Sinemanın doğrusu ve doğru sinema

  • Yazdır

Sinemamızı yine ve yeniden piyasa koşullarının belirlediği sınırlar içinde mi düşüneceğiz yoksa bağımsız, piyasa dışı yapım ve gösterim olanaklarını zorlayarak yeni bir yolun taşlarını döşemeye mi başlayacağız? Türkiye sineması varoluşundan beri bağımsız bir damar oluşturamadığı gibi sisteme de angaje olmuş, kendi özgün anlatım dilini yaratamamış ve yaratamamaktadır. Eli yüzü düzgün filmleri şöyle yan yana koysak çıkan ses ortak bir sinema dilinin sesi olmaz. Anadolu topraklarının acılarını ortaklaştırmayı becerememek, yaşananlar konusunda mutabık kalınamaması, her konuda resmi tarihin dayatılması, kültür ve sanat konusundaki kavramsallaştırmalar farklı algılama ve pratikleri doğurmuştur. Bu da 60'lı yıllarda sinemaya Yeşilçam şemsiyesi altında Halk Sineması, Ulusal Sinema, Milli Sinema ve Sinematek Çevresi olarak yansımıştır. Yine aynı yıllarda Toplumsal Gerçekçi Sinema diye anılan filmler bir elin parmaklarını geçmez. Ayrı tutmamız gereken Yılmaz Güney, istediği sinemayı yapabilmek ve kitlelere ulaşabilmek için Yeşilçam'da oluşturduğu Çirkin Kral mitosunun prestijiyle yaptığı filmler ilgi çekmiş, yaygın olarak izlenmiştir. Güney'in Türkiye gerçekliği üzerine algı ve yargıları devrimci inancının motivasyonuyla yatağını bulmaya çalışmıştır, sonrasında bu yatak mecrasında beslenememiştir…

Sonucunu gerçekliği algılama, anlamlandırma ve yorumlama sürecinin oluşturduğu zihniyet dünyamızın belirlediği, kendini ifade etmenin yollarından biri de sinema sanatıdır. Şimdilerde Türkiye'de film çekme ve izleme etkinliği gerçeklerle yüzleşmekten çok gerçeklikten kaçmanın aracına dönüşmektedir. Kendini ifade etme ama sadece ve sadece 'kendini' ifade etme, sakın ola bu işe toplumsal olanı karıştırmamaya kadar varmaktadır. O zaman da boş bakan, konuşmayan, konuşamayan, durağan, donuk, nereye ait olduğu belli olmayan tipler arz- ı endam etmektedir.

Eksenini Kürt gerçeğinin belirlediği, yılların biriktirdiği sosyal,ekonomik,etnik ve sınıfsal meseleleri gündemlerine alan filmlerle farklı bir dil oluşturmaya çalışan sinemacılar daha doğru işlere imza atmaktadırlar. Yine de sınıf eksenli bakışın ıska geçildiğini vurgulamadan geçmeyelim. Sanatçıların kendilerini bir tespit mercii kabul edip gerçeği ve dünyayı yeniden temsille yetinmeleri yapılan işin eksikliği olmaktadır. Görünenin, gösterilenin ve nesnelliğin örtüsünü kaldırıp olan biten gerçeği açık etme, sosyalist bir perspektif ile öncü ve devrimci bir sanat pratiğine varabilme, sınıfsal bakabilme yetisini geliştirmeyle ilgilidir.

"Niçin film çekiyoruz?" sorusuna verilebilecek cevaplar yapılan işin niteliğini belirlemektedir.

1. Cevap - Festivaller için film çekiyorum.

Film festivallerine katılıp ödül almak bir sinemacının dünyada tanınması, önemsenmesi ve sinema piyasasında "marka" olmasını sağlamaktadır. Festivalin genel "konseptine" uygun tasarlanıp çekilen filmin ödül almasında etken olacak kriterler yapım sürecinde gözetilir. Prestijli festivallerin (Cannes, Venedik, Berlin, vb.) ve jürilerinin düşünsel ve estetik plandaki tercihleri, yönetmenlerin yaratıcılıklarına ne gibi kısıtlamalar ya da açılımlar getirdiği ayrıca tartışılabilecek konulardır. Sonuçta bu filmler çoğunlukla tuzu kuru orta sınıfların entelektüel kesimlerinin bir kısmı tarafından izlenmekte, sonra da filmlerle ilgili anladıkları ile anlayamadıkları üzerinden bol bol gevezelik yapmaktadırlar.

2.Cevap - Kendim için film çekiyorum.

Festivaller, ödül heykelcikleri beni fazla ilgilendirmiyor. Sorunum kendimle ve uyumsuz bunalımlı bireylerle. Ben ve bu bireyler niçin böyleyiz? Hımm! Çocuklukta başımıza gelen filan travma ile baş edemeyip uyumsuz tipler mi olup çıktık? Egolarım mı yönlendiriyor beni? Şizofren miyim, neyim? Zaten Freud da bu konuda... vs.vs.

3.Cevap - Gişe için film çekiyorum.

En realist sinemacılar olarak nitelendirilebilirler. Çünkü piyasa taleplerine uygun şablonlara göre para kazanmak için filmlerinin fizibilitelerini hazırlarlar. Sonuçta onlar için film, arz talep çerçevesinde üretilen bir ticari metadır. Ürünün geniş izleyici kitlesine ulaşması için her türlü reklam yöntemi kullanılır, her yol mübahtır.

Film eleştirisi konusu da ayrı bir trajedi. Eleştiri yerine film analizi demek daha doğru gibi. Analizi becerebilmek sosyal-ekonomik-siyasal- psikolojik-felsefi bilgi birikimine gerek duyurmaktadır. Film eleştirmenleri, boyalı basın sayfalarında ve magazin ağırlıklı renkli dergilerde majör şirketlerin beğenilerini belirten elemanları gibi boy gösteriyorlar. Hollywood yönetmen ve filmlerini allayıp pullayarak ortaya salıyorlar, izleyicinin bakış açısına istenen doğrultuda yön veriyorlar. Toplumsal ve ideolojik olan ya bilgisizlikten ya da bilerek çözümlenmiyor aksine toplumsal, siyasal ve ideolojik olan yadsınıyor. Postmodern kodlarla yeni "açılımlar" getirme hevesi absürd bir filozofi doğuruyor. Anlatılanın toplumsal yapının neresini dile getirdiği ve onu zihinsel olarak nasıl yeniden ürettiği ile filmin kendini izleyicisine nasıl sunduğunun pas geçilmesine kadar varan bir düzeysizlik dergilerinden etrafa saçılıyor.

Hayatın her alanına müdahil olan modernizm, aydınlanma, rasyonalizm ve pozitivizmin görüşleri üzerinden kendini varederken sanat üzerinde de yönlendirici olmuştur. Sanattaki akademik anlayışların yıkılmasında fikri öncü olurken birçok sanat akımı ve tekniğinin doğmasına neden olmuştur. Klasik sanat biçimleri sonrasında modern sanat biçimleri devamlılık arz ederek vardıkları son nokta itibariyle küreselleşen dünyanın yeni zihniyet yapısını oluşturmuşlardır: postmodernizm. Yukarıdaki soruya verilen üç cevap ve film eleştirisi konusunda yazdıklarımı- zın muhatapları bu zihniyetin üretici unsurlarıdır. Zaten bu üretici unsurlar da söz konusu zihniyet içinden neşet etmişlerdir.

Kapitalizm kendi krizlerinden her seferinde yeniden doğarken amaç sermayenin hegemonyasını ilanihaye sürdürülebilir kılmaktır. Bu sürdürülebilirliğe toplumsal muhalefeti engellemek, kitleleri gözetim ve denetim altında tutmak, yönlendirmek, sisteme uygun bireyler topluluğu oluşturmak için kitle iletişim araçları azami ölçüde kullanılmaktadır. Medya (görsel, yazılı) sektörü, Sinema sektörü, müzik sektörü sistemin devamı için önemli ve gerekli üretimi yapan uluslararası sermaye gruplarıdır. Bugün bunlara başka bağlamda sosyal medya ortamları da eklenmiştir. Hatta sosyal medya sayesinde kurulabilen "sıkı" iletişimle "devrim" bile yapılabiliyor.

Sermayenin hegemonyasının sürdürülebilirliğine takoz koymak şimdilerde yeni liberal politikalara karşı mücadelede aktif olma görevini önümüze getirmektedir. Türkiye'nin AKP iktidarıyla vardırılmak istendiği otoriter tek adamcı yönetim yapısı, merkezinde ve çevresinde sermayenin serbestçe at oynattığı bir pazar oluşturma operasyonudur. Bu operasyonda emekçilere düşen, mevcut ekonomik ve sendikal haklarının da budanarak muhalefet etme imkânlarının yok edilmesidir. Yine de eldeki imkânlarla değişik mecralarda çalışılarak oluşturulmaya çalışılan toplumsal muhalefete sinema özelinde nasıl bir katkı yapılacağının düşünülmesi gereken zamanlardayız.

"...; ne zaman diğer Latin Amerika ülkelerinde büyük olanaklar kullanılmaksızın politik içerikli sinema yapıldığının gerçekliğini gördük, o zaman biz de bir gedik açtık geçtik. Oldukça açık fikirlerle ve biraz ham filmle sinemasal yapımın alışılmış kalıplarını kırarak film yapmak için geçtik. Maddi yapımın sorunlarını çözmeye yarayan bir yolun, aynı zamanda, filmin içeriğine ilişkin belli sayıda politik sorunları hallettiğini meydana çıkarabildik. Çünkü biliyoruz ki, eğer ekonomik planda yapım uzlaşmaya dayanıyorsa, politik olarak doğru bir sinema yapmak pek mümkün değildir."

"Bu sinemayı ticari salonlarda dağıtmaya girişmenin tamamıyla imkânsız olduğunu fark ettik, o zaman buna koşut, sendikalardan, evlerden, okullardan, vb. geçen çok ama çok etkili bir dağıtım ağı yarattık. Bu ağın işleyişi maksimum etkililiğine Allende'nin seçim kampanyası süresinde ulaştı: söylevlerinden önce kitlelere film gösteriliyordu." (Çağdaş Sinema Dergisi Nisan1975 sayı:7 Şili'li Yönetmen Miguel Littin ile yapılan söyleşinin çevirisi)

Latin Amerikalı sinemacılar bize pratikte denenmiş, sonuçları ortada, önemsenmesi ve değerlendirilmesi gereken deneyimler sunuyorlar. Birinci (Hollywood sineması) ve İkinci (Avrupa auteur sineması) sinemanın gerçekleri kitlelerden saklayan, yumuşatan ya da toplumsal olanın arka plana itildiği sinemasına ve klasik anlatı yapısına itibar etmeyen Üçüncü sinema yönetmenleri söylem ve eylemleri ile yol göstericidir.

" ...eğer ekonomik planda yapım uzlaşmaya dayanıyorsa, politik olarak doğru bir sinema yapmak pek mümkün değildir." Miguel Littin ve arkadaşlarının bu deneyimi bize, doğru sinema için birinci yolun maddi bağımsızlık olduğunu gösteriyor. Nasıl? Devlet yardımıyla yapılan filmlerde devlete laf söylemek için bin düşünüp bir yapmak gerekecektir. Yönetmenin bu durumda otosansür uygulaması elzemdir. Sermaye gruplarından alınan sponsorluk desteği ile yapılan filmler de farklı yapıda olmayacaktır. Söylenecek laf, konu edilen mesele sponsora dokunuyorsa ne olacaktır?

Yönetmen arkadaşlar çözümü nasıl buldular? Bireyi anlatayım ama sağı solu, sosyal konumu, düzene refleksleri kalsın, diğer tarafına bakalım. İletişim imkân ve araçlarının böylesine geliştiği, sinema dilinin aşamalar kat ettiği günümüzde naif ama vurucu bir dil ile hayata dokunan hikayeler anlatmak çok da zor olmasa gerek. Meselelerimize kaynaklık edecek hikayeler hayatın içinde, yanı başımızda akıp gidiyor, onları yakalamalıyız.

"..., sendikalardan, evlerden, okullardan, vb. geçen çok ama çok etkili bir dağıtım ağı yarattık." Filmlerin kitlelere ulaştırılmasında Türkiye'ye özgü koşullar da göz önüne alınarak değişik dağıtım kanalları ve gösterim mekanları yaratılabilir. Teorik altyapınız sağlam olsa bile pratik etkinlik yöntemlerinin oluşturulmasında rehber olmuyorsa nedenleri konusunda düşünülmeli. Sendikalar, dernekler, sosyal etkinlik gösteren tüm kuruluşlar, hatta sosyal medya imkanları bile bağımsız sinema çalışmalarının sürdürülüp yaygınlaştırılmasının maddi manevi destekçileri olabilirler. Aksi durumda piyasanın taleplerinden bağımsızlaşmış sinema var edilemez. Pazarın izin verdiği kadarıyla yetinip mevcut ortamda para ve prestij için rol kapmaya çalışanlardan olunur.

Sanat ve siyaseti birlikte düşünmemek, her ikisinin farklı alanlar olduğunu iddia etmek kesişme alanlarının kitleler için ne ifade edebileceğini gözlerden kaçırmaktır. Asıl bu iddia sanatı düzen siyasetine uyumlulaştırmakdır. Sanatçının iktidar ve sermayeye karşı uyumlu olma ile muhalif olma noktasında yaptığı tercihler eserlerinin kodlarını oluşturur. Politik olanın bireysel ve kültürel olanla ilişkilendirilerek estetize edilmesi bizi sinemanın doğrusuna ve doğru sinemaya götürebilir.