Türklere hitap eden propaganda

Son ayların olayları “bu ülke en önemli sorunuyla daha ne kadar zaman birlikte yaşamaya devam edecek?” sorusunu hâlâ da Türk toplumuna sordurabilmiş değil. Toplum “Kahrolsun PKK”, “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez” tekerlemelerini aşamadı.

Aymazlığın esas nedeni Türklere devletin ve medyanın yukarıdan empoze ettiği Türk-merkezli zihniyettir. Sağcısıyla, ortacısıyla, hatta bir kısım solcusuyla geniş kesimler konuya dünyada çoktan kabul görmüş evrensel ilkelerle değil, salt Türk olarak bakmaktadırlar.

Öyle olunca da, bir Gaziantep olayı vuku bulduğunda hadise sorunun üstüne çıkarılmakta, devletin ve onu destekleyen medyanın korosu her sesi bastırmaktadır.

Oysa bırakalım 1921'de Koçgiri'den bu yana neler yaşandığı sorusunu, 15 Ağustos 1984'ten beri bu ülkede -Genel Kurmay'ın tarifiyle-“düşük yoğunluklu bir savaş” , eski deyişle “gayrinizami harp” en genel adlandırmayla bir “özel harp” vardır.

Salt kendi kamuoyuna dönük olmak

Yüksek askeri okullarda “Özel ve Psikolojik Harp” diye bir ders okutulur. Bu derste gerilla savaşı anlatılır, başlıca kuramcıları olan Mao ve Che'nin görüşleri, buna karşılık Güneydoğu Asya'daki, Orta ve Güney Amerika'daki Pentagon ve CIA merkezli anti-gerilla (ya da kontr-gerilla) operasyonları yer alır. Nazi işgali altındaki ülkelerdeki direniş mücadeleleri ve partizan savaşları da ders programına dâhildir.

Psikolojik harp konusunun özel harp konusuyla ikiz kardeş gibi birleştirilmiş olması onun ikincil önem taşıdığı anlamına gelmiyor, tersine psikolojik harp çoğu zaman özel harbin önüne geçmekte.

Bugün Türkiye'de yaşanmakta olan tam tamına böyledir. Kitle haberleşme araçlarının bu denli geliştiği günümüzde psikolojik harbin üstünlüğü hiç kuşkusuz Türk tarafının elinde. Ne var ki –ve aşağıda da değineceğimiz gibi– bu psikolojik gayretler hemen hemen sadece Türklere dönük sürmekte.

Yapılan, Çetin Altan'ın siyasi literatürümüze kattığı zeki bir nitelendirme olan “Türke Türklük propagandası”nın bir versiyonu olarak “Türke Kürt düşmanlığı propagandası”dır. Onca terör tekerlemelerinin Türk toplumuna yansıması Kürt düşmanlığıdır. Bu açıdan medya eliyle sürdürülen psikolojik savaş sadece kendi safınızdakileri ikna ediyor. Çünkü Kürde Kürt düşmanı siyasi propaganda yapamazsınız, ama onları ikna edecek araçlarınız da yok, çünkü onları kucaklayacak bir siyasal ve toplumsal karakteriniz yok.

On yıllar boyu “Kürt yoktur, siz dağ Türklerisiniz” dediniz, inandıramadınız, şimdi ise asimetrik diye nitelediğiniz bir savaş var, siz kendi cephe gerinize sesleniyorsunuz, karşı cepheye ve onun gerisine hemen yok mertebesinde tesir edebiliyorsunuz.

Önce psikolojik taarruzun Türk cephesine göz atalım: Bu kadar toz duman arasında, konu esasa ilişkin olarak konuşulamaz, en azından ulusal medya denilen merkezi TV kanalarında mümkün değil. O kanallara “ulusal kanal “ denilmesinin nedeni yerel yayınlarla sınırlı olmamaları ve bütün nüfusa dönük yayın yapmalarıydı, ama o medyanın misyonu gerçekten ulusaldır, psikolojik savaşta milli yayın yapmalarıdır.

Oysa burası çok uluslu bir ülke, ama devleti, anayasası, yasaları tek uluslu, yani Türk, Türkçü, Türk-İslam-Sünniliğinin kendisi. Bu olgunun Türk kamuoyunda bilince çıkmamış olması ise psikolojik harbin bir sonucu.

O medya her türlü dezenformasyonu yapıyor, şoven ve saldırgan endoktrinasyonun tüm boyutlarını sergiliyor, dikkat ederseniz son zamanlarda TV açık oturumlarına BDP'li sözcüler ya da evrensel doğruları savunan siyasi yorumcular çağrılmamakta.

Örneğin, Birleşmiş Milletler'e kayıtlı 193 devletin olduğunu, bunların 133'ünde “eyalet sistemi”nin bulunduğunu bilen Türklerin sayısı acaba kaç kişi? Örneğin Türkçülük koşullanması altındaki geniş kitlelerin erkekleri futbola meraklıdırlar, Avrupa ya da dünya uluslar kupası maç yayınlarını da izlerler, hatta Türkiye'nin İngiltere'yle, İskoçya'yla, Galler'le ya da Kuzey İrlanda'yla oynadığı da olmuştur. O takımların hepsinin içinde bulunduğu devletin adı Birleşik Krallık'tır, her birinin ulusal bayrağı vardır ve ayrı ayrıdır.

Hatta yaygınca “İngiltere” denilen Birleşik Krallık'ın bayrağından farklı olarak hakiki İngiltere'nin bayrağını o maçlarda görürüz, İngiliz bayrağı beyaz zemin üzerine yatay kırmızı haçtır. Bu husus Türkler ya hiç bilmezler, bilseler de aldırmazlar. Bilselerdi veya aldırsalardı, kırmızı-yeşil-sarı renklerin yan yana gelmesine bu kadar düşman olmazlardı. 1970'li yıllarda Diyarbakırspor Kulübünün ambleminde bu üç renk vardı, şovenler çok kızarlardı. Sonra sarı renk kaldırıldı.

Resmi ağızlar ve medya Güney'deki Kürdistan Özerk Yönetiminin resmi adını bile telaffuz etmezler, Türkiye'nin F. Almanya'dan sonra ikinci verimli pazarı olan o ülkeyi adıyla çağırmaktan korkarlar, ona “Kuzey Irak” derler. Çin'in başkentine doğru olarak Beijing derler, Hindistan'ın eski ismi Bombay olan kentini yeni adıyla Mumbai diye çağırırlar, ama Kürdistan Özerk Yönetimi Başkentinin resmi adı olan Gewler'i keyfi olarak Erbil diye adlandırırlar.

Türk tarafı “kendi çalan, kendi oynayan” durumda olmayı sürdürmekte, Türkleri Türkçülükle ve Kürt düşmanlığıyla doldurmaya ve kışkırtmaya devam etmekte. Gaziantep ve benzeri olayları Türklerin birliği için bir yapıştırıcı olarak görmekte. Bu politika linççiliği teşvik ettiği için yarın AKP iktidarının ayağına dolaşır.

Karşı cephenin gerisi

Gelelim savaştaki karşı cepheye: Unutulmasın ki, psikolojik savaş ne kadar önemli olursa olsun savaşın kendisi değildir, savaşın kamuoyuna yansıtılmasıdır, o alanda daha güçlü olan savaşı kazanacak demek değildir. Ve “kamuoyu” derken Türk medyasının hiç dikkate almadığı taraf Kürt kamuoyunun varlığıdır, ne düşündüğü, ne hissettiğidir.

Türk medyasının kendi kamuoyuna seslenmesi ona özel savaşta bir üstünlük sağlamıyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi psikolojik harbin bir de karşı cephesi vardır, hatta kurama göre asıl amaç “karşı tarafın moralini bozmaktır”. Bu nedenle karşı tarafın zaiyat rakamları şişirilir, kendi zaiyatınızın gerçek rakamları gizlenir.

Psikolojik Harp propagandasının “karşı cephe gerisine” seslenmesinin unutulmayan örneklerinden birisi işgal altındaki Fransa'da yaşanmıştı. Direniş hareketine katılmış –çoğu Komünist Parti mensubu– 2'si Ermeni, 7'si Doğu Avrupalı Yahudi veya İtalyan, İspanyol –biri kadın– 23 anti-faşist bombalı eylem, sabotaj ve suikast girişiminde 150 kişinin ölümüne, 600 kişinin yaralanmasına yol açmak iddiasıyla tutuklandıklarında Alman makamları ve işbirlikçi Vichy Hükümeti bütün Fransa kentlerini, hatta köylerini afişle donatmış, aynı zamanda küçük boy el ilanları dağıtmıştı. Onları “kurtarıcı değil, terörist, suçlular ordusu” diye nitelemiş ve propagandasını “hiç birisinin Fransız olmaması, hepsinin yabancı olması” üzerine kurmuş, grubun eylemlerini Bolşevik ve Yahudi Komplosu olarak betimlemişti.

Afiş ve el ilanlar karşı cephe gerisine, yani Fransa toplumuna seslenmekteydi. Çünkü onların Fransız değil, yabancı olmaları Alman toplumunu hiç ilgilendirmezdi. Söylenenler Fransızları da etkilemedi, örneğin bugün –aradan kaç kuşak geçtikten sonra bile– bir Fransıza o gruptan örgütsel adı olan FTP-MOI diye söz etseniz anlamaz, ama “Manouchian Grubu” derseniz hemen bilir.

Bizde de Öcalan'ın annesinin Ermeni asıllı olduğu, PKK mensupları arasında Ermenilerin bulunduğu çok söylendi, ama her ne kadar tek bir Ermeniyi ölü ya da diri olarak ele geçirip iddialarını ispat edemedilerse de, o propagandalar bile Kürt toplumuna değil, Türk toplumuna sesleniyordu, Asala şiddeti sayesinde tırmandırılan Ermeni düşmanlığından Kürt düşmanlığı için yararlanmayı amaçlıyordu.  

Bugünün Başbakanı PKK mensuplarını Zerdüşt ya da ateist olarak nitelemekle Kürtlere yönelik propaganda yaptığını zannetmektedir, ama ne 3 milyona yakın BDP oyuna engel olabilmektedir, ne de bizzat kendine oy veren Kürt seçmenleri buna inanmaktadır. Erdoğan'ın o iddiaları gene dönüp kendisinin dindar Türk seçmenlerine hitap etmektedir.

Oysa Türk tarafına yapılan psikolojik harp propagandası ne olursa olsun, Kürt tarafı fotoğrafın tamamını görmektedir. On sivilin ölümüne yol açan Gaziantep patlaması türünden girişimleri onaylamak mümkün değildir, ama 1984'te beri yaşanmakta olan süreç “siviller öldürüldü” savıyla nitelenemez. HPG olayı ısrarla reddetmekte, Diyarbakır'da faaliyet gösterdiği söylenen ve baş fail olarak ilan edilen kişinin Kuzey Kürdistan'a hiç gitmediğini açıklamaktadır. Fakat HPG ya da TAK'ın benzer eylemleri de olmuştur. Ama onların hiç birisi mücadelenin simgesi ya da niteliği değildir. Gayrinizami savaşın bir ayrıntısıdır.

Dünyadan örnekler

Silahlı örgütlenmelerde bu tür tasvip edilemez eylemlere rastlanmaktadır, 1,5 milyon nüfuslu Kuzey İrlanda'da, 500.000 İngiltere karşıtı Katolik'e hitap eden İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nun bu tür girişimleri çok daha fazlaydı, ama öyle olması ABD'deki İrlanda asıllı Katoliklerin o örgüte destek vermelerini önlemedi, hatta Başkanı Bill Clinton'ın IRA liderleriyle görüşmesini de engellemedi. Sonuçta Britanya Merkezi Hükümeti IRA tarafından öne sürülen azınlık taleplerini kabul etti, ve barış sağlandı. O kadar ki, yakınlarda Kraliçe II. Elizabeth Kuzey İrlanda'yı ziyaret ettiğinde, eski IRA'nın 2. ismi, şimdiki Başbakan Yrd. McGuinness'le, yani bir zamanların 2 no.lı “terörist başı”yla görüştü. Siyasetin cilvesine bakın ki, o kişi şimdi Güneşin Batmadığı İmparatorluğun –geleneklere sımsıkı bağlı– Kraliçesinin elini sıkmaktadır

Güney Bask'lıların taleplerini savunan ve esas olarak benzer eylemler yapan ETA İspanya merkezi hükümetiyle anlaşmaya vardı ve özerkliğin genişletmesiyle eylemlerine son verdi.

Bu iki örgüt İtalya'daki Kızıl Tugaylar, Federal Almanya'daki Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ve Fransa'daki Doğrudan Eylem (Action Directe) gibi halk desteği olmayan arızi örgütler değillerdi. Kitle tabanına sahip bulundukları için yaşadılar, o kitlelerin talepleri az-çok karşılanınca askeri faaliyetlerine son verdiler ve altını çizelim ki, o talepler kültürel değil, siyasal taleplerdi.

Saydığımız örgütlenmelere ve eylemlerine en çarpıcı örnek 1972 Münich Yaz Olimpiyatlarında Filistinli gerillaların İsrail kampını basmaları ve bazı sporcuları öldürmeleriydi.

Bütün dünya olaya büyük tepki göstermişti, Al Fateh'in ya da mensubu bulunduğu FKÖ'nün pek çok benzer eylemi oldu, 1976'da Yeşilköy Havaalanında El Al uçağına binmek üzere olan 4 kişinin ya da 1986'da İstanbul'daki Nova Şalom Sinagogunda 21 kişinin öldürülmesi de onlara dâhildi.

Tekrar edelim, sivil halkın canına, malına mal olacak hiçbir eylem aklanamaz, ama yukarıda andığımız FKÖ, IRA ve ETA'nınkilerin yanında PKK veya HPG'nin benzer eylemleri çok azdır.

Kışkırtmaktan medet ummak

Taraflar arasındaki karşıtlaşma o raddeye varmıştır ki, Türk tarafını galeyana getiren bir eylem Kürt tarafını etkilememektedir. Bu noktanın nedeni üzerinde düşünmek gerekir. Bu ruh halini yaratmış olan 90 yıldır süren baskı, şiddet, zor politikalarıdır. Buna rağmen, kesin gözlemlerimiz odur ki, Türk tarafında Kürt düşmanlığı çok vardır, ama Kürt tarafı Türk düşmanı değildir, o sadece devleti sevmemektedir, o kadar. Bunun başlıca nedeni Kürdistan Siyasi Hareketinin propagandasını Türk düşmanlığı üzerine kurmamış olmasıdır. Kürt bireyi devlete, onun askerine, polisine baktığı gözle Türke bakmamaktadır.  

Buna rağmen HPG'nin girişimlerine sempatiyle bakan sadece 3 milyon oy sahibi insan değil, AKP'ye oy vermiş pek çok seçmen de o örgütlenmeye karşı değil, çünkü dile getirilen talepleri onlar da derece derce paylaşıyorlar. Siyasi mücadeledeki ana dil ve benzeri istemlerin de ötesinde, esas olan siyasi taleplere gizli-açık sahip çıkıyorlar.

Gidin konuşun, size güvenirse, oradaki AKP'nin Kürt seçmeni özerklikten yanadır, yani Ankara'dan değil, yerinden yönetilmek, kendi siyasi organlarını oluşturmak, kendi kendini yönetmek istemektedir, çoğunluğun şu aşamada ayrılmaktan yana olmaması, kendi kendini yönetmek istemediği anlamına gelmez. Zira kendi kendini yönetmek illa ki ayrılmak değildir.

Sivillere karşı silahlı eylemi tabii ki, reddediyoruz, ama bu olayı psikolojik harp aracı yapanlara ve o harbin etkisiyle ilericilik adına o siyasi harekete veryansın edenlere hatırlatırız: Siz 14 Temmuz 2011'deki Silvan olayında da benzer tepki göstermiştiniz. Ama o olay sivillere karşı değildi. Ama siz 14 Temmuz 2012'de Diyarbakır'da düzenlenen yasal miting yasaklandığında, kent 20.000 polisle sokak sokak kontrol altına alınıp, insanların dışarı çıkmaları bile önlendiğinde, o uygulamaya karşı çıkmadınız, neden? Çünkü “miting Silvan'ın 1. Yıldönümü için yapılıyor” dediniz. Oysa bilgisizsiniz, 14 Temmuz tarihinin önemi Silvan eylemi değildir, 14 Temmuz 2012 başkaldırı tarihinin önemli bir olayının 30. Yıldönümüdür.

14 Temmuz 1982'de Diyarbakır 5.No.lı Cezaevinde Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz açlık grevine başlamışlar ve eylemlerini ölene kadar sürdürmüşlerdi. “Dörtler” diye anılan o kişilerin ölerek başkaldırmaları Kürt siyasi tarihinin önemli olaylarından birisidir, hatta bir kilometre taşıdır.

Öte yandan, Güney Kürdistan'ın varlığına ilaveten Batı (veya Güneybatı) Kürdistan'ın da kuruluyor olması Kuzeyin halkı için uyarıcı ve teşvik edici olmuştur, asıl uyarılmış olan AKP'ye oy vermiş olan kesimdir.

Batı Kürdistan'daki uyanış ve hareketlenmeyi sağlayan örgütlü gruplar arasında Kuzeydeki siyasi oluşum en etkili olandır, çünkü diğerlerinden çok daha modern olan, feodal öğelerden ve dincilikten en arınmış olan Kuzey'dir. Siz biliyor musunuz ki, ulus devlet kavramını kuramsal olarak tartışmaktadırlar, bugüne değin ulus devlet ve devlet başımıza bela oldu, biz de ileride öyle olabiliriz diye öyle olmamanın çarelerini düşünmektedirler.

Barzani’yle hakimiyet aramak

Batı Kürdistan'daki gelişmeler karşısında AKP'nin yaptığı tek şey Dışişleri Bakanı'nı Barzani'ye yollamak ve ondan –şantajla da karışık– yardım istemek olmuştur. Dün “aşiretle görüşmeyiz” diyen –ama korucu aşiretleriyle pek âlâ görüşen– yetkililer, “aşiret devleti” dedikleri Barzani yönetiminden bugün medet ummaktadırlar.

Siyasi iktidarın Qamışlo'dan batıya doğru yaşanan Kürt gelişmelerinde yaptığı tek şey tehdit olmuştur, yani kendisi “korkmayın biz güçlüyüz, devletiniz” güçlüdür” diyerek Türk kesimine teminat vermiştir, ama “bu yeni gelişme karşısında acaba seçmenim olan Kürt kesimi ne düşünüyor” sorusunu hiç düşünmemiştir, onlara olayla ilgili tek bir söz söylememiştir.

Tam bu sırada Şemzinan çıkartması vuku bulmuş, Çölemerg'e kadar olan bir saha içinde uzun çatışmalar meydana gelmiştir.

Konuyu hâlâ dış mihraklara bağlayan yöneticiler ve yorumcular bu kez de “Beşar Essad yaptırıyor” demeye başlamışlardır.  

Ne oldu, ne bitti, Türk kamuoyunun hâlâ hiç bir bilgisi yok, sadece “teröristler hüsrana uğradı, 135 tanesini öldürdük” diyerek tekrar tekrar kendi kamuoyuna dönük propaganda yapılıyor. Söylenenler bir kez daha Kürt halkına yönelik değil, çünkü gerçek dışı haberler inandırıcı olmaz, bölge halkı doğru haberleri kaynağından duyuyor.

Siz Suriye'yle uğraşmaya devam edin, kendi bahçenizde olan bitenleri Türk toplumundan gizleyin, habire doldurduğunuz insanları ana oy deponuz olarak görmeye devam edin, bakalım nereye kadar gideceksiniz?

Fazla gidemeyeceğiniz atamayla getirdiğiniz TBMM Başkanı'nın size danışmadan çıkış yapmasından ve sizi pek hiddetlendirmiş olmasından, medyadaki yazılı-sözlü seslerinizin vaveyla koparmasından belli.

Güçlüsünüz, kudretlisiniz, çünkü karşınızdaki CHP muhalefeti nerdeyse sizin şansınız. Ama Kürt muhalefeti Türk sosyal muhalefetiyle ve sınıfsal talepleriyle birleşebilmeyi başardığında, sarsılmaz sandığınız kudretinizin ne hale geldiğini göreceksiniz. Hatta daha o günler gelmeden, selefiniz Özal ve Demirel gibi Çankaya'ya kaçacaksınız.

Ama sorun Tayyip Erdoğan'ın şahsi hedeflerinden elbette çok daha önemli, çünkü durum vahim ve iyimser olmak için halen hiçbir belirti yok. Önümüzdeki günler acı olaylara gebe. İktidar soruna “terör sorunu” diye baktıkça olaylar daha da vahim bir hal alacak.

Bazı BDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarının gündeme getirilmesi de Türk kesimine dönük. Zaten BDP seçmenlerinin yetişmekte olan kuşakları milletvekillerini “Ne işiniz var Ankara'da?” diye suçlamaktalar. Ahmet Türk'ün yetkililere “biz diyalog kuracağınız son kuşağız” diyen sözlerinin haklılığı son olaylarda daha da ortaya çıkmakta. Bugün binlerce Kürt genci, hatta çocuk yaşta olanı bir gün HPG'ye katılmak için can atıyor. Onların 27 olan ortalama ölüm yaşı ne yazık ki, ve ne acı ki, daha da küçük yaşa iniyor.

Oysa ölümleri karşılıklı olarak ortadan kaldırmanın yolu adil ve kalıcı barıştan geçiyor. İçeriği muğlak bırakılmış, koşulları az çok belirlenmemiş nafile barış çağrıları barış değil.

Barış ise konuyu Türk kesimine indirgeyerek, onlara propaganda yaparak, mutabakatı Türk siyasileri arasında arayarak, Kürt kesimine gözümüzü kapayarak sağlanmaz, öyle tek yanlı davranarak ancak ve ancak halklarımıza daha büyük acılar yaşatırız.

Barış boş bir söz değil ve maalesef sizin sözlüğünüzde bu sözcük yok.