ve sosyal reform faaliyetlerinin yapılması, bunları n ötesinde ve bu uygulamaların başarılı olabilmesi için de bölgeye Batı yörelerden çok ciddi kaynak aktarımının sağlanması kaçınılmazdı r. Bölgeye yapılması gereken aktarımın tutarı hakkında şimdiden bir rakam vermek olanaklı olmamakla beraber, yıllara yayılmış olarak miktarın oldukça yüklü olacağı tahmin edilebilir. Emperyalistlerin ve içte burjuvazinin kapitalizm ortamında son uygulamayı rampaya koyması ve projeye büyük destek vermesi, emperyalistlerin Afrika'yı yağmalamasına analojik olarak, Güneydoğu Bölgesinin de bir tür yağmaya açılacağı düşüncesini gündeme getirmektedir. Merkezi yönetimin küreselleşme-finanslaşma ortamında aşırı bütçe açığı vermeden ve dünya finans çevrelerini fazla sarsmadan bu sorunları n üstesinden gelmesinin ancak iç, özellikle de dış yağmacıların, yoğun birlikteliğini devreye sokması ile olanaklı olabileceği düşünülmektedir. Öyle gözüküyor ki, emperyalistler ve burjuvazi söz konusu bölgeye yardım ve bölgenin kalkınması konu ve sorunlarından çok, bölgenin zengin yeraltı kaynaklarına göz dikmiş bulunmaktadır. Bu konu, tüm ülke birikimini ve özvarlıklarını emperyalistlere pervasızca açmada bir beis görmeyen hükümeti fazla ilgilendirmemekte, hatta, belki de, bâkir alanların burjuvaziye ve emperyalistlere açılması yürütülen planın bir parçasıdır. Emperyalizm ve burjuvazi ile yapılmış olan ittifakın içeriği ve önerilen planın uygulanması, yıllar içinde anlaşılabileceği gibi, belki de, süreç bir tür özelleştirme ve yeni alanların yağmalamaya açılmasıdır. Ancak, hükümetle anlaşma yapma durumunda olan legal ya da illegal bölgesel güçler de bu konuyu atlıyorlar ya da görmezden gelme politikası izliyorlarsa, o zaman, bu ittifakın sonuçlarını bölge halkına anlatma gibi çok ağır bir sorumluluk taşımanın yanında, “Kürt sorununun çözümü, sadece Kürt halkını değil, Türkleri de özgürleştirir” ifadesinin karşılıksız kalmış olmasını da açıklamak durumu ile karşı karşıya gelmiş olur. Umalım ki, ABD güdüsünde yürütüldüğü izlenimi veren son gelişmeler böylesi bir sona ulaşmasın!