Kriz, kriz yönetimi ve kriz ertesi Avrupa

Krizler iki açıdan fevkalade önemli göstergelerdir. Bunlardan birincisi, krizler sistem dinamikleri ve işleyiş hakkında çok önemli bilgiler verir. İkincisi ise, kriz sonrasında ayakta kalanlar, sistem dinamiklerinden yararlanarak krizi yönetenlerin politika manevraları hakkında tahminleri kolaylaştırabilir. Kapitalist sistem üçüncü büyük krizinden geçerken bu iki konuda bize çok önemli bilgiler ve analiz olanakları sunmaktadır. Kapitalizmin otomatik işleyen bir süreç olmayıp, sistem dinamiklerinden de yararlanarak yönetilen bir sistem olduğunu göstermek amacıyla yazıyı üç çerçevede oluşturmak istiyorum. Birinci çerçevede, kapitalist sistem 1929 Krizi'ne evrilirken ve hemen kriz ertesinde akademik çevrelerde oluşan politikalar savaşının kısa bir özetini tartışacağım. İkinci çerçevede son krize sürüklenirken oluşan sistem dinamiklerinin kapitalistler arası savaş aracı olarak nasıl kullanıldığını irdeleyeceğim. Üçüncü boyutta ise, krizden çıkış politikaları bağlamında kapitalist savaşın görece galibi ile mağlubu arasında göze çarpan farkları odağa koyarak, özellikle Avrupa Birliği ülkelerinin “Büyük Avrupa” projesindeki durumunu ve muhtemel akıbetini irdelemek istiyorum. Yazıda vurgulanmak istenen olgu, başlıktan da anlaşıldığı üzere, kapitalist sistemin otomatik olarak muntazam işleyen bir sistem olmayıp, her an güçlülerin yönetimi altında sürdürülen, krizlerde dahi güçlülerin hâkimiyeti ile yönetilen ve yönlendirilen bir patoloji olduğudur.

***

Birinci Paylaşım Savaşı ertesinde dünya, 1917 Devrimi ve Sovyetlerin oluşumu ile korkuyla hissedilen Marks hayali ortamında, 1929 Büyük Krizi ile de tam bir alt-üst oluş ve İtalya ve Almanya faşizmini de yaşayarak kanlı bir paylaşım savaşına sürüklendi. İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapitalist dünyanın içine düştüğü kaotik durum iki önemli akımı harekete geçirdi. Bunlardan biri, ünlü kitabını 1936 yılında yayınlayan Keynes'in geliştirdiği sosyal devlet politikaları ile ulus devlet içinde piyasaların genişletilerek, bir yandan kapitalizmin krizinin atlatılması, diğer yandan da komünizme karşı sistemik kalkan oluşturulması politikasıdır. Savaş ertesinde ABD'de ve Avrupa ülkelerinde uygulamaya koyulan sosyal politikaların iç piyasaları genişletme etkisi yanında, savaş esnasında yaşanan teknik ilerlemelerin hızla geliştirilmesiyle girişilen yenileme hareketleri kapitalizmin pembe dönem sürecini başlattı. Sistemi kurtarmaya yönelik Keynes'in hareketi Marksizm'e karşı koruyucu kalkan olarak geliştirilmiştir.

Kapitalizmin sürüklenişinden endişe duyarak sistemi kurtarma faaliyetini fikirsel düzeyde başlatan ikinci hareket, 1938 yılında Paris'te Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü'nde “Lippmann Kolokyumu” olarak anılan bir toplantıda yaşama geçirilmiştir. Walter Lippmann isimli basın mensubu kişi, Sovyet Rusya ve Nazi Almanyası'ndaki rejimlerin liberal dünyaya tehdit oluşturduğunu anlatan “İyi Toplum” başlıklı kitabının tanıtımı amacıyla, Frederic von Hayek, Ludwig von Mises, Lionel Robbins, Raymond Aron, Jacques Rueff, Wilhelm Röpke, Alexander von Rüstow, Karl Popper ve Michael Polanyi gibi dönemin önde gelen liberal ve Keynes karşıtı iktisatçılarla bir toplantı düzenledi. Katılanlar arasında yaşanan şiddetli fikir ayrılıkları nedeniyle “Liberalizmin Krizi” etrafında tartışmaların sürdürüldüğü toplantıda net sonuç alınamadı. Ancak sonraları von Hayek'in teşviki ile toplanan ve neoliberal akımın başlangıcı olarak kabul edilen, 1947 Mont Pélerin Cemiyeti toplantıları günümüzün neoliberal akımının temellerini attı ve günümüzdeki Trilatéral Komisyonu ve muntazam yıllık toplantılar yapan Davos Dünya Ekonomik Forumu gibi organizasyonlar oluşturarak kapitalizmin direklerini sağlamlaştırmaya gayret etti. Walter Lippmann Kolokyum'u ile başlayan ve Mont Pélerin Cemiyeti ile pekiştirilen fikirler İngiltere'de London School of Economics, ABD'de Chicago Üniversitesi ve 1927 tarihinde Cenevre'de kurulmuş olan Uluslararası Yüksek İncelemeler Akademik Enstitüsü gibi ünlü kurumlarca da desteklendi. Frederic von Hayek'in başlattığı neoliberal felsefe hareketi klasik liberal felsefe hareketine karşı hareket olarak temellendirildi.

1929 Krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı felaketleri Keynes ve von Hayek'i karşı karşıya getirmiş, Savaş ertesi yıllardan son krize kadar önce Keynes sonraları von Hayek görüşleri toplumsallaşmış, ancak yaşanan son kriz her iki görüşü de değersizleştirmiştir. Ne var ki, sistem içinde krizin tahribatını ortadan kaldırma çabaları yine Keynes politikalarının önünü açmıştır. Yaklaşık atmış yıllık sürecin kısa bir tahlili hem son krizin nedenleri, hem de krizden çıkış politikalarının isabet derecesinin saptanması açılarından önemli ipuçları sağlar. Hemen şunu belirtmek gerekir ki, sırasıyla, Keynes ve von Hayek görüşleri silsilesinin izlenmesi, sermaye dışı halk kesimlerinin sosyal haklarının korunması ve geliştirilmesi amacına yönelik samimi çaba olmayıp, bizzat kapitalistlerin çıkarı doğrultusunda şekillendirilmiş ve uygulamaya koyulmuş politikalardır. Bu noktada, gerek Keynes gerek von Hayek görüşlerinin yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, Keynes politikalarının öne çekilmesinin gerekçesi, sistem üzerinde başat güçlerin görüş ve hâkimiyetlerinin anlaşılması açısından önemlidir. Her iki görüş de krize sürüklenen kapitalizmi kurtarmaya yönelik olduğu halde, Keynes görüş ve politikalarının öne geç(iril)mesinin nedeni, von Hayek görüşünden farklı olarak, Keynes görüşünün sosyalizme karşı koruyucu kalkan oluşturma işlevini görecek nitelikte olmasıdır. Keynes sistemi toplumda gelir dağılımını görece düzeltici işlev görerek hem emekçi kesimlerin sisteme sadakatinin sağlanması hem de toplumda ortalama tüketim eğiliminin yükseltilerek sermaye tıkanıklığına çare oluşturma olanağına sahipti. Gerçi ilk dönemlerde savaş ertesi girişilen yenilenme faaliyetleri ve savaş ertesi teknoloji atılımlarından dolayı sermaye kâr haddinde göreli düşüş yaşanmıyor olmakla beraber, ileri dönemlerde olası krizlere karşı devletin ekonomiye müdahale araçları ile güçlü konumda olması sistemin sigortası olarak görülüyordu.

Von Hayek yaklaşımı ise, Keynes görüşüne tam ters olarak, emek kesimi aleyhine sermaye kesimini düşünerek, klasik liberalizmin serbest davranış modelinin de ötesinde devletin sermaye lehine düzenleyici işlev görmesini salık veriyordu. Von Hayek ve yandaşlarının görüşlerine göre, yeni şekillenmekte olan neoliberalizm geçmişte uygulanmış olan klasik liberalizmden açıkça farklıdır. Neoliberalizmin kurucuları, yaşanan krizleri ve krizlerin yol açtığı totaliter gelişmeleri, liberallerin ekonomik sistemin işleyişinin hiçbir müdahaleye gerek kalmadan doğal düzenle eş tutmalarının neticesinde oluşan patolojik dokular olarak yorumlamışlardır. Onlara göre, liberalizm fikrinin doğalcılığa dayandırılmış olmasına karşın, neoliberalizm “icat” fikrine dayandığından, ekonominin yeniden ve iradî yapılandırılması ve yapıyı sürdürme anlayışına göre şekillendirilmesi gerekir. Neoliberal yeni yapılandırma politikasının temelini bireysel sorumluluk, toplumsal rekabetçilik anlayışı ile devletin sermaye lehine ekonomiye müdahaleciliğinin birlikteliği oluşturur.  

Olası uygulanma koşulunda, İkinci Savaş sonrası yenileme faaliyetleri nedeniyle emekçi kesimi fazla rahatsız etmeyecek olan von Hayek görüşü, sonraki dönemlerde sermayenin kâr sıkışıklığını büyük boyutlara çekeceği gibi, sosyalizme karşı sisteme hiçbir koruyucu kalkan oluşturma aracı da sunmamaktadır. İşte, özellikle İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde komünist sistemlerle sıkı bir mücadeleye girmiş olan kapitalist sistemin sarılacağı görüş, doğal olarak, von Hayek'in neoliberal görüşleri değil, Keynes'in sosyal demokrat açılımı olacak idi, öyle de oldu. Duvar'ın yıkılışı ve sosyalist yapıların çözülüşü ertesinde, bir yandan komünizme karşı sistemin koruyucu kalkana olan gereksiniminin ortadan kalkması, diğer yandan da Keynes politikalarının siyasiler elinde enflasyonist baskılara yol açması nedenleriyle Keynes politikaları von Hayek yanlı neoliberal görüşlerle değiştirildi. Bu değişimin diğer bir nedeni de özellikle 1970'lerden itibaren ileri kapitalist ekonomilerde kâr oranının gerilemeye ve sermayenin sıkışıklığının kendini açıkça hissettirmeye başlamış olmasıdır. Bundan dolayıdır ki, aşırı ve denetimsiz finanslaşma ve küreselleşme gibi sermaye sıkışıklığını gidermeye yönelik politika ve uygulamalar devreye sokuldu. Böylece, 1970'lerden itibaren tedricen Keynes yerini von Hayek'e bırakıyordu.

Neoliberal politikalar, Keynesgil sosyal devlet politikalarını aşan aşırı finanslaşma ve küreselleşme gibi yan desteklerle sermaye yanlı hâkimiyetini sürdürürken, tüm bu önlemlere karşı krizin oluşması, bizzat neoliberal politikaların yol açtığı gelir dağılımı bozukluğu ve küresel düzeyde yaratılan katma değerin giderek büyük bölümünün sermaye kesimine gitmesinden kaynaklanmıştır. Komünizm korkusunun olmadığı ortamda gelir dağılımı bozukluğunun sorun yaratmayacağı zihniyetini bilgisizlik ya da yanlışlık olarak yorumlamak yerine, başat kesimlerin krize yeşil ışık yakışı mantığı ile açıklamak daha doğru olur. Zira Keynes'in aksine Marksist görüşün hararetle ileri sürdüğü aşırı üretim sorununa sosyal devlet politikaları yanında aşırı finanslaşma ve küreselleşme politikaları da yeterli çare üretemeyince, devreye, krizin bazı sermaye dokularını değersizleştirerek sistem dışına atması gerektiği görüşü ve uygulaması öne çıktı. Sosyalist devletlerin çöktüğü bir dönemde kâr sıkışıklığını gidermek amacıyla görece emek-yanlı Keynes-vari politikalarla gelir dağılımını düzeltme gibi bir alana savrulmak söz konusu olamazdı. Kaldı ki, sorun salt kâr oranının gerilemesi olarak da görülemezdi; veri dünya sermayesi ve teknoloji koşulunda dünya gelir düzeyini yükseltmek de fazla olanaklı olmadığından, sorun gereği kadar yükseltilemeyen dünya gelirinin paylaşılmasına evrilince, sermaye-emek arasındaki çıkar çatışmasına bir de sermayeler arasında çıkar çatışması eklendi. Sosyalist devletlerin çökmüş olduğu bir dönemde yaşanan krizin yönetimi, üçüncü çerçevede tartışacağımız üzere, neoliberal politikaların giderek güç kazanarak uygulama alanına hâkim kılınması şeklinde tezahür etti.

***

İleriki dönemlerde iktisat tarihi ile ilgili sosyal antropologlar günümüzü anlatırken, krizin ABD'de ortaya çıkmış olmasına rağmen, büyük tahribatın, hatta belki de çözülmenin ABD'nin rakibi AB topluluğunda yaşanmış olduğunu görerek, belki de, sermayeler arasında yaşanan çatışmalarda krizlerin de kullanıldığını ve bu yolla güçlünün güçsüzü piyasadan silerek, daha da güç kazanarak kendisinin ve sistemin idamesini sürdürmüş olduğunu anlatacaklardır. Gerçekten de kriz, denetimsiz finanslaşma ve gayrimenkul ipotek krizi şeklinde ABD'de başlamış olmasına rağmen, yayıldığı Avrupa ekonomilerinde ABD'dekinden çok daha büyük tahribata yol açmakta, hatta Avrupa Birliği'ni dağılma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Başlangıç yeri ve nedeni ne olursa olsun, bugün gelinen sonuca bakıldığında, Avrupa Birliği ekonomilerinin ABD ekonomisinden çok daha zor ve kırılgan duruma gelmiş oldukları görülür.

İleriki dönemlerden günümüze geri bakışlı görüntünün açıklanması, krize sürüklenen sistemde güçlünün görece güçsüzü değersizleştirmede sistem dinamiklerini politik manevralarla nasıl kullandığını aydınlığa kavuşturabilir. Bu açıklamayı yapabilmek için, krizin ön sinyallerinin ve sinyaller alınmasına rağmen toplumları yöneten güç odaklarının sergiledikleri tavırları analizin odağına yerleştirmek gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak, önce ileri ekonomi çevrelerinde alınan sinyalleri kriz ön habercileri bağlamında değerlendireceğim, bunu izleyen kısımda ise, tüm bu sinyallere rağmen, işgal ettikleri makamlarla uyumlu olmayan “bilimsel kanaat” ve davranışlar ortaya koyan ünlü akademisyenleri sergileyerek, güçlülerin bilimlerin üzerindeki hâkimiyetini göstermeye çalışacağım. Güçlülerin bilim ve toplumsal ideolojinin oluşumu üzerindeki hâkimiyetinin anlaşılması, krizlerin önlenememesi ve kriz sonrası önlemlerin de zayıflığının anlaşılabilmesi açılarından önemlidir.

Öncelikle, mekanik olarak, gelen krizin habercisi olan sinyaller verisine bir göz atalım.

Dünya Bankası verilerine göre, 1980'lerden 2000'lere doğru muhtelif ekonomilerde sanayi, tarım ve hizmetler-finans sektörleri katma değerinin ulusal gelire oran değişmeleri, sırasıyla, şu şekilde seyretmiştir:

  • Yüksek gelirli ülkelerde sanayi sektöründe % 35'den % 29'a gerileme; tarım sektöründe % 3,5'dan % 1,7'ye gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 62'den % 79'a yükseliş izlenmiştir.

Buna karşın;

  • Düşük gelirli ülkelerde ise, sanayi sektöründe % 19'dan % 25'e yükseliş; tarım sektöründe % 38'den % 32'ye gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 43'den % 52'ye yükseliş izlenmiştir.

Orta gelirli ülkelerde de, farklı şiddette olmak üzere, düşük gelirli ülkelerde izlenen seyir görülmüştür.

  • Dünya genelindeki durum ise, ileri gelir düzeyli ekonomilerin etkisinde seyrederek, sanayi sektöründe % 35'den % 30'a gerileme; tarım sektöründe % 6'dan % 3'e gerileme; hizmetler ve finans sektöründe ise % 59'dan % 76'ya yükseliş izlenmiştir. (http://databank.worldbank.org/ddp/home.do?Step=3&id=4, eriş.05.01.2012)

Bu tablonun özeti şunları ifade etmektedir:

–      Yüksek gelir düzeyli merkez kapitalist ekonomilerde sanayi ve tarım sektöründe yaratılan katma değer ulusal gelir içinde gerilerken, hizmet ve finans kesiminin katma değerinin ulusal gelir içinde yükselmesi, reel kesimde kâr oranlarının gerileyerek sermayenin tedricen değersizleştiğini ve finansal kesimin reel kesim tabanından uzaklaştığını, dolayısıyla her an patlamaya hazır balona dönüştüğünü göstermektedir. Finansal kesimde balonlaşma süreci 1900'lerde başlamış, 2000'lerde ise hızlanarak gelişmiştir.

–      Düşük gelirli ve orta gelirli ekonomilerde sanayi sektörü göstergeleri yüksek gelirli ekonomilerdekinden farklı olarak yükselme yönünde eğilim gösterirken, söz konusu ekonomilerde de finans sektörünün yükselişe geçmiş olması, yüksek gelir düzeyli ekonomilerdeki kadar olmamakla beraber, bu ülkelerde de finansal balon oluşum eğilimlerinin başlamış olduğunun işaretidir. Söz konusu ekonomilerde reel kesimde kâr oranlarının ileri ülkelerdekinden yüksek olması, küreselleşmeyi tetikleyen önemli bir unsur olarak görülmelidir.

–      Dünya genelinde duruma baktığımızda kapitalizmin genel daralma aşamasına geçtiğini ve destek olarak finans kesimini pervasızca şişirdiğini görmekteyiz.

Bu tablo, zamanı hakkında kesin bir şey söylememekle beraber, ciddi bir kriz göstergesidir. Tablodan anlaşıldığına göre, kriz, kapitalizmin en gelişmiş bölgesinde, orada da finans kesiminde başlayacak, anında reel kesime ve çevre ekonomilere doğru yayılacaktır. Hal böyle iken, ana-akım iktisat sözcüleri, ağız birliği etmişçesine, Keynes makro-ekonomi araçları ile krizlerin yenildiğinde, asıl sorunun büyüme olduğu görüşünde ısrar ettiler. Kriz sonrası ortaya dökülen ana-akım iktisat görüşleri, kapitalizmin işleyiş dinamikleri üzerinde durmayıp, krizin tanımı ve tarihi ile ilgili yaklaşımlar yanında, politik hatalar ve psikolojik davranışlarla kriz dinamiğini analiz etmeye yönelmişlerdir. Tanımsal ve tarihsel yaklaşımlarda hemen tüm akademik profesyoneller krizin yüzeysel tanımını ile yetinip, krizlerin tarihi üzerinde gezinti yapmışlardır. Bunların arasında en ünlülerinden olan Charles P. Kindleberger ve Robert Aliber krizleri 1636 Lale Krizi ile başlatıp, son küresel kriz hariç olmak üzere, günümüze gelene dek 10 adet önemli kriz olayını açıklayan, “Çılgınlıklar, Panikler ve Çöküşler” başlıklı önemli bir tarihsel belge ortaya koymuşlardır. Büyük bir Keynes hayranı olan Hyman P. Minsky ise krizleri ekonomik sistemi dışsal bir şokla etkileyen “deplasman etkisi” ile açıklayarak, söz konusu şoklara karşı amortisör işlevi görecek olan büyük kamu kesimi önerisinde bulunmakla yetinmiştir.

Günümüz ekonomilerinde aşırı finansal araçlara başvurmanın yanında, gelir dağılımı bozukluğunun da finans kesiminin aşırı gelişmesinde önemli bir öğe olduğunu ve finansal işlemlerde ileriye yönelik kararlarda bireylerin rasyonel davranış sergileyemeyeceğini ileri süren Stiglitz de kriz çözümlemesinde derin bir sistem analizine girişmemiştir. Başka bir Nobel ödülü sahibi iktisatçı olan Krugman da krizin nedenleri arasında, pek çok iktisatçının yaptığı gibi, ABD Merkez Bankası FED başkanını isabetsiz faiz politikası nedeniyle sorumlu tutmaktan öte gidememiştir. FED başkanı Alan Greenspan 5 Aralık 1996 tarihinde Temsilciler Meclisi'nde yapmış olduğu konuşmasında, spekülatörlerin davranışlarını “mantıksız coşkunluk” şeklinde tanımlayarak, tüm suçu spekülatörlerin sırtına yüklemiştir. Bir başka Nobel ödüllü iktisatçı olan George A. Akerlof da, Keynes'den devraldığı kavramla, finans kesimi ajanlarının davranışlarını “hayvansal dürtü” olarak yorumlamış ve bu dürtü ile krizin tetiklenmesi arasında ilişki kurmaya kalkışmıştır. Sadece birkaç örnekle yetineceğim bu duruma hemen tüm ana-akım iktisat profesyonellerini koyabiliriz. Mekanik bulgular karşısında profesyonel iktisatçıların bu denli yavan ve yüzeysel yorumlarını bilgisizlik ya da öngörüsüzlük olarak yorumlamak yerine, sistem ideolojisinin hâkimiyeti olarak görmek daha doğru olur.

***

Kapitalizmin üçüncü krizi de kapitalist sürecin en ileri aşaması olan ABD'de, en kırılgan kesim olan finansal kesimde başladı, kısa sürede ABD'de reel kesime sıçradıktan sonra, AB ekonomilerine geçerek, hemen tüm ileri gelir düzeyli ekonomileri derinden vurdu. Bugünkü görüntüde, başta Yunanistan, İtalya ve İspanya olmak üzere AB ekonomileri çok ciddi kriz süreci içinde kıvranmakta, işsizlik % 10 düzeyinin üzerinde seyretmekte, genç nüfusta işsizlik ise % 25'lere yaklaşmış durumdadır. Genç nüfustaki işsizliğin görece yüksek olması, yeni yatırım yapılmadığını ya da çok sınırlı yapıldığını göstermekte olup, bu durumun oluşumunda tüketici beklentilerinin olumsuz seyretmesi yanında, işsizlik ve birikmiş aşırı borçlar nedeniyle ortalama tüketim eğiliminin daralmasının da rolü bulunmaktadır. Yunanistan ve İtalya'da hükümetlerin değişmesine, son dönemlerde İngiltere'de izlendiği üzere halkların sokağa dökülmesine yol açan kriz giderek derinleşerek sürmektedir. Bu tablo karşısında AB bölgesinde krizin etkisi ve seyrinin analizi, AB topluluğunun henüz bir birleşik devlet oluşturmamış ayrı devletler topluluğu olması, Birlik üyesi bazı devletlerin müşterek para birimine geçmemiş olması ve Euro'nun Dolar kadar dünya çapında rezerv para işlemi görmemesi bağlamında yürütülmelidir.

AB bölgesinde Yunanistan, İtalya ve İspanya Birliğe dâhil bağımsız devletlerdir. Bu durum, ABD'dekinden farklı olarak, AB'de krizin etkisinin belirli bölgelerle sınırlandırılmış olmasına ve dikkâtlerin odağına yerleşmesine sebep olmaktadır. ABD'de eyaletler farklı devletler olmadığından, kriz farklı eyaletlerde AB'deki kadar farklı etki yaratacak şekilde sınırlandırılmış olmamakta, bunun neticesinde de farklı eyaletlerde görülen farklı kriz etkileri de AB'de farklı devletlerde görülen etkiler kadar net olarak ortaya çıkmamaktadır. AB'de Yunanistan veya İtalya ya da İspanya'nın durumu, olabilir ki, ABD'de Lousiana ya da West Virginia eyaletlerindeki duruma benzerlik gösteriyor olsa da, AB ülkelerinde olduğu gibi hükümet değişikliği ya da işsizlik aynı boyutta yansımamakta, dolayısıyla dikkâtlerden uzak kalabilmektedir. AB'de devletlerin henüz bağımsızlığı olduğundan, sorumlulukta da ciddi sınırlar bulunmakta ve korunmaktadır. Krizin başat sembolünün borçluluk olduğu görüşü altında, borçluluk bireylerin ya da bazı finans kuruluşların bilânçolarında yansırken, ABD'dekinin tersine, AB'de ülkeler borçlu konumda sahnede belirdiler. Ülkelerin borçlu olması, ülke sınırları içinde kamu bütçe kısıntıları ya da işten çıkarmalar şeklinde halklara yansıdığından dar alan içinde krizin topluma yansıması çok şiddetli oldu. Yunanistan ya da İtalya gibi ülkelerin bu denli borçlu konuma gelmiş olmaları da, aynı nedenle, yani Birlik içinde olmanın avantajları yanında farklı ülke konumunda olmalarının doğal sonucudur. Şöyle ki, Almanya ve Fransa gibi üretici ekonomilere piyasa işlevi gören güney ülkelerinin bu denli borçlu konuma gelmiş olmalarını, bir taraf piyasa hizmeti alırken, diğer tarafın da üretim kapasitesinin üzerinde tüketim olanağına kavuşması şeklinde karşılıklı çıkar ilişkisinin sonucu olarak görmek gerekir.

AB alanında krizin ABD'dekinden daha derin ve şümullü devamının diğer bir nedeni de, Birlik içinde İngiltere, İsveç gibi müşterek para birimine geçmemiş ekonomilerin bulunması ve krize karşı para kalkanını kullanabiliyor olmasıdır. Birlik içinde bazı devletlerin kendi para birimini kullanıyor olması, bu devletlere koruyucu kalkan sağlarken, krizin daha dar bir bölgede daha şiddetli yansımasına da neden oldu. Bundan dolayıdır ki, bir dönemde Euro müşterek para biriminin terk edilmesi gündeme geldi ve tartışıldı. Yine aynı nedenle de AB'deki kriz genel adı ile “Euro Krizi” ya da “Euro Bölgesi Krizi” olarak anıldı. Otonom devlet otonom para birimine sahip olmadığı durumda para politikasını denetleyemez. Para politikasına hâkim olamayan bir ekonomide verimlilik düzeyinin ortalama verimlilik düzeyinden düşük olması durumunda, zımnî olarak, baskılı kur rejimini andırırcasına ithalat eğilimi yüksek olur. Böylesi bir süreç, farklı devlet yapılarından oluşan AB'de krizi bir bölgeyle sınırlandırılmış olarak şiddetini yükseltir, oysa otonom devletlerden oluşmayan ABD'de kriz yaygınlaşarak, krizin sınırlandırılmış koşuldaki şiddetli boyutlarına ulaşmaz.

AB'de krizin etkisinin ABD'kinden farklı seyretmesine yol açan diğer bir neden de, rezerv para olarak Dolar'ın Euro'ya üstünlüğüdür. Krizin ilk aşamalarında ABD'de FED, 1929 Krizi ertesi tecrübesinden edindiği ders doğrultusunda, hiç tereddüt etmeden piyasaları paraya boğdu. Bu denli geniş hacimli emisyonun enflasyon yapmaması bir yandan Doların rezerv para olmasına diğer yandan da zaman zaman açık piyasa işlemleri ile paranın bir kısmının piyasadan çekilmesine bağlıdır. Kısacası, ABD'de FED bastığı dolarlarla kendi hazine kağıtlarını önce aldı, daha sonra da satarak, hem krizin etkisini soğurttu, hem de piyasalarda aşırı enflasyon oluşumunu önlemiş oldu. Euro'da bu gücü göremeyen AB Merkez Bankası aynı işlemi AB içinde uygulayamadı, bunun yerine batma durumundaki ekonomilere başta Almanya ve kısmen de Fransa destekli olarak devlet bütçelerinden kaynak aktardılar. Ancak, borçlu devletlerin borç stokları o denli yüklü idi ki, aktarılan kaynaklar durumu sakinleştirmede başarılı olamadı. Bunun üzerine, Yunanistan, İspanya ve İtalya'nın aşırı değersizleşmiş hazine kâğıtlarını AB Merkez Bankası alma yoluna gitti. Bu arada borçların bir bölümü silindi, bir bölümü de, ilgili hükümetlerden söz alınarak, uzun vadeye bağlandı. Kısacası, AB ve ilgili devletler krizle mücadelede ABD kadar etkili olamadı. Bunun da ötesinde, hem krizin psikolojik etkileri hem de çevre ülkelerin maliyetini yüklenen görece daha zengin ekonomilerde, örneğin Fransa'da, bütçe ayarlamalarına gidilirken halklarına yansıttıkları kemer sıkma politikaları nedeniyle buralarda da huzursuzluklar yükseldi ve işsizlik büyümeye başladı.

Krizin salt AB bölgesinde değil tüm dünyada sıkıntılı ilerliyor olmasının en önemli nedeni, finansal kesimi bir miktar denetim alma çabaları dışında, krize karşı geliştirilen önlemlerin tümünün bizzat krizi yaratan etmenlerde oluşturulmasıdır. Krizin yapısal nedeni, sermayenin organik bileşimine bağlı olarak üretimin hızla artmasına karşın gelir dağılımının bozulması ve tüketim piyasalarının yükselen arza yanıt verememesidir. Bu tıkanıklığı aşma işini yüklenen finans kesimi hızla büyürken, reel sektöre piyasa yaratmanın yanında, buna denk gelen borçluluğu da yaygınlaştırdı. Bu tabloya tersinden bakarsak, ekonomide gelir dağılımı daha adil olsa idi, finans kesimi bu denli şişmez, borçluluk hacmi bu denli genişlemez ve kriz oluşmayabilirdi. Nitekim 1929 Krizi üzerine de önemli yorumlar yapmış olan Kenneth Galbraith son kitabının başlığını şöyle belirlemiştir: “Gelir Eşitsizliği ve İstikrarsızlık” (Inequality and Instability). AB'de alınan önlemlere baktığımızda, devasa boyuttaki devlet ve/veya özel borçların kapatılabilmesi için devlet bütçeleri sıkılaştırılıyor, işten çıkarmalar yükselen boyutta yaşanıyor, olabildiğince harcamalar kısılıyor, kısacası kaynaklar giderek sıkılaştırılıyor. Oysa özellikle devletler arasında oluşmuş ve krizden sonra da oluşan borçların kapatılabilmesi için üretimin yükseltilmesi, bunun için de ileriye yönelik beklentilerin olumlu ve ihracat kanallarının açık olması kaçınılmazdır. Kriz seyrederken ihracat genellikle daralır, iç piyasa da işsizlik ve tasarruf önlemleri nedeniyle daraldığında, fiili üretim ve büyüme potansiyel büyümenin çok altına düşerek, fasit daire oluşur. Böyle bir sürecin sonlanması, tüm ilgili çevrelerin daha düşük gelir ve üretim düzeyine razı olarak yaşamına devam etmesi koşuluna; kırılması ise, ani bir şokla, örneğin ABD'de olduğu üzere, yüksek miktarda para tabanının genişletilerek üretimin artırılması ile olanaklı olabilir. Ancak şok önlem salt bir devlette gerçekleştirildiği durumda da sonuç başarılı olamaz. Bu nedenle, öngörülen başarıyı henüz sağlayamamış olmasına rağmen, ABD kriz yönetiminde ani şok önlemini AB'den daha rahat bir şekilde devreye sokmaya cesaret etti. AB ülkelerinde böylesi bir kolektif karar henüz oluşturulmuş değil. Kaldı ki, krizden çıkış için gerekli iki koşul olan teknolojik atılım ve verimlilik konularında da AB ekonomisi ABD'den daha geri düzeyde bulunmaktadır.

***

Kriz önlenebilir miydi; akademisyenler krizi güçlüler lehine mi yönetti; ABD, komünizmi çözdükten sonra bu kez de AB'yi çökertmek için mi kriz oluşturdu ve AB'ye bulaştırdı? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını, bakış açımıza ve analiz yöntemimize bağlı olarak verebiliriz. Şu halde, yanıtlarımızın hemen hepsi yanlı olacak ve tek bir yanıtta odaklanmayacaktır. Sosyal bilimlerin özünde olan bu sorunsalı en mâkul aşma yöntemi olarak, Marksist geleneğin “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” yaklaşımı ile bazı fikir kırıntılarını serpiştirme önerisi geliştirilebilir. Bu yazıda da aynı ruha sadık kalarak, krizin oluşumu, algılanışı ve yayılma patikaları ve sonuçlarını kısaca irdelemeye çalıştım. Yazıda denediğim açıklamaların kafamda genel hatlarla belirlediği sonuçları kaba çizgilerle belirterek yazıyı sonlandırmak istiyorum.

Sosyal olayların çok ve farklı yönlerde belirleyicilerinin olması karar merkezinin bir yerde odaklanmasına elvermemektedir. Böylesi karmaşık bir düzende hiçbir merci ya da makam tek başına mutlak karar sahibi olamaz. Bununla beraber, sistem dinamiklerinin genel işleyiş mekanizmalarına bazı güçlü dokunmalarla ya da, tam tersi, hiçbir müdahalede bulunmadan, genel gidişat üzerinde oldukça etkili olunabilir. Sistemik yönlendirmeler üzerinde etkili olabilecek makamlar ikili etki altında ya böylesi müdahalelerde bulunurlar ya da yansız kalmayı tercih edebilirler. Etkili makamlar üzerinde yoğun baskı yapan birinci etmen, doğal olmanın yanında sistemsel konumun da kışkırtarak şişirdiği çıkardır. Mikro ya da makro tüm sistemlerde üst düzeylere çıkanların çıkarları doğrultusunda alt düzeydekilerden daha bilinçli olduğu ve daha şiddetli olarak çıkarını koruma dürtüsü ile teçhiz edildiği bir vakıadır. Etkili makam üzerinde etkili olan ikinci etmen ise, bizzat cümlenin gelişinden de anlaşıldığı üzere, sistemin işleyişine görece müdahale gücüne sahip olmaktır. 1770'lerde Adam Smith'in açıkça belirttiği gibi, varsıl kesimin toplumu etkileyecek çok geniş olanakları olduğu, organik aydınları üretebileceği, bilim kurumlarını etkisi altına alabileceği günümüzde açıkça görülmektedir. Güçlü olma ve çıkarı doğrultusunda keskin bilince sahip olma hem ulus içinde hem de uluslar arası düzeyde geçerli etkili odaklardır.

Böyle bir bakış açısından, 1970'lerin ortalarında gelişmiş ekonomilerde kâr oranları gerilercesine kriz sinyalleri alınmaya başlamışken, akademik dünyanın önde gelenlerinin neden ilgilileri uyarmadığı ve gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağlamadığı sorununu hem sistem ideolojisinin algılama körlüğü oluşturmasında, hem de başat aktörlerin ileriye yönelik hesaplarda arayabiliriz. Birincisinin çok daha güçlü olasılık olması düşünülüyor olmakla beraber, özellikle FED'in son ana kadar faizleri gereksiz yere düşük tuttuğu kuşkulu bir konudur. Bu noktada niçin şöyle bir mantık ileri sürülemesin ki, ABD'de derin bunalım izlerini silmek için FED faizleri düşük düzeyde tutarken, FED ve diğer yöneticilerin ABD'de başlaması muhtemel bir krizin AB'yi daha şiddetli vuracağı ve uzun dönemde ABD'nin avantajlı olabileceği hesabını yapmadığını kim iddia edebilir ki! Evet, kriz ilk anda ABD'yi vururken birçok sigorta fonları battı, halkın önemli bölümü yoksullaştı, ama uzun dönemde reel ekonomi alanında AB'ye karşı ABD ekonomisi görece kazançlı çıktı diyebiliriz. Kapitalizm gerilerken, AB'nin çözülme hızı ABD'nin çöküş hızının üstüne çıkmış ise, çok değişkenli oyunda ABD kazançlı çıkmıştır, diyebiliriz. ABD Nobel ödüllü akademisyenlerini de niçin bu yönde kullanmasın ki! Tabii ki, Nobel ödüllü akademisyenler de herhalde emir komuta zinciri içinde çalışmıyorlar; hatta kendilerini fevkalade özgür hissediyorlar. Ama işte ideoloji adı verilen sihirli atmosferin görevi tam da budur.

Gücün ve çıkarın ideolojiyi arkasına alarak giriştiği ikinci harekât da kriz ertesinde mortgage mağdurlarına değil de, finans kuruluşlarına mali destek verilmesi hâdisesinin arka planını kamuoyunun görememesidir. Salt mortgage mağdurlarını ele aldığımızda, çıkarılan milyarlarca dolarlar finans kuruluşlarına değil de, bizzat mortgage mağdurlarına verilmiş olsa idi, hem halk bu denli zarar görmemiş, hem de finans kuruluşları alacaklarına tahsil olanağı bulmuş olarak, iflasın eşiğine gelmemiş olurlardı. Bu yola gidilmemesinin temel sebebi, kapitalizm ideolojisini tahrip etmemek ve insanların kafalarına gelir dağılımının daha düzgün olması durumunda böylesi bir felaketin yaşanmamasının olanaklı olabileceği düşüncesini yerleştirmemekti. Aksi durumda, emekçiler ve genel halk arasında kriz ile sistemin işleyişi arasında bir bağ kurularak, sistem sorgulaması yapılabilir ve sınıfsal mücadele ayağa kalkabilirdi. O nedenledir ki, halkın Wall Street olayı karşısında hiçbir akademisyen ortaya çıkıp, çöküşün sorumlularının Wall Street olmayıp, bizzat akademik körlük olarak sistemi yorumlamama ve gidişatı insani şekilde yönlendirmeme günahı itirafında bulunmamışlardır.

Küreselleşme olgusu insanlık medeniyetinin gelişme durağı olmayıp, merkez kapitalizmin çevreye yayılma, çevreye yayılırken de monopol ya da monopson konumda olma savaşında birbirleri ile giriştikleri boğaz boğaza mücadele aşamasıdır. Emeğin ve doğanın daha şiddetle sömürülmesi limitleri daraldıkça, yaratılan geliri artırma hızı duraladıkça, var olan gelirden daha fazla pay alabilmek için karşı pay alıcılarla mücadele giderek şiddetlendi. Kısacası, ulus devlet sınırlarından çıkıp küresel alana yayılma, aynı zamanda sermayeler arasındaki savaşın da şiddetlendiğinin işaretidir. Sermayeler arasındaki savaş hisse alımları, şirket evlilikleri ya da teknolojik atılımlarla değersizleştirme yanında, kriz ortamında marjinal firmaları çökertme şeklinde de gerçekleştirilebilir. Böylesi oyunların tipik mikro boyutlusu borsalarda görülür. Büyük oyuncular önce bazı kâğıtların değerini yapay olarak şişirirken acemi alıcıları bu kâğıtlara çekerler. Bir süre sonra büyük oyuncular âni satışlarla fiyatları düşürerek bütün kâğıtları toplayarak önemli miktarda kazanç sağlayabilirler.

Büyük çıkar sahipleri ve büyük oyuncular kendi çıkarları doğrultusunda kapitalizme sarıldıkları gibi, belirli dönemlerde, olabildiğince sistem dinamikleri etkileme kararını da yine kendi çıkarları doğrultusunda verirler.