Türkiye yoktur NATO vardır

AKP Hükümetinin Suriye’ye ve bu ülkedeki Baas rejimine karşı izlediği siyasete bir türlü akıl erdiremiyoruz. Aylardır bu neyin politikasıdır diye tartışıyoruz. Buna tartışma da denilemez; anlamaya çalışıyoruz. Ne oldu da Türkiye başbakanı birdenbire can ciğer dostu Esed’in kellesini ister hale geldi, “muhalif” dediği, illegal islami mücahit gruplara silah, mühimmat, eğitim ve hatta Türkiye topraklarında “üs”ler vermeye başladı.

Suriye’ye karşı Erdoğan politikasını anlamaya ve tartışmaya çalışanların söylediklerine bakın; hiç birinde bir mantıksal uyum görünmüyor. Bir kere buna politika denirse eğer, savunanı hiç yok. Sorulduğunda hükümet üyeleri ve AKP sözcüleri kem küm ediyorlar. AKP’nin dış işlerine koşturan Davutoğlu da ne yaptığını bilmiyor ki ne cevap vereceğini bilsin. Çünkü yapılan şey ‘cevabı olmayan işler’den. Hükümetin sorulardan kaçtığı suçlaması var. Bir yere kaçtığı yok. Sorulacak asıl soru hükümete ve başbakana hiç sorulmadığı için açık cevap alınamıyor: NATO! NATO’dan ne CHP’nin haberi var, ne de MHP’nin...

AKP’nin muhaliflerini ve eleştirmenlerini en çok şaşırtan husus, “Komşularla sıfır sorun” hedefiyle başlatılan Erdoğan-Davutoğlu politikasının nasıl olup da ‘tüm komşularla düşmanlık’ politikasına dönüştüğüdür. Kızılcık’ta bu politikanın laf salatası olduğu, –illa Ortadoğu’da olması da gerekmez– bugünkü dünyanın herhangi bir bölgesinde ‘sıfır sorun’ politikasının bizzat kendisinin sorun olduğu ve olacağı baştan söylenmişti. Sıfır sorun politikasının tek avantajı, Türkiye’nin komşularına “sorunsuz” saldırdığı görünümü vermesiydi. Böylelikle de Türkiye’nin nereye niçin saldırdığı izahsız kalıyor, karşı çıkılamayan, muhalefet yapılamayan dahiyane bir politika oluşuyordu. Bir de bu politika, ne işe yaradığı belli olmasa da, Cengiz Çandar, Hasan Cemal vs. uç örneklerinde görüldüğü gibi, yeni Osmanlıcı AKP’nin kuyruğuna tutunarak bölge tahakkümü arayan kurnaz barışçıların desteğini de sağlıyordu.

“Sıfır sorun” sorunlara olmayan sorunlar ekledi, Erdoğan Suriye politikası ile Türkiye’yi ‘yutamayacaksan ısırma’ uyarısına muhatap hale getirdi. Elbette böyle olacaktı. NATO’ya baksanıza. NATO’nun “sıfır sorun” diye bir politikası var mı ki Türkiye’nin olabilsin. NATO dediğinin ağzı büyüktür, kesinleşmiş ‘savunma çizgisi’nden vazgeçtiğinden beri daha da büyümüştür; Yugoslavya’yı, Afganistan’ı Irak’ı yutmuştur. Suriye’yi yutmak isteyen de odur. Isırıyorsa NATO ısırıyor, Erdoğan değil. Türkiye’nin NATO’ya üye olduğundan beri kendine ait bir dış politikası ne zaman olmuştur ki, şimdi olacak?

Tayyip Erdoğan Suriye’yi, Irak’ı, İran’ı NATO’nun Kürecik’e diktiği şemsiyenin kendisini ıslatmayacağına olan sonsuz güveniyle komşularına saldırıyor. İşi o kadar ileriye götürdü ki, Rus dışişleri bakanı Lavrov hemen her gün Türkiye’nin uluslararası hukuku çiğnediğini, kirli işler çevirdiğini, Esed’e karşı her girişimiyle yargılanması gerekli bir suç işlediğini söylüyor ama hiçbir etkisi olmuyor. Erdoğan bildiğini okuyor. Çünkü Lavrov’un sözlerinin kendisine değil NATO’ya söylendiğini biliyor.

“Bunlar büyük işlerdir” diyelim ve bir kenara koyalım. Türkiye’de barışın fiyatını bilen bir sol yok mudur? Eskiden bir barış hareketinin varlığından söz edilirdi şimdi nerdedir? AKP hükümeti kirli savaş tüccarlığına soyunarak organik bağ içinde olduğunu ünlü ‘Mercümek Davası’ndan beri bildiğimiz Boşnak, Çeçen, Berberi, Afgan, Türk... islam savaşçılarına Türkiye’nin güney sınır vilayetlerini kiralıyor, önünü bugünden kesmek gerekmez mi?

Gerekir ve mümkündür. NATO karşıtlığını güncel politika haline getirmenin tam zamanıdır. ABD’nin emlak tüccarı dış bakanı zırt pırt Türkiye’ye girip çıkıyor, değneksiz dolaşıyor, bir zamanlar saman altından su yürütürcesine çevrilen dolapları açık diplomasi gibi gerçekleştiriyor, Erdoğan hükümetine stratejiler dikte ettiriyor vs. Bu yapılan Türkiye solunun anısına da hakarettir. 6. Filo buralara bir zamanlar nasıl sokulmadıysa, Büyükelçi Commer nasıl arabasını ODTÜ’de bırakıp kaçtıysa, Kissinger Ankara’ya giremeyip ülkesine nasıl geri döndüyse, o türden cevaplar hemen bugün ABD’nin ve NATO’nun savaş diplomatlarına verilmelidir. Bu yapılmazsa Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin bu dolapları kimin hesabına çevirdiklerini halk nasıl anlayacak?

Çelişkileri vaktinde görüp kullanmak siyasette önemlidir. Halk savaş istemez. Halk askeri ve askerliği sevmez. Halk ABD’nin de Türkiye’nin her işine burnunu sokmasından hoşlanmaz. Halk "yap aslanım arkandayım" der, Erdoğan şöyle bir sendelesin, anında ipini çeker ve işine bakar. Barış hareketi AKP'yi tökezletsin bir, gerisi gelir.