Dünya ekonomisi nereye?

Seksenli yılların ikinci yarısından son dört beş yıla değin, küreselleşme, post-modernizm, neo-liberalizm, ideolojilerin sonu, en çok konuşulan kavramlardı. Sermayedarlar açısından “sermaye birikimi” için sınır tanımayan hareketlilik, işçi ve diğer emekçiler açısından ise mekânsızlaştırma, taşeronlaştırma gibi politikalarla sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme ve sömürü oranlarının muazzam artışı anlamına gelen küreselleşme değişik bir açıdan bugünlerde yeniden tartışılıyor.

Robert J. Samuelson 31 Aralık 2012 tarihinde Khaleej Times' ta yayımlanan makalesinde “On yıllardır sınır ötesi ticaret hacmi ve para akışı güçlü bir iktisadi büyümeyi ateşledi,” diyerek “2013 için önemli sorulardan biri şu: Küreselleşmeye ne olacak?” diye soruyor. Sormuş olduğu soruyu da “Ancak şu anda kayda değer bir şey gerçekleşiyor; ticaret ve uluslararası para akışı yavaşlıyor ve bazı durumlarda inişe geçiyor. Uluslararası Ekonomi dergisinin editörü David Smick, bu gerilemeye 'degloballeşme' diyor,” şeklinde de yanıtlıyor. (Zaman, 5 Ocak 2013)

Dünya ekonomisinin uzun dönemli bir iktisadi durgunluğa girdiği bir dönemde küreselleşmenin tartışma konusu haline gelmesi bir takım dönüşümlerin habercisi niteliğinde midir? Bu soruya aşağıda yanıtlar aramaya çalışacağız. Ancak, bu tartışmaların esas önemli yönü ise “emperyalizmin hiyerarşisi” bağlamında hegemonik güç olan ABD'nin yerini, oluşabilecek başka bir hegemonik güce bırakıp bırakmayacağı ile ilgilidir.

Euro bölgesi olarak adlandırılan AB'nin iktisadi durgunluktan çıkabilmesinin temel koşulu; AB'nin dağıtılmasıydı. Eşitsiz gelişim yasası nedeniyle, üst katları çıkarken alt katları köhneyen bir binaya benzeyen AB, ortak para alanının çökmesine rağmen Birliği dağıtmama azmini göstermeye devam etmektedir. Ancak, korumacılık ve milliyetçiliğin yükselmesi Birliğin de facto dağıldığı anlamına gelecek ve AB'de gerçek manada iflaslar, bankacılık sistemlerinin çöküşü ve daha derin bir iktisadi durgunluk yaşanacağını söylememek için hiçbir gerekçe kalmayacaktır.

AB için ifade etmeye çalıştığımız söz konusu durumu, birileri Tayyip Erdoğan'ın kulağına fısıldamış olmalı ki; şaka mı, gerçek mi veya blöf mü olduğu anlaşılamasa da, Türkiye'nin Şanghay Beşlisi'ne alınmasına niyetlendiğini ve bu konunun hemencecik AK Perest iktisatçılarca tartışıldığını görmekteyiz. Daha düne kadar iktisadi krizden tek çıkış yolunun küreselleşmeyi daha da derinleştirmek olduğunu belirten Cemil Ertem'in, Başbakan'ın bu yaklaşımının “vizyonel bir yaklaşım” olduğunu vurgulaması, konunun ciddiyetine delâlet gibi!

Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin Şanghay Beşlisi'ne alınması niyetinin diğer nedenlerine ilişkin Can Dündar'ın aşağıdaki vurgularının yerinde ve önemli olduğunu belirtelim:

“10 yıl önce söylendiğinde kıyamet kopmuştu; ama bugün üzerinde bile durulmadı:

Başbakan Rusya Devlet Başkanı Putin'e demiş ki: 'Bizi Şanghay Beşlisi'ne alın, biz de Avrupa Birliği'nden ayrılalım.' Başbakan'ın cümlesini en son nerede duymuştuk? 7 Mart 2002 günü, MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç Türkiye'nin AB'den hiç yardım görmediğini söylemiş, 'Rusya ile İran'ı da içine alacak şekilde bir arayış içinde olalım' demişti. Ergenekon'dan içeri alındığında da, bu sözlerinin faturasını ödediği, ordudaki Batı karşıtı kanadın tasfiye edildiği söylenmişti. Ne oldu da Tayyip Erdoğan, 'Ergenekoncu Paşa' çizgisine geldi?

Bence şundan: Şanghay kampı çok rahat... İlerleme raporu derdi yok. İnsan hakları sicil defteri, demokrasi barometresi, teftiş heyeti yok. Basın susturulmuş, gazeteciler içerdeymiş; umurunda değil. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde insan hakları ihlâllerinde Rusya ile birincilik için yarışıyoruz. Çin deseniz, medya denetiminde, keyfi tutuklamada, işkencede liderlik iddiasında... Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi üyelerle, despotizmde akraba sayılırız. Elbette bu kampa yanaşacağız. Güzellik kampında sıkı perhizden bıkan mankenin 'Ne yersen ye' diyen 'Tombullar yarışması'na meyletmesi gibi..(!). 'Batı'yı kendimize benzetemedik, bize benzeyen Doğu'ya gidelim' durumu...” (Milliyet, 29 Ocak 2013)

ABD'nin iktisadi verileri ise 2032 yılına kadar bir “üçüncü dünya ülkesi” konumuna düşeceği yorumlarına neden olmaktadır. 2000 yılından bu yana aktif iş gücü yüzde yedi azalarak çalışma çağındaki yetişkin nüfusun yüzde 58'ine gerilemiş durumda. Kronik işsizlik yüzde 9. Resmi rakamlara göre 27 haftadan uzun süren (yani uzun vadeli) işsizlik ise yüzde 16,5 olup, toplam işsizlerin yüzde 43'üne yani altı milyonluk işsizler ordusuna tekabül etmektedir.

Son on yılda ABD'li ailelerin gittikçe daha fazla yoksullaştığı ifade edilmektedir. Reel gelir düşüşü ile birlikte birçok ABD'li ailenin geliri 1996 seviyelerine gerilemiş, yoksulluk oranı 2011 yılında nüfusun yüzde 15,7'sine çıkmış ve yaklaşık 48 milyon yurttaş arasında, yani her altı ABD'liden birisi yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır.

Öte yandan milyarlarca dolarlık alt yapı modernizasyonu ile karşı karşıya bulunan Federal Hükûmetin borçları 16 trilyon doları aşmış durumda. Ayrıca geleceğe dönük 66,6 trilyon dolarlı k sosyal güvenlik, sağlık ve emeklilik gibi ödeme yükümlülükleri de hesaba katıldığında Federal Hükûmetin iflas ile karşı karşıya kalacağı belirtilmektedir.

Son yıllarda hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştiren Çin de yaşanan iktisadi durgunluğun tüm etkilerini hissetmektedir. Bir yandan, iktisadi durgunluk nedeniyle ABD ve AB ülkelerinin ithâlata olan iştahlarının azalmasıyla birlikte iç pazara dönük üretime zorlanması ve/veya yönelmek zorunda kalması nedeniyle ucuz iş gücü avantajını kaybetmeye başlayan, diğer yandan da giderek daha fazla ithâl petrole olan bağımlılığının artması, yüksek petrol fiyatları ve ithâl malların nakliye ücretlerinin iyiden iyiye yükselmesi ile birlikte üretim maliyetlerinin artışı sorunuyla karşı karşıya kalan Çin'in geçtiğimiz yıllarda göstermiş olduğu büyüme hızlarını yakalayamayacağını söylemememiz için herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır.

Irak'taki petrol üretimi ile yakından ilgilenen Çin'in kamu kurumu niteliği taşıyan enerji kurumları Güney Irak'taki zengin petrol yataklarının tekrar devreye alınması ve ıslâhı çalışmalarında önemli işlevler üstlenirken, her iki ülke arasındaki ilişkiler giderek güçlenmekte ve Çin çıkarılan petrolün büyük bir bölümünü ithâl etmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı'nın tahminlerine göre 2035 yılında Irak petrol üretiminin yaklaşık yüzde yirmi beşi olan 2 milyon varil/ gün Çin tarafından ithâl ediliyor olacak. Bu durum, Çin'in, bir yandan gün geçtikçe ithâl petrole olan bağımlılığının ne denli arttığını ifade ederken, diğer yandan da neden İran'ın arkasında durduğunu da açıklamaktadır.

Boston Danışmanlık Grubunun çalışmalarına göre, 2000 yılında Çin fabrikalarında saati ortalama 52 cent olan ücretler, yıllık iki haneli yüzde artışlarıyla 2015 itibariyle yüksek beceri gereken endüstrilerde saati 6 dolara taşıyacak. Aynı çalışmada, yüksek petrol fiyatları, ithâl malların nakliye ücretlerinin artışı ile birlikte 2015 yılı itibariyle Çin'in toplam maliyet avantajının yüzde yediye gerileyeceği öngörülmektedir.

Hemen hemen tüm gözlemcilere ve bu gözlemcilere ait yayımlanan verilere göre Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'den oluşan BRIC ekonomilerinde de hızlı büyümede yolun sonuna gelindiği ifade edilmektedir. İşsizlik, yolsuzluk, merkezi yönetim bütçe açığı gibi sorunlarla boğuşan bu ülke ekonomileri için gelecek pek de parlak görünmemektedir. Bir yandan muazzam petrol ve doğalgaz gelirlerini devasa askeri harcamalara ayıran iktisadi anlayış, diğer yandan da doğalgaz üretiminde teknolojik atılım yaparak, doğal gazı daha ucuza üreten ABD, Rusya ekonomisini önümüzdeki yıllarda zor durumda bırakacaktır. Ayrıca Rusya'nın doğalgaz ve petrol çıkarmada kullanmış olduğu teknolojisinin eski olması, boru hatlarının yenilenmeyi gerektirmesi ve enerji fiyatlarının yüksek olması nedeniyle rekabet gücü zayıflamaya başlayan Rusya ekonomisinin başlıca bir açmazı konumunda! Öte yandan, Brezilya ve Hindistan ise neo-liberal politikaların bir sonucu olarak merkezi bütçe açıklarıyla boğuşmaktadır.

İran'ın nükleer güce sahip olmaya çalışması; İran'ın bu konuda İsrail ile karşı karşıya kalması ve savaş çanlarının çalması, gerek söz konusu ülke ekonomileri açısından ve gerekse dünya ekonomisi açısından vahim sonuçlar doğuracaktır.

Uluslararası Ekonomi dergisinin editörü David Smick, ülkeler durağan ihracat piyasasından daha fazla pay kapmak istedikçe oluşacak kur savaşları ve kolay paradan kaynaklanan “aktif balonların” patlamasından endişe duyduğunu ifade etmektedir. Japon Hükûmetinin borcu GSMH'nin yüzde 230'u civarında ve her yıl ortalama yüzde on daha artıyor. Enflasyonun sekiz ay içinde yedinci kez eksiye geçmesi üzerine hız kazanan parasal genişleme, Japon Yeni'nin değer kaybını hızlandırdı. Yen dolar karşısında 90,50 seviyesine gerileyerek kesintisiz düşüşte 11 haftayı doldurdu. İsviçre'nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in, Japonya'nın 'yen hamlesinin' küresel kur savaşlarını tetikleyebileceğini ifade ederek eleştirilerde bulunması; kur savaşlarının yakın gelecekte başlayabileceğinin en önemli göstergesi olarak düşünülmelidir.

On yıllar boyunca ABD emperyalizminin temel stratejik önceliklerinden birisi, Orta Doğu'nun önemli petrol üreticileri ile dünyanın diğer ülkeleri arasındaki deniz yolu bağlantılarının açık tutulması, hatta Körfez bölgesindeki çıkarlarının gerekli kılması halinde askeri müdahaleye gidebileceği 1980 tarihli Başkan Carter Doktrininde açık bir biçimde ifade edilmişti. Ancak, bugünlerde yavaş yavaş Orta Doğu'dan çekilmeyi dillendirmektedirler. Bu durumun nedeni; geçtiğimiz on yılda doğalgaz ve konvansiyonel olmayan petrol üretiminde gerçekleştirmiş olduğu teknolojik gelişmeler, ABD'yi dünya enerji üretiminde lider konumuna yükselteceği beklentisi olsa gerektir.

Hidrolik parçalama ve üç boyutlu yatay delme teknolojilerini geliştirerek kayaların arasında sıkışıp kalmış doğalgazı (kaya gazı) ve konvansiyonel olmayan petrolü yer üstüne çıkartmayı başaran ABD, hem kaya gazı, hem konvansiyonel olmayan petrol, hem de yenilenebilir enerji alanlarında tüm dengeleri kökünden sarsmaktadır. Teksas, Louisiana, Kuzey Dakota, Pensilvanya, Ohio, New York ve başka birçok yerde zengin kaya gazı rezervleri sayesinde arama-üretim çalışmaları hızlandırılmaktadır. Konvansiyonel olmayan petrol ve kaya gazı üretimine ağırlık verilmesiyle, bugün ABD'de doğalgaz, Avrupa'dan 5 kat, Japonya'dan 8 kat daha ucuza satılıyor.

Citigroup analistlerine göre, ABD'de en az 200 yıllık gereksinimi sağlamaya yetecek kadar kaya gazı bulunmakta olup, hâlihazırda yüzde 87 civarında olan enerjide kendi kendine yeterlilik bir kaç yıl içinde yüzde 100'e ulaşabileceği ifade edilmektedir. Önümüzdeki on yıl içinde de, ABD, doğalgaz üretiminde Rusya'yı, petrolde de Suudi Arabistan'ı geçip dünyanın en büyük enerji üreticisi konumuna oturacağı ifade edilmektedir.

Gerek analistler ve gerekse bazı gözlemcilere göre, yakın geçmişte gerçekleştirilen söz konusu teknolojik gelişmeler, ABD'de de son zamanlarda güç kazanan “ dünyanın geri kalan kısmından uzaklaşma”-izolasyon eğilimlerini güçlendirecektir. Doğalgaz açığı olan bir ülke konumundan doğal gaz fazlası olan bir ülke konumuna yükselen ve günümüzde petrol ve doğalgaz üretimini en hızlı bir biçimde arttıran ABD, bu gazın olanak verdiği ucuz enerji maliyetleri (kaya gazının –Japonya'da 17 dolar civarında iken– 3 doların altında fiyatlanması) ile uluslararası rekabette büyük bir avantaj sağlayacaktır. Dahası, ABD'de enerji ucuzlayınca, daha önce Çin ve benzeri ucuz üretim üslerine kaçmış olan büyük Petro-kimya ve Demir-çelik tesisleri, yatırım için tekrar Amerika'yı tercih etmektedirler. Öte yandan, iktisadi krizi frenleyen ve kısmen felce uğratan iktisadi politikalarla ortalama ücretler genel düzeyinin küresel çapta hemen hemen eşitlenmesi sonucunu doğurmuş olduğu düşünüldüğünde de ucuz enerji maliyetlerinin ne kadar büyük avantajlar sağlayacağı aşikârdır.

Bilindiği üzere dünya ekonomisini şekillendirdiği ölçüde, ABD, belirli dönemlerde ithâlatçı ve döviz kurlarının düşük tutulduğu (ucuz dolar) iktisadi politikaları uygularken, belirli dönemlerde ise ihracatçı ve döviz kurlarının yüksek tutulduğu (pahalı dolar) iktisadi politikaları uygulamaktadır.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gelişmelere bakıldığında; önümüzdeki dönemde, ihracatçı ve dolayısıyla dünyanın üreticisi konumuna yönelik olarak dünya ekonomisini şekillendirecek ve kendi iktisadi politikalarını üretecek olan ABD'nin öncülüğünde küreselleşmenin doğasının değişeceğini söylememiz mümkündür!

2015 yılında bitirilmesi planlanan Panama Kanalı'nın genişletilmesiyle birlikte, ABD'nin hem ihracat önündeki coğrafi engellerinden birisi aşılmış olacak, hem de Asya ile ABD arasındaki ticaret güzergâhları değişecektir. Böylelikle de ABD, Körfez eyaletlerinden Mississippi nehri üzerinden taşınacak tarımsal ürünlerini Asya pazarlarına ulaştırma imkânı bulacaktır.

Üretim maliyeti düşük, temiz ve yenilenebilir enerji sayesinde ABD imâlat sanayinin yeniden canlanması, yeni istihdam imkânları açılması, uluslararası rekabet gücünün muazzam artışı ile birlikte; ABD'nin bir numaralı küresel ekonomik gücü konumunu sürdürmesi mümkün olacağa benzemektedir.

Robert J. Samuelson'un belirtmiş olduğu, “yakın zaman önce Apple ve bazı Mac bilgisayarların üretimini eve getirmek için 100 milyon dolar yatırım yapacağını açıkladı. General Electric'in (GE) Lousville'deki büyüyen uygulama Parkı, 1973'de 23.000'e ulaşan istihdam rakamıyla Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası imâlat cesaretini sembolize ediyordu. O tarihten beri işler yurtdışına kaydı veya otomasyona yenik düştü. Ama şimdi GE su ısıtıcıları, buzdolapları ve diğer aletlerin üretimini Çin ve Meksika'dan Uygulama Parkı'na taşıyor” bilgisi yukarıda ifade etmeye çalıştığımız sürecin başlamış olduğunu ifade etmektedir.

Finansallaşma ve parasal genişleme politikalarının artık geride kaldığı ve sanayi üretiminin ve ulusal ölçekte üretimin temel alınacağı iktisadi politikalarla şekillenecek olan dünya ekonomisinde hemen hemen bütün ülkeler söz konusu yukarıda ifade etmiş olduğumuz gelişmelere bağlı olarak tutum alacaktır. Nitekim Almanya Başbakanı Angela Merkel, Davos'ta yaptığı konuşmada, parasal genişleme politikalarının küresel ekonomik toparlanma karşısında risk oluşturduğunu söyleyerek, Euro Bölgesi'nde borç krizine karşı geçen yıl tahvil alımı yoluyla ortaya çıkan parasal genişlemenin artık temizlenmesi gerektiğini ifade etti. Merkel, Avrupa'nın 2013'te mal ve hizmet üretmeye odaklanmasını sağlayacak politikalara yönelinmesi, ihracat gelişimine önem verilmesi gerektiğini ifade ederek “Rekabet Antlaşması” çağrısı yaptı.

Öte yandan, dünya ekonomisi ve buna bağlı olarak iş bölümünün yeniden şekillendirilmesi çerçevesinde Peterson Enstitüsü'nden Fred Bergsten de “Çin ve diğer ülkelerin” ulusal talebe yoğunlaşmak için “ihracata dayalı ekonomik stratejilerini yeniden ayarladıklarını” belirtmektedir. Sözlerine bunun olumlu olduğunu ekleyen Bergsten, “Dünya ekonomisi daha dengeli olacak” demektedir.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız dünya ekonomisinin ve buna bağlı olarak iş bölümünün yeniden şekillendirilmesi çerçevesinde, gerek şekillendirme, gerekse şekillendirme sonrasında oluşacak gelişmelerin siyasi sonuçlarının olması kaçınılmazdır.

Kur savaşlarının kaçınılmaz olduğu, korumacılığın ön plana çıkacağı, milliyetçiliğin, ulusalcılığın, faşizmin ve gericiliğin iyiden iyiye yükseleceği mücadele dolu bir döneme girilebileceğini söylememiz mümkündür. Öte yandan, bu dönem, işçi ve diğer emekçileri mekânsızlaştırma politikalarının kırılabileceği bir dönem olacaktır.

Yaklaşık on yıl önce Carrefour çalışanlarının, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için direnişe geçtiği bir süreçte; sosyalist bir partinin Carrefour çalışanlarını örgütleyeceği ve/veya çalışanları sendikalılaştırmaya yönlendireceği yerde, söz konusu hipermarketten alışveriş yapanlara o hipermarketi boykot etme çağrısını yapmıştı. Bu tür “Orta Sınıf Sosyalizmi” anlayışından bir an önce kurtulmak gerekmektedir. Çünkü milliyetçilik ve gericilikle mücadele edeceği ölçüde işçi sınıfının tarih sahnesine yeniden çıktığına tanık olacağız. Şişecam patronunun işçileri işten çıkararak fabrikayı Eskişehir'e taşımaya kalkışması üzerine 29 Aralık 2012'de Topkapı'daki fabrikada işgal başlatan, patronun 5 Ocak günü polis eşliğinde makinaları taşımaya çalıştığında direnişe geçen ve polisleri püskürten işçilerin göstermiş olduğu direniş hâlâ hafızalardadır.

Kaynaklar:

1-Küresel Petrol Ticareti Tarihi Dönüşüm Geçiriyor; Bilanço - TÜRMOB Aylık Yayın Organı Aralık 2012 Sayı: 194

2-Yeni Küreselleşme Düzeni; Mehmet Öğütçü - Yazı Dizisi - Milliyet Gazetesi 5-6-7-8-9 Ocak 2013

3-Küreselleşme Gerilemede; Robert J. Samuelson - Zaman Gazetesi 5 Ocak 2013

4-Birgün Gazetesi; Ekonomi Sayfası - 26 Ocak 2013