İslam liderliği illüzyonu fiyaskoya dönüşürken

Politikada illüzyonlara kapılmak, olmadık kudreti kendine vehmetmek, suyun ayasındaki suretini çok beğenmeyi de aşıp önüne dev aynası koymak ilk kez karşılaştığımız bir vakıa değil. Bu durumun bugünkü en mücessem örneği Erdoğan. Yanılsama kendisini Türkiye'nin büyük ve tarihsel bir lideri görmekle başlamıştı, Ana Muhalefet olma savındaki Deniz Baykal CHP'sinin muhalefet yapmak şöyle dursun, iktidarı AKP ile paylaşan TSK'nın Basın ve Halka İlişkiler Şubesi gibi çalışması, "Türkiye laiktir laik kalacak" tekerlemesinden ve 1933'e ait Onuncu Yıl Marşından öteye gidememesi, Tayyip Erdoğan'ın en büyük talihi oldu. Haksızlık etmeyelim, CHP'nin tek olumlu tutumu 1 Mart 2002'de TBMM Irak Savaşına katılma tezkeresine karşı çıkmak olmuştu. Talihin cilvesine bakınız ki, o olumlu tutum bile –bir grup AKP'li milletvekilinin de katkısıyla– Erdoğan'ın kariyerine hizmet etti. Beyaz Saray'a verdiği sözü kendi iradesine rağmen tutamaması Erdoğan'a çok yaradı.

Hatırlanacağı üzere ABD birliklerinin kuzeyden Irak'a girmesi için hazırlıklar yapılmış, İskenderun limanından karaya çıkarılan askeri malzemeler Mardin'in güneyine taşınmış, ABD askeri uzmanları her türlü hazırlığa girişmişlerdi. Daha da önemlisi Trakya ve Doğu Marmara'dan katar katar asker ve mühimmat sınıra taşınmıştı. Şayet 1 Mart Tezkeresi Meclisten geçmiş olsaydı Türkiye Irak Savaşı bataklığına sürüklenecekti ve Erdoğan'ın kariyeri daha başlamadan bitmiş olacaktı. Eminiz ki, şimdi kendisi CHP'ye ve oylamada red oyu veren Bülent Arınç grubuna şükrediyordur.

Daha sonra asker-sivil bürokrasinin izlediği tutum, meselâ 2007 Nisanında TBMM'deki Cumhurbaşkanlığı oylaması, 27 Nisan Genel Kurmay muhtırası AKP'ye hizmet etti. Erdoğan'ın %34 olan oyu %47'ye çıktı. Buna rağmen durumu göremeyenler AKP'yi kapatmaya kalkıştılar, o girişim de tabii ki Erdoğan ve partisinin ekmeğine yağ sürdü, oran 2011'de %50 oldu.

Başbakan erki paylaştığı askere karşı üstünlük sağlayınca kendisi artık büyük lider oldu. Asker içindeki cuntacı ve komplocu grupların yaptıkları bir kez daha AKP'nin hanesine yazılmıştı, fakat ABD'nin yardımı, hatta yönlendirmesi olmadan NATO'nun en büyük ikinci ordusunda bu operasyonlar yapılamazdı.

Erdoğan'ın ülke sınırlarını aşıp kendisini Orta Doğu'nun, hatta İslam Âleminin siyasi lideri görme kuruntusu Şubat 2009'da Davos'taki "one minute" gösterisiyle arttı.. Böylece çoğu Arap halkları nezdinde sağladığı popülariteyle kendisini uluslararası lider zanneder oldu. İsrail'in 31 Mayıs 2010 günü Mavi Marmara'ya saldırması da işine yaradı, 9 Türk öldürülmüştü, ne beis. Hem Şimon Perez'e "siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz" diyeceksiniz, hem de insanları göz göre göre ona göndereceksiniz. İsrail'in böyle davranacağını bilmemek olanaksızdı, ama "Türkler Gazze'ye girmeye çalıştılar" dedirtmenin Türk başbakanına getireceği daha büyük olacaktı..

Büyük İslam lideri Recep Tayyip Erdoğan İslam dünyasının baş düşman bellediği ABD'nin İran'a karşı kuracağı füze üssünü Kürecik'e yerleştirdi. "Efendim, o üs ABD'nin değil, Nato'nundur, kontrolü Türkiye'de olacaktır" laflarına Tayyip Erdoğan'ın seçmenleri dışında inanacak tek kişi olmadığı biline biline öyle denildi. Bu olay Türkiye Başbakanının ve "Büyük Osmanlıyı ihya etme hayalindeki Davutoğlu"nun yaldızlı Orta Doğu kariyerinde dönüm noktası oldu.

Tayyip Erdoğan'ı göklere çıkaranlar 2011 seçimleri sonrasında onu "dünya liderleri" arasında göstermeye başlamışlardı ki, medyanın "Arap Baharı" dediği olaylar yaşanmaya başladı. Ankara'nın Tunus'da yapacağı bir şey yoktu, Mısır'da da kendisini model ülke göstermekten başka bir etkisi olmadı. 2010 Kasım sonunda Kaddafi'den "İnsan hakları ödülü" almaktan perva duymamış, hatta bu ödülün Arap dünyasında kendisine hizmet edeceğini düşünmüş Tayyip Erdoğan Libya olayları çıkınca Kaddafi aleyhtarlarına katıldı, Önce NATO müdahalesine haklı olarak karşı çıktı, ama tutumunda ısrar etmedi, sonunda NATO müdahalesine sivil gemiyle destek verdi, Ne var ki, "dünya liderleri" Paris'te yaptıkları toplantıya onu çağırmadılar, Kaddafi devrildi, linç edildi, girilen yeni dönemde petrol ülkesi Libya'da, pastayı başta Fransa, Batılılar paylaşırken, Türkiye Libya'da kaybettiği ekonomik çıkarlarını bile geri almış değil.

Derken, Suriye olayları başladı, Türkiye Suriye konusunda hiç de öyle pasif kalmadı, herkesin "muhabbetiniz artsın" dediği ve ailecek müşterek tatil yapacak kadar sıkı-fıkı olan Erdoğan-Esad kardeşliği birden tersine döndü, Ankara ABD'nin bölgedeki koçbaşı olma görevini üslendi. Bugün bütün dünya medyası Türkiye'nin adını Suudi Arabistan ve Katar'la birlikte sayıyor. Başlarında ABD var, en önemli rolü de Türkiye oynuyor. Esad'ın zulmü asla mazur görülemez, ama Türkiye'nin olaya bu kadar angaje olması, rejim aleyhtarı Arapların siyasi temsilcilerine yol göstermeye kalkışması, onların silahlı güçlerine her türlü desteği vermesi yanlış olmuştur. Olay Erdoğan'cıların gördüğü kadar basit değildir. ABD izdüşümü Ankara'nın karşısında İran'ın yanı sıra Rusya vardır, hatta Çin vardır. Suriye'nin parçalanacağı anlaşıldıktan sonra bile Türkiye, tarafların ortak bir çözüme yönelmelerini önlemektedir. BM Temsilcisi Kofi Annan görevden çekilirken Türkiye'yi de suçlamış ve planın işlemesine, uzlaşma yolunun açılmasına Türkiye'nin muhaliflere yardım ederek engel olduğunu söylemiştir.

Suriye-Türkiye sınırı yakınlarına kurulmuş mülteci kampları Suriye'ye karşı bir atlama tahtası durumunda. Herkes biliyor ki muhalif güçlere silah, mühimmat ve erzak o kamplar üzerinden gidiyor. Orada eğitim yaptırılıyor. Al Kaida oralarda cirit atıyor, Güneybatı Kürdistan dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafında kontrolün onlara geçtiği ileri sürülmekte.

Daha yeni vuku buldu: CHP milletvekili grubunun Mülteci kamplarına girmesine izin verilmediğini Kılıçdaroğlu açıkladı ve oralarda yasa dışı işler yapıldığını ileri sürdü. Erdoğan'ın Dışişleri Bakanı "o kamplara girmenin serbest olduğunu, CHP heyetinin girmek istediği kampta askerlerin bulunduğunu, güvenlik nedeniyle girişin engellendiğini söyledi. Bülent Arınç ise "CHP'lilerin niçin kadın ve çocukların bulunduğu kampları değil de, subayların kaldığı kampları seçtiğini" sordu, o kamplarda kalan subayların adlarının bilinmemesi gerektiğini söyledi. Bu argüman mugalatadan başka bir şey değildi. Sanki heyet onların adlarını soracaktı? Sanki hepsinin müstear adları yoktu. Görüntü derseniz, medyayı kampa sokmazdınız. Yani Arınç'ın da, Davutoğlu'nun da açıklaması inkâr olmaktan çok uzaktı, tersine Kılıçdaroğlu'nun söylediklerinin resmi ağızlardan ikrarıydı, itirafıydı.

Muhalif subayların bulunduğu bir kamp tabii ki askeri bir kamp olacaktı. Türk kamuoyunun haberi yoktur ama Avrupa ve ABD medyası Türkiye'nin Suriye'deki rolünü bilmekte, silahların ve silahlı adamların Hür Suriye Ordusuna yardım için Suriye'ye Türkiye'den girdiğini yazmaktadır. Hatay Valisi söz konusu kampa Türkiye Adalet Bakanı'nın bile giremediğini söylemektedir. Salt bu açıklama bile hükümetin hangi gizli ve yasa dışı işleri çevirdiğini göstermektedir. Yani Tayyip Erdoğan'ın bakanları bile olan bitenden habersizdir.

Biz tabii ki, Türkiye sığınmacıları kabul etmesin demiyoruz, bu yazı yazıldığı sırada –kadın, erkek, çocuk, yaşlı– 80.000'den fazla insan yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır, sayı daha da artacaktır. Batılı kaynaklar rakamın 200.000'e varacağını tahmin ediyorlar. Bu bir insanlık dramıdır. O insanlara yardım etmek elzemdir, iltica kamplarından bazılarının Hür Suriye Ordusunun karargâhı haline getirilmesi AKP rejiminin suçudur. O kampları siyasi amaçlar için kullanan iktidar bu toplumun başına sorun açmaktadır, çok geçmeden bu politikası bizzat onun da başına bela olacaktır.

Verilen eğitimler sadece askeri nitelikli değil: 27 Ağustos 2012 tarihli Sunday Telegraph gazetesi ABD ve Britanyalı uzmanların Haliç'teki lüks bir apartmanlar sitesinde Suriyeli muhaliflere siyasi ve teknik eğitim verdiklerini, onların "geçiş döneminde" köy ve kasabaları yönetebilecek bilgiler ve beceriler kazanmalarına çalıştıklarını yazıyordu. Eğitim programındaki Britanyalı bir danışman "Britanya ve ABD, muhaliflerin kapasitesini geliştirmek için Suriye'de yaşanan gelişmelere temkinli yaklaşıyor. İleride ne olacak? Suriye topraklarını kim kontrol edecek? Biz, liderliği yürütebilmeleri için sivillere bazı beceriler kazandırmak istiyoruz" şeklinde konuştu. O kamplarda ve çevrelerinde sadece Suriyeli değil, Çeçen, Afgan benzeri mücahitler kol gezmektedirler. Suriye makamları 13 Şevval 1433 (28 Ağustos 2012) tarihli açıklamasında 180 Çeçen ve Afganlının yakalandığını açıkladı. 50 kadar Al Kaide'li Türkün savaşta olduğunu da Türk medyası söylüyor.

Erdoğan-Davutoğlu politikasının ikinci belirgin özelliği bölgede gitgide keskinleşen Şii-Sünni ayrılığında Sünnilerin safında durmasıdır. İş o kadar ayağa düşmüştür ki, Hatay'daki Suriyeli bir Sünni mülteci Türkiyeli bir Aleviye "yakında sıra size de gelecek" diyebilmektedir. Sadece o kadar da değil, durumdan cüretlenen Türk faşistleri Hatay'da Alevi yurttaşları tehdide başlamışlardır, o kadar azmışlardır ki, Vali 28 Ağustos tarihinde uzunca bir açıklama yaparak onlara "tahriklere kapılmayın, biz burada yüzyıllardır bir arada yaşadık" demek zorunda kalmıştır. Kızılbaş katliamcısı 29 yıllık Osmanlı Şeyhülislamı Ebussud'un Sünni'ci torunları Sünni Osmanlıyı ihya sevdasıyla Irak'la da arayı bozmuşlardır. C.Başkanı yardımcısı Tarık Al-Haşimi Şii katliamlarını örgütlemek, 7 korumasını bu işlerde kullanmak iddiasıyla suçlanınca Süleymaniye üzerinden Türkiye'ye kaçmıştı. "Kaçmak" ne demek, devlet başkanı muamelesi görmüş, Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından ağırlanmıştı. Şii başbakan Maliki'ye meydan okuyan bu tutum, Irak'daki Şii-Sünni ayrılığında taraf tutmaktı. Sorun o raddeye vardı ki, Davutoğlu Gewler'den Kerkük'e geçip orada Türkmenlerle gösteri yapınca, Irak hükümeti "seni sınır dışı ederiz" dedi, Musul üzerinden o kente gitmek isteyen Bahçeli'ye vize vermedi, Bahçeli'nin kırmızı pasaportu izine engel oldu.

Kısacası büyük hayaller ve dar kafalı siyasetler çıkmaza girmiştir. Yukarıda ABD'ye, aşağıda Sünniliğe angaje olmuş tutum Türk başbakanının hayal dünyasını bölgenin siyasi bataklığına gömmek üzeredir. Ama ne yazık ki, bu durum 2014'te iç politikaya pek az yansıyacaktır. Zira karşısında BDP dışında muhalefet yoktur, onun da gücü Kürt muhalefetiyle sınırlıdır. Bu muhalefet karşısında –kısmi bir Sol kesim hariç– bütün Türk güçleri birleşmektedir. İşler iyice sarpa sarınca Erdoğan "başkanlık sistemine" geçemeden de olsa, Çankaya'ya kaçmak supabını elinde tutmaktadır.