Türkiye’de liberal çok, liberalizm yok

  • Yazdır

Türkiye’de, "laiklik elden gidiyor!" feryatları ötesinde AKP eleştirisi, hiç yapılmadı. Yapıldı da "caminin eleştirisi" gibi yapıldı. Oysa eleştiri kapitalizmin eleştirisi olmak zorundaydı, kapitalizmin eleştirisi ise çoktan rafa kaldırılmıştı. Gecikmiş AKP eleştirisi asıl bundan sonra olacak. Eleştiri sanıldığının aksine halktan gelmeyecek, sandıkta somutlanmayacak. Yeni eleştiri rezilce bir hırsızlığa varan sömürüye karşı gittikçe köpüren öfkeden gelecek; tecellisi de sokakta olacak. İtibardan düştü sanılan eski devrimci kavramlara ilgi artacak, sandık muhalefete umut vermediği için 'siyasi çoğunluk' denilen aktif bir güç doğacak ve AKP iktidarını köşeye sıkıştıracak.

AKP’nin ne olup olmadığına dair uzun uzun analizlere boş verin; tümü fantazidir. Türkiye’de 10 yıl önce, sağ partilerin taşıyageldikleri klasik tekelci sermaye (TÜSİAD) varsayımı, küreselleşme denilen tek yanlı emperyalist basınç nedeniyle yıkılmıştı. Siyasette zaten ‘sol’ diye bir yer ve güç bulunmadığı için kimseye farkettirmeden merkez sağda çarçabuk bir yeni varsayım kurulmalıydı. Irak’a müdahale edilecekti, zaman yoktu. Türkiye’nin kendine varsayım kurabilen olgun homojen bir ‘millet’i hiç bir zaman bulunmadığı, için bu varsayımı –iğreti ve yakıştırma da olsa–, TÜSİAD ile birlikte 'başkaları' kuracaktı. Kurdular. AKP budur; çalakalem bir varsayımdır, ABD-AB-TÜSİAD ortak yapımıdır, bir toplum projesi değildir, ‘sonra bakarız’ denilerek aceleye getirilmiş, basireti bağlanmış bir toplumun kafasına geçirilmiş geçici bir siyasal projedir. Kapalı bir atölyede değil açık havada ve herkesin gözü önünde hazırlandığı için AKP’nin bu olduğu ve bundan başka bir şey olmadığı ‘herkes’ tarafından bilinmiştir.

Sorulabilir: ‘Herkes tarafından bilinmekteydi’ de, niçin on yıl önce Türkiye’nin Tayyip Erdoğan liderliğinde ve AKP ile AB üyeliğine ve ileri demokrasiye açılan yeni bir gelişme kulvarına girdiği biçimindeki aldatmaca gerçekmiş gibi algılanmıştı? Yanıtı basittir: Türkiye’ye Batı’dan zarar gelmez(!) ayrıca Türkiye’nin bizzat varlığı –kendisi– da bir Batı varsayımıdır.

AKP bir çuval misali Türkiye’nin başına geçirildiği gün hakiki bir TÜSİAD eleştirisi yapılabilseydi bu gerçek bir AKP eleştirisi olurdu ve bir kaç yıla varmaz, bu oyun bozulurdu. Eleştiri saçma kemalist tezler üzerine kurulunca geçici olan bu USA çuvalı 10 yıl Türkiye’nin başında kaldı.

AKP iktidarını getirenler onu nasıl yaşatacaklarını da planlamışlardı. Bunu yapmalarının biri kemalizm denilen devlet refleksi, diğerleri de ordu ve yargı olmak üzere üç vesayet engeli vardı. Kemalizmin adı gitmiş vahı kalmıştı, bir vuruşta çöktü. Yargı da zaten Türkiye’de, istiklal mahkemelerinden beri bildiğimiz gibi, kulağından tutup çekenin götürdüğü yere giderdi. Ordu ise NATO'nundu, NATO Erdoğan’ın arkasında olduğu sürece orduya karşı eline verilmiş her operasyonu kolayca yapardı. Geriye, her gün çıkıp ‘havada kuş var!’ diye bağıracak sağdan soldan, komünistlerden, faşistlerden, orta yolculardan liberal bir yığınak oluşturmak kalıyordu. Oyun alkışlarla başladı: Tayyip Erdoğan cesurdu, yiğitti, Kemalizmin bastırdığı tarihsel siyasi çizginin (İtilaf) uzantısıydı, Türkiye’yi maküs tarihinden koparıp Avrupa'ya ve demokratik bir yeni düzleme taşıyacaktı. TÜSİAD'ın AKP desteği de zaten bu perspektife destekti. Sunum böyle idi ve gelişmesinin ana doğrultusunu yitirmiş bir Türkiye’ye rüya gibi geldi. Alternatif bir çıkış yolu öneren de yoktu.

Türkiye 10 yıl boyunca bu TÜSİAD varsayımına hapsoldu. Herkes AKP’yi konuştu. İtiraz eden niye ve neye itiraz ettiğini bilmeden etti. Halkoyu desteği, bu desteği kılıç darbesiyle kesecek bir güç oluşmayınca da ilk hamlede yüzde 35’i, ikinci hamlede yüzde 45’i, üçüncü hamlede yüzde 50’yi aştı. “Halk” bu, ne yapacağını iyi bilirdi, artık ne Tayyip tutulabilirdi, ne de Türkiye.

On yıl uyutulduktan sonra şimdi nerdeyiz? “Tek devlet, tek millet ve tek din”deyiz. 90’larda, 80’lerde 50’lerdeyiz. Hatta “Döndük geldik mi yeniden 1930’lara”! (Ahmet Altan). Başlangıçta sadece diller magazinken on yılda beyinler de magazinleşti. Ciddiyetsizlik ve cibilliyetsizlik siyaseti, medyayı, sokağı kuşattı. Halk (sandık) bu olunca o da gider Suriye’ye bulaşır. Ecdat edebiyatına sarılır. Gazap saçar, NATO beni korur diye çalımlara girer... Hadi çık şimdi işin içinden.

Yakın zamanda AKP ile nasıl mücadele edilir, Türkiye AKP’den nasıl kurtulur soruları yoğunlaşacaktır. Tamam, AKP tüm angajmanlarını tüketmiş değildir, taşeron olarak yapacağı işler vardır. Ama artık bu iktidarın bir ‘bütün’ olarak Türkiye için bir felaket haline geliyor olması AKP'den kurtulmak için yabana atılır bir fırsat değildir. AKP’nin nasıl gönderileceğini bugünden tartışmaya başlamak aculluk olmaz.

Fakat ‘AKP’yi göndermek’ demek aynı zamanda ABD’yi, AB’yi, TÜSİAD’ı göndermek demektir. Çünkü AKP’nin temel dayanakları bunlardır. Erdoğan’a verilen yüksek oylar bu dayanaklarına verilmektedir. AKP’nin gönderilmesi aynı zamanda ABD’nin, AB’nin, TÜSİAD’ın gönderilmesi olunca, karşıt siyasi kurgunun da, –uğraklarından biri sandık olsa bile– devri sabık yaratmaya yönelik bir kurgu olması şart olur.

Buna da itiraz edilebilir, muhalefeti sandığın dışına çıkarmak tehlikelidir, denebilir. İyi ama, çivi çiviyi söker. Ne dedi Ahmet Şık mesela. ‘Beni içeri tıkan polisler, savcılar, hakimler hapse girecek’ dedi. Devri sabık yaratma yaklaşımı budur işte. Tamam, onunkisi sadece ‘kendisi’ için söylenmiştir, laftır ama herkes kendi alacağı için bu şekilde konuşmaya başlarsa... Böyle de olacak gibi. O zaman herkes hesabını kendi için yapsın. Uludere mi; Kürtler düşünsün. Çamlıca Tepesi’ne 6 minareli cami mi dikecek? İstemeyen ‘Sen yap, ben yıkacağım’ desin, hatta yetmezse ‘Yıkım masraflarını yaptırandan alıp bir emekçi fonuna yatıracağım’ diye eklesin. Suriye’ye savaşa mı sürecek seni, korkun o mudur? Elim titrer, 180 derece şaşarım de. İşçi, memur, açlık ve yoksulluk mu?... Vurgun ve talan mı?... Toksan tokum de açsan gereğini yap. İşçiyi işçi, köylüyü köylü düşünsün. Biber gazı mı? ‘Vız gelir!’... Gerçek bir AKP eleştirisi böyle olur.

‘Bu eskimiş lafları eski bir zamandan hatırlıyorum’ diyenler olacaktır. Doğru, işte aynen öyle olacak. Kafalar 20-30 yıldır, ‘geçmişten koparak’ ‘ileriye gidenlerin’ daha güzel bir dünya bulacaklarına şartlandığı için şimdi geriye dönmekten çok korkuluyor. Bu geri dönüş konusunu, ‘solculuğun esasları’nı hatırlatarak kurcalayalım.

‘Yeni söz’ler, ne işe yaradılar; somutta kime ne kazandırdılar? Bilimsel-teknik devrim ve demokrasi diye ileri sürülen yutturmacalarla kimin yaşamına ve özgürlüğüne en küçük bir şey eklenebildi? Eski tas, eski hamam. Hatta kötüleşme var. İleriye gittik sanılırken geriye düşme var. Yoksulları ve yoksulluğu boş verelim, yoksunlar daha yoksunlaştılar. Çalışanlar daha yoğun ve daha uzun çalışıyorlar. Emperyalizmin topunun tüfeğinin karşısına halkların dirgeni dikilirdi, artık savaşlar da savaş olmaktan çıktı. Öldürülenlerin her birine ve hepsine, –artık iş bilgisayar oyununa dönüştüğünden– bir fatiha bile fazla gelir oldu, tek fatiha milyonlarca ölüye kafi.

Akıllar öylesine dumura uğramıştı ki 90’lı yıllarda, artık emperyalistlerin ve kapitalistlerin emekçileri sömürmeye ihtiyacı kalmadığına inanılmıştı. Sistem olarak varlık koşulu olsa bile bir mucize olmuş, emek sermaye çelişkisi kapitalizmin bizzat kendisi tarafından çözülmüştü. Bütün dünya zenginliğini kendinde toplayarak kendine yeter hale gelen medeni dünya kendi cennetinin surlarının içine çekilecek, mazlum dünya insanlarının yakasından düşecekti. Aklı olan eşitlikle, özgürlükle, sosyalizm denilen saçma sapan şeylerle uğraşmak yerine bu cennete kapağı atmak için çalışırdı. Ama tam tersi oldu. Ortadan kalktı denilen bu emperyalizm bugün bütün dünyayı ev ev ele geçiriyor.

Bilinir, genişleyen her hegemonya merkezden sarsılmaya başlar. ‘Küreselleşen’ kapitalizm de merkezinden sarsıldı. Avrupa’ya bakan görür. Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz'e de bakan görür. Bu ülkelerin işçilerinde ve halklarında, özellikle de 90’ların boş söylemine inanmış olanlarında müthiş bir hayal kırıklığı var. Bu halklar en zor günlerini yaşarken bile kendilerine sosyal devlet veya sosyal politikalar öneren bir siyaset yoktu, çünkü bunların kapitalistlere hitabı tükenmişti. O zaman boyun eğen bu toplumlar en alttan başlayan bir kabarmayla bugün en azından homurdanmaya başladılar. Müthiş bir pişmanlık duygusu ve öfke birikmiş, besbelli.

Nerden biliyoruz diye sorulabilir. Yunanistan ilk ve en küçük örnek. Emekçilerin ve iflahı kesilen orta sınıfların öfkesini seçim sandıkları bile örtemedi. Bu öfke siyasi karşılığını da buldu ama Yunanistan Komünist Partisi’nin fazla akıllıca fakat az inançlı bürokratik tavrı yüzünden bir sol iktidara, dönüştürülemedi. Hadi diyelim orası Yunanistan, emekçilerinin geçmişi var, mücadelesi var. Türkiye’deki emekçilerin geçmişi ve mücadelesi hiç mi yok? Bu geçmişe tükürenler için elbette yok ama destansı olmasa bile yiğitçe bir mücadelesi var. Ses çıkmadı ve çıkmıyor, niye? Yunan solu “yeni” olacağım diye geçmişine hiç sövmedi. Türkiye solunun ağırlıklı kesimi ise adına ‘yenileşme’ dedi ve 90’lı yılların başından beri kendi geçmişine küfrediyor. Kendi geçmişine küfreden bir solu da kimse ciddiye almıyor. Böyle rezalet mi olur deme, öyle işte.

Tamam, varsın “yeni” olsun, koy bakalım ortaya mücadeleni. Yok. O halde ne söylenip duruyorsun sol geçmişte çok hatalar yaptı, kendini şiddetten koparamadı, “Stalin vs.” diye. Türk solunun geçmişine eleştiri yapacaksan belki de en haklı olacağın noktalardan biri kemalizmin kuyruk sokumundan çıkamadığını, diğeri de şiddeti bilmediğini ve yeterince kullanamadığını söylemek olabilir. Bilenler böyle söylüyor. Hem hangi sol ne zaman ve nerde kendini şiddetten uzak tutarak şiddete maruz kalmaktan kurtulabilmiş ki! Böyle bir örnek yok.

Ortaya konuşursak söz şu olur: Sosyalizmden doğan boşluğu güya “demokratik kapitalizm”in versiyonlarından biri dolduracaktı. Bu varsayıma en çok sarılanlar da sosyal demokratlar oldu. Hepsi çuvalladı. Tekelci kapitalizm demokrasiyle ancak, demokrasiden başka çare kalmadığı takdirde yönetilebilirdi. Bugünkü anlamıyla demokrasi kapitalizmin işçi ve emekçi sınıfların ayaklanmalarına karşı icadıydı. Kapitalizm emek-sermaye kavgasının ‘vatandaş harbi’ne döneceğini anladığı yerde ancak “demokrasi!” diyordu. Demek ki demokrasiye giden yollar da şiddeti dışlamamıştı.

Bunlar bilinmedik şeyler değildir, unutulmuş şeylerdir. İster istemez hepsi yeniden hatırlanacaktır. Parti, sendika, örgüt, grev, siyasi grev, direniş, kalkışma vb... Bir bakalım. Kapitalistler eskiden kullandıkları örgütleri, araçları, yöntemleri aynen kullanıyorlar. Hatta kapitalist devletlerin uygulamalarında şiddet düne göre arttı bile. Dünyanın en büyük demokrasisinin en açık toplumunun en büyük başı olan Obama, Usame bin Ladin’i ve ailesini son derece gizli bir operasyonla öldürdü ve naklen seyretti, bu sadistlik kime ters geldi? İşte gizliliğin ve şiddetin başarısı. NATO’nun yirmi yıldır nerede hangi dolapları çevirdiğini biliyor muyuz? Şurada, burnumuzun dibinde, Suriye sınırında, Hükümet ne tezgahlar kuruyor, haberimiz yok. İşte sana gizli örgüt, şiddet ve kararlılık. Sınıf mücadelesi böyledir. İşine geliyor ve çıkarın buna bağlıysa, şiddeti zorunlu olarak sen de kullanırsın. Bugün emekçi sınıflar siyaseti açısından şiddet dünyanın her yerinde ve ülkesinde nefs-i müdafaa haline gelmiştir.

Şunu hemen ekleyelim: Solun ister istemez yeniden başvurmak zorunda kalacağı eski araç ve yöntemleri kapitalistlerin şiddetiyle karıştırmamak gerekir. Solun geçmişteki mücadele araçlarından şunu veya bunu geri çağırmıyoruz. Sözünü ettiğimiz, bütünlüğü olan bir ideolojik çerçeve içinde bunların tümünün birlikte geri gelmeleridir. Solun paramparça olması, temel varsayımının, –başka bir ifadeyle ideolojisinin– parçalanmış olması nedeniyledir. Bu parçaları birleştirmesi ve kendini yeniden inşa etmesi günümüzün en önemli sol siyasi faaliyet konusudur. İleriye gidilerek çözülecek bir sorun değildir bu, geriye dönülmelidir.

Geçmişi geri çağıran kimdir? Bu önemlidir. Çünkü bu geri çağırma işçilerin ve emekçilerin bilincinde şekillenmiyorsa boş bir gayrettir. İşçi ve emekçiler 50 yıl, 100 yıl önce olduğu gibi bugün de var. Hatta sayıları da 50 misli arttı. Değişen tek bir şey oldu sadece: Eskiden işçiler ve emekçiler kas ve akıl güçleriyle birlikte vardı, fakat bugün sadece, kapitalistten başkasına yaramayan kas güçleri kaldı. Akılları ile birlikte ideolojileri de dağılıp savruldu. Mücadele araçlarını yitirdiler. Böyle olunca da kendi güçlerine zerre kadar inançları kalmadı. Eski zamanda kendi güçlerine dayanarak iktidar mücadelesi vermekteydiler. İktidar mücadelesi, hangi sınıf için olursa olsun en yüksek siyasi bilinç düzeyidir, en kötüsü işçi ve emekçilerin iktidar bilinçleri köreldi. İşçilere tüm dünyada otuz yıldır, “iktidar kötü bir şeydir” nutukları atılıyor. İktidar için mücadele etmeyen işçinin demokrasi ve ekmek mücadelesi de sonuç vermez. Demokrasi 'uzlaşmadır' derler ama iktidar talep etmeyen hiç bir harekete “uzlaşma” önerisi yapan olmaz. Son otuz yılda işçi ve emekçi sınıflar iktidar mücadelesinden koptukları için demokratik hak ve özgürlükler bakımından da gerilediler. Bu diyalektik ilişkiyi gözden kaçıran işçi mücadeleleri hiç bir sonuç vermez. Kapitalistlerin dünyanın her yerinde tarihlerinde hiç görmedikleri bir ballı-börek çağını yaşadığını, bunun kendi sınıf miskinliklerinden kaynaklandığını sezmeye başladı işçiler, daha iyi bir kapitalizm isteriz demekten vazgeçiyorlar.

Emperyalist dünya gücünün dünyayı sosyalizmden arındırma operasyonlarına destek veren solcular buna, Marks’ı da şahit göstererek “Değişim!” dediler. Evet, Marks “esas olan değişimdir” demişti ama bunu dünyanın değiştirilemez olduğuna inanan miskinler için söylemişti. Kapitalizmin dayattığı bu ‘değişim’ ise işçi ve emekçilerle birlikte insanlığın hayatını berbat etti. Üstüne ‘küreselleşme” diye eleştirilemez bir zırh giydirdi ve herkesten bu puta tapmasını istedi. O halde bugün hakiki değişim, geriye gitmek ve sınıf mücadelesi bakımından filmi koptuğu yerden bağlamak anlamına gelir. Bu aynı zamanda dünya solunun son otuz yılda, çoğu fantazi kabilinden ürettiği saçma sapan görüşlerden de kendini arındırması demektir. Çünkü bu fantaziler kapitalizme yaramış, işçi ve emekçilerin “dar” sınıf çıkarlarından geçtik, insanlığın geneli için de hiç bir işe yaramamıştır.

İşçi ve emekçileri içine düştükleri ataletten kurtaracak olan siyaset onları sarsacak bir siyaset olabilir. Mao'nun böyle bir tıkanma noktasında komünistlere "parti binalarını topa tutun!" demesi isabetliydi. Bugün de yapılması gereken budur, eşiğine gelinmiştir. Herkes kendi kafasını topa tutmalıdır. Türkiye'den örnek verelim: Bugünkü sendikalarla işçiler ekmek mücadelesi veremiyor. Demek ki önce bu sendikaların işçiler tarafından topa tutulması gerekir. Peki 20 yıldır küreselleşme adı altında ileri sürülen yalanların örgütlenmesi demek olan "yenilikçi" sol siyasetler ne olacak? Onlar görülmese de olur, çünkü kendilerinden başka kimseye zararları yoktur. Biriken ve çok yakında volkan gibi patlaması beklenen sınıfsal öfkeyi başıboşluktan koruyup iktidar mecrasına akıtacak bir "öncü" sol siyasete ihtiyaç vardır. Bu da eskimemiş eski siyasettir. İhtiyaç bunadır. Bu ihtiyacı hissetmeyenlere ise kimsenin ihtiyacı yoktur.