HPG'nin ateş kesi ve Kuzey'den çekilmesi

AKP Hükümeti ile PKK arasında varılmış olan siyasi mutabakatı izleyen gelişmeler devam ediyor. Uzlaşmanın niteliği, varsa bir protokolün içeriği açıklanmadığı için ülke gündeminde aylardır baş sırayı işgal etmesine rağmen olayla kapsamlı ya da kısıtlı bir bilgi sahibi değiliz.

Bu nedenle olayın somut ve veciz ifadesi bizim için “PKK tarafının ateş kestiği ve Kuzey'deki HPG mensuplarını Güney'e çekeceği, hatta çekmeye başladığıdır”. Mevcut durum önceki yıllarda tek taraflı ilan edilen “ateşkes”lerden farklıdır. Çünkü bu defaki inandırıcıdır.

Kuzey'deki siyasi mücadele açısından olay bir dönüm noktasını oluşturuyor. Kanımızca harekette silahın işlevi günümüzden daha önce sona ermişti. Bu olgunun kabul edilmesi ve devletle anlaşmaya varılmış bir nitelikte ilan edilmesi önemli bir olumluluktur. Çünkü seçmenlikten öte politikleşmiş olan 3 milyonluk dinamik kitle desteğine, 100 kadar seçilmiş yerel yönetime, sayısız mahalli yurttaş örgütüne sahip bir siyasi harekette 5000 ya da daha fazla gerillanın varlığı olsa olsa –ve Orta Doğu siyasetinde– sembolik bir önem taşır. Silah fetişisti olmayan bir parti elbette bu gerçeği görecek, “artık daha fazla ölmenin ve öldürmenin” anlamsızlığını kabul edecekti.

Bu nedenle tek taraflı dahi olsa siyasette şiddete son verilmiş olması sevindiricidir.

Son gelişmelerde farklı olan husus “silahla mutlaka galip geleceği” kanaatinin geçersizliğini hükümetin kabul etmiş olmasıdır. 30 yıldır sürdürülen “devlet güçlüdür” manisi insanların ölmesinden, ailelerin acıya boğulmasından başka sonuç vermemiştir.

Savaş ekonomisi yüzünden heba edilen yüz milyarlarca doların ekonomiye verdiği zarar da hesaba katılmamıştır.

Ayrıca medyanın “şehit cenazeleri” şeklinde devlet adına yürüttüğü psikolojik harp bizzat Türk toplumuna zarar vermiş, şiddetin bu denli çok haber ve yorum konusu edilmesi şiddeti olağan hâle getirmiş, bireyler arasındaki ilişkilerde de tırmanmasına yol açmıştır.

En fazla zararı kadınlar ve çocuklar görmüşlerdir. Zaten maço olan toplumda kadına karşı şiddetin bu denli artmasında, her gün TV ekranlarında bir ya da daha fazla kadının öldürüldüğünü duymamızda düşük yoğunluklu savaşın şiddetini TV ekranlarına psikolojik harp için yansıtan tarafın rolü az değildir.

Silahın artık siyasi bir araç olarak kullanılmamasının sağlayacağı yararlar “kim ne aldı, ne verdi?” sorusundan daha önemlidir. PKK tarafının şimdiden sağladığı en büyük yarar Türk toplumu önünde meşruiyetinin hükümetçe kabul edilmesidir. 30 yıldır medyanın diline pelesenk ettiği, “terörist başı”, “bebek katili” gibi çirkin ve düzeysiz nitelendirmelerle anılan –üstelik de 14 yıldır tutuklu bulunan– PKK Genel Başkanı şimdi yasal muhataptır. Senelerdir “terör örgütünün uzantısı” diye nitelenen, kapatılması gerektiği söylenen, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağı bizzat Tayyip Erdoğan tarafından telaffuz edilen Barış ve Demokrasi Partisi, PKK Genel Başkanı ile PKK merkez yönetimi arasındaki ilişkileri sağlamaktadır.

Varılmış olan nokta ezilen ulusun verdiği hak ve eşitlikler mücadelesinin vardığı düzeyi göstermektedir.

Belirsizlikler

Bütün bunlar bardağın dolu tarafını önemsememiz için yeterli etmenler. Fakat süreç henüz hamdır ve belirsizliklerle doludur.

Gazeteci Namık Durukan'ın Ankara’dan bildirdiği haberde Karayılan'a göre her şey Güneye çekilme sonrasında başlayacaktır.

Karayılan, kendisi için, "Süreci anlamamış" diyen Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Yalçın Akdoğan'a "Bununla süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar” dedikten sonra şöyle devam etmiş:

"İmralı'da sürdürülen müzakereler sonucunda temel üç aşamayı belirledik. Birincisi ateşkes ilan edip geri çekilmek. Niye çünkü Türk devleti 'Geri çekilmeyinceye kadar kendimizi tehdit altında görüyor ve adım atamıyoruz. Sınır dışına gücünüzü çekerseniz, çözüme ilişkin gerekli adımları atarız' diyor. Geri çekilme tamamlanırsa ikinci aşama başlayacak. Bu aşamanın özellikleri Türk Devleti'nin çözüm karşısındaki görevlerini yerine getirmesidir. Yani anayasada bir reform yapması, koruculuk sistemi ve özel kuvvetleri vb. güçleri bir kenara çekmesi ya da bunları sivilleştirmesi.

Bu savaş güçlerinin ya lağvedilmesi ya da geri çekilmesi gerekiyor. Aynı şekilde yeni bir anayasanın düzenlenmesi gerekiyor. Bunda Türkiye'nin demokratikleştirilmesi, Kürt inkârının kaldırılması ve varlığının kabul edilmesi, Kürt halkının özgürlüklerinin garanti altına alınması, aynı şekilde Türkiye'de yaşayan diğer halkların da, yaşayan farklı etnik ve dini kimliklere özgürlük tanınması gerekiyor. Bunların başarıyla sonuçlanmasından sonra 3. Aşama devreye girer. Buna da normalleşme süreci ve özgürlükler süreci diyebiliriz. Kürt ve Türk toplumunun karşılıklı birbirini affetmesi gerekiyor.

Toplumsal bir barış projesi çerçevesinde kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Başta Önder Apo olmak üzere herkesin özgürleşmesi gerekiyor. Hiçbir esirin kalmaması lazım. Bu çerçevede ancak gerillanın silahsızlandırılması gündeme girebilir. Çözümün konsepti böyle ortaya konuldu. Bunu 25 Nisan'da yaptığımız geniş katılımlı bir basın toplantısıyla deklare ettik.

Bizim açıklamamıza karşı AKP'nin danışmanları (Yalçın Akdoğan'a yanıt) bazı şeyleri olumlu bulmasının yanı sıra özellikle benim için 'Karayılan tam süreci anlamamış' diyor. Aslında hareketi kastederek söylüyorlar. 'Normalleşme öncesi silahların bırakılması lazım. Eğer olmazsa normalleşme nasıl başlar' diyorlar. Bununla süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar. Biz 'En son silahsızlanma' demiyoruz. Normalleşmeye paralel olarak özgürlüklerin gelişmesiyle birlikte sonuca gidebiliriz.”

Başkanlık sistemi

Tayyip Erdoğan hükümetinin ne kazandığı sorusuna gelince, yanıtın “kısa erimde Başkanlık anayasasına Meclis'te destek” olduğunu söylemek yanlış değil. Her ne kadar BDP yöneticileri “hayır” deseler de (ki böyle şeyler yazılı metinlere geçirilmeyeceği için, dedikleri şeklen doğrudur), PKK Genel Başkanı'nın ve bazı BDP yöneticilerinin Başkanlık sistemine yatkın sözleri dikkat çekicidir.

2010 Referandumunda “Yetmez ama Evet” diyerek Tayyip Erdoğan'a destek vermiş bazı isimler daha bugünden Başkanlık anayasasına da “Evet” diyeceklerini deklare etmektedir ve bu noktaya gelişte “AKP'nin kimi tutumlarının” rol oynadığını söyleyerek hükümete güven izhar etmektedirler.

Tayyip Erdoğan ise istediği Başkanlık sisteminde ne denli ısrarcı olduğunu geçtiğimiz Nisan ayı sonunda yapılan AKP Teşkilat toplantısındaki konuşmasıyla tekrar ortaya koymuştur. “Başkanlık sistemi demokrasiye engel değildir” derken, niçin Başkanlık sistemini öngördüğünü söylememiştir, söyleyemez de, çünkü C. Başkanlığını hem en yüksek mevki diye istemek, hem de orada yetkisiz oturmak işine gelmemekte, “Başkanlık sistemi lazım, çünkü ben istiyorum” diyememektedir.

Hükümet cihetinde AKP-PKK mutabakatının uzun vadeli hedefleri arasında Osmanlı'yı yeniden ihya etme amacı da vardır. Kürdistan'ın parçalarını kapsayacak ve –bu arada 90 yıllık emel olan– Musul ve Kerkük'ü de kapsayacak çok uluslu bir yapıyla bölgenin büyük gücü olma hevesini kimse gizlememektedir.

Ulusların eşitlik temelinde birleşmeleri serbest rızaya dayandığı müddetçe yadsınamaz, böyle bir birliktelik bir Türkiye-Kürdistan ortak kapitalizmini hedefliyorsa ve hegemonya amacını taşıyorsa bunun mücadelesi o çok uluslu yapının sosyalizm ve demokrasi güçlerine düşer. “Nasıl olsa niyet bu” diye, bugünden ulusların gönüllü birliğini reddetmek bize düşmez.

Ama öyle bir birliktelik hedefinin olumsuzluklarına şimdiden parmak basmak da gerekir: Birincisi, amaçlanan düş müdür, olası mıdır, sorusunun yanıtı çok belirsizdir. Bu perspektifin güncel somutu ABD'nin ve İsrail'in politikalarıyla çakıştığıdır. Orta Doğu'da Sünnilerle Batıniler arasındaki fayın derinleşmekte olduğu açıktır. Türkiye ile Büyük Kürdistan beraberliği İran-Şii Ağırlıklı Irak-Hizbullah ağırlıklı Lübnan ve Suriye'nin Alevi kesimini hedef alan Sünni cephede yer tutacaktır.

Yani Türkiye-Kürdistan müşterek hedefi maceralara açıktır. Hegemonya emelleri için badireler, çatışmalar göze alınmadan adım atılamaz. Gerginlikler ABD'yi olayların içine daha fazla çekmeyi getirir. İncirlik ve Kürecik üslerinin tehditkâr niteliği zaten ortadadır.

Türk tarafı ile Kürt tarafı bahsettiğimiz tehlikeyi ne kadar göze almışlardır, bilmiyoruz. Ama vurgulanan “İslam kardeşliği”nin (Gayrı Müslimleri dikkate almama dikkatsizliği bir yana) Tayyip Erdoğan'ın meşrebinde ve mezhebinde “Sünni kardeşliği”yle tecelli edeceği bellidir.

Kimse ölümleri savunmuyor

Açıklanmamış bir mutabakatı hemen benimseyip, peşin peşin barış ilan eden, örneğin dile getirilen güvensizlikleri ve belirsizlikleri yok sayan, demokrasi sorununa aldırmayan kimseler bu noktaları dile getirenlere karşı “siz ölümlerden yanasınız” diye ucuz suçlamaya kaçıyorlar, O kimselerin misyonu dün olduğu gibi bugün de Tayyip Erdoğan'a koşulsuz destek vermek. Hem demokratlığı, çoğulculuğu kimseye bırakmıyorlar, hem de kendileri gibi düşünmeyenlerin dediklerini hiç irdelemeden hemen karalıyorlar. Onların hiç birisinde övgüden başka bir söz yok.

Örneğin, İslamcı Hizbul Kontranın saldırganlığında kolluk kuvvetlerinden himaye görmesinden söz etmiyorlar. Niyetin Kürt siyasi hareketinin elini zayıflatmak, bundan sonraki süreçte Kontralarla uğraştırtmak olduğunu söylemiyorlar. Hem barış yapıp hem de muhatabına sorun çıkarmak nasıl oluyor, demiyorlar.

Bu denli önemli bir konuda kimsenin düşünmemesini, sadece inisiyatifi elinde tutana alkış tutmasını, öyle yapmayanları ölümleri istemekle itham etmesini samimi bulmuyoruz.

Bir de şu “âkil insanlar” konusu var: Böyle bir kurulun oluşmasını Öcalan istemişti, protokole koymuş olacaklar ki, uygulamaya giriştiler. Ama konuyu saptırdılar, PKK Genel Başkanı sınır dışına çıkışlarda gözlemci olsunlar, ileride sorun çıkarsa hakemlik yapsınlar diye önermişti, ama Tayyip Erdoğan hükümeti “âkil insanlar” meselesini iğdiş etti ve sürecin halka anlatılmasına çevirdi. PKK ve BDP dâhil hiç kimse çıkıp “âkil insanlara gereksinme duymamızın nedeni bu değildi, siz çarpıttınız” demedi.

Âkil insanlara karşı gösteriler

Onların yurt gezileri ulusalcı bağnazların, bayraklı, İstiklal Marşlı, kuru gürültü gösterilerine sahne oluyor, ekranlardaki haber görüntüleri barışa değil, Türk şovenizmine hizmet ediyor. Yanlarında “şehit annesi” acılı kadınları, ya da savaşta yaralanmış “muharip gazileri” de getiriyorlar. Birisi protez bacağını çıkarıp atıyor, bir başkası ayağa kalkıp İstiklal Marşı okumaya başlıyor, ama onu da beceremeyip, rezil oluyor. Fakat görüştükleri kurum ve kişileri etkilediklerini söylemek zor, onları dinlemeye gelenler zaten politikleşmiş kişiler, süreci zaten destekliyorlarsa, mesele yok demektir, karşıysalar âkilleri dinleyerek görüşleri kolay kolay değişmez. Görüşmelerin en çok nasyonal sosyalist işçi partisine yaradığı, yerel elemanlarına hiç yoktan “hareket- bereket” fırsatı yaratıyor.

Bazıları hariç âkil insanlar arasında yer alanların siyasal ve düşünsel kimliğine itirazımız yok, ama dünyanın başka yerlerinde benzer sorunların çözümünde hakem ve danışman olarak, süreç giderici işlevi gören böyle grupların propagandacı gibi çalıştırıldıklarını duymadık.

“Kürtler gene kandırılıyor mu?” diye sormanın anlamı yok, hareketin geriye gitme olanağı bulunmuyor, son gelişmelerden kazandıkları yeterli bir ilerlemedir. “Oslo görüşmelerinden zararlı çıkmadılar, fakat Tayyip Erdoğan kârlı çıktı, 2010 referandumunu ve 2011 seçimlerin çatışmasızlık ortamında atlatarak, oylarını azamiye çıkardı.

Önümüzde Mart 2014 yerel seçimleri, 2014 Anayasa Referandumu, Ağustos 2014 C.Başkanı seçimi ve 2015 genel seçimleri var. AKP'nin bütün hesapları –başta Başkanlık anayasası olmak üzere– bu oylamalara dayalı.

Öyle anlaşılıyor ki, olayın tek kaybedeni CHP olacak. Daha şimdiden parti darbe yedi, Kılıçdaroğlu sakalı ulusalcılara kaptırdı.Bu durum Tayyip Erdoğan'ın bir başka çıkarı oldu.