Türkiye'de asırlık bir “Türk sorunu" vardır

Medyada konuşan, yazan kimi şahıslar Kürt meselesinin çok konuşulması karşısında ciddi bir “Türk Sorunu” olduğunu söylemeye başladılar.“Kürtlere o kadar taviz veriliyor ki, Türkler tepki duyuyorlar, şimdi artık Kürt sorunu yok, Türk sorunu var” diyorlar, hatta “yarın kötü olaylar çıkar” gibilerinden linç tehdidine kadar işi vardıranlar var.

Bunlar sadece MHP’lilerden, kendilerine “ulusalcı” diyen kişilerden ibaret değiller.

Doğrudur, Türkiye’de bir “Türk sorunu vardır. Yüzyıla yaklaşan Devlet politikaları ve Türk milliyetçiliğinin koşullandırması sonucu olarak vardır. Bu ülkede yaşayan herkes için vardır, hatta bizzat Türkün kendisi için de vardır.

İmparatorluğun dağılma süreci aynı zamanda değişik milliyetlerin uluslaşmasını ve ayrılma isteklerini de beraberinde getiriyordu. Onlar varlıklarını Türklükten ayırırlarken, kendisini Türk saymayan Türkleri “etrak-i biidrak” sayan Osmanlı Sarayına karşı İttihatçılar Türklük güttüler.

Doğrusunu isterseniz, Batı Avrupa’da ve Mısır’da, Lübnan’da yaşayan birinci ve ikinci kuşak Genç Osmanlılara Türklüğü yakıştıran, onlara “Genç Türkler” adını takan da Batı’ydı. Hatta “Türkiye” adını bile Batı koymuştur. Türk’lü ülkelere bakınız: Türkistan vardır, Türkmenistan vardır, ama “Türkiye” diye bir kelime yoktur.

1992’de C. Başkanı Turgut Özal Türk Dili Konuşan Ülkeler Devler Başkanları Zirvesi diye bir topluluk icat etmişti. Zirve 2010’a kadar 10 kez toplandı, 5’inde ev sahibi Türkiye idi.

O ülkeler: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’dır.

Zaten bazı Batı dillerinde “ia” ile biten Türkçe transkripsiyonda “ya” diye yazılan ülke adları Türkçe dilinin üreme kurallarına uymaz. O adlar Türkçeye tercüme edilmişlerdir: Rusya, Romanya, İtalya, Avusturya, Finlandiya, Makedonya, Slovenya, Libya, Slovakya, Endonezya ilh…

Türkçe’de milliyetten ülke adı yapmak için yaygınca gelen kelime eki “istan”dır. Hindistan, Arabistan, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Sırbistan, Yukarıda andığımız “ya” bitenler ise Batı dillerinden tercümedir.

"Türkiye" kelimesi da İtalyanca “Turchia”dan gelmektedir. Cumhuriyeti kuranlar ölünceye değin “Türkiye” değil “Türkiya” demişlerdi. Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar’ın konuşma bantlarını dinleyiniz, hepsi “Türkiya” derler.

Cumhuriyet kurulduktan sonra “Türk”lük fikrini de getiren Kafkas göçmeni aydınlardı. Onların Türklüğünü benimseyen Diyarbakır’lı bir Kürt aydını da Türkçülüğün fikriyatını, zikriyatını, edebiyatını yapmıştır.

25 Nisan 1920’de kurulan ve Saray’ın dışında, geçici devrim hükümeti niteliğinde olan kurumun adı da Büyük Millet Meclisi’dir. Bu isimde Türkiye kelimesi başlangıçta yoktur. Kurul ülkedeki toplulukları “Türkler” olarak tarif etmez “Anasır-ı İslam” (İslam Unsurları) diye tanımlar.

Savaşın hezimetle bitmesi İstanbul’un ve bazı Anadolu bölgelerinin işgal edilmesi, Yunan Ordularının Ege’ye çıkmasına rağmen Türklük öğesi ağır basmamış, İslamiyet ağır basmıştır. Yunan Ordularına karşı verilen savaşa toplumun geniş kesimleri “Gâvur-Müslüman Harbi” olarak bakmışlardır.

Tenkil ve tehcirle Ermenileri Rumları, Lozan Mübadelesiyle daha fazla Rumu göndermişlerdir.

Fakat Cumhuriyeti kuranlar siyasi yapıyı (yeni devleti) konsolide etmek, devlet otoritesini tesis ve tahkim eylemek için yoğun bir Türklük ve Türkçülük propagandasına girişmişlerdir. Başlangıçta belki “gayrimüslim ekalliyet” denilen azınlıkları kaçırmak, kaçmayanları sindirmek için sürdürülen Türkçülük, Kürtler başta olmak üzere değişik etnilere mensup insanları Türkleştirmek, asimile etmek üzere sürdürülmüştür.

Bu baskılar 1925 Kürt ayaklanmasından sonra daha da artmıştır. O ayaklanmayı çeşitli yerel isyanlar izlemiş, 1937 Dersim katliamına kadar tırmanmıştır.1925’ten sonra Başvekil İsmet Paşa’nın adıyla anılan Vilayet-i Şarkiye Islahat Kanunu’yla yapılan toplu sürgün ve mecburi iskânları, müstemleke valisi gibi atanmış Umumi Müfettişleri de saymak gerekir.

1921 ila 1937 arasında 19 adet Kürt tenkili var. Genel Kurmay kayıtları onlara “tedip harekâtı” diyor. 1943’te Qerqeli’de (Özalp) 32 Kürt köylüsünün Milli Şefin verdiği yetki ve General Muğlalı’nın verdiği emirle kurşuna dizilmesi var. Aralık 1974’te Veranşer’de (Viranşehir) 9 Kürt köylüsünün kaçakçı diye öldürülmesi var.

Yani Roboski ilk değil.

VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA…

Çocuklardan başlayarak her yaştan insana Türklük aşılanması için her sabah çocuklara “Türküm, Doğruyum” diye başlayan, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye biten tekerlemeler tekrarlatılmıştır.

Bu koşullandırmalarla “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1943 Varlık Vergisi ve Aşkale deportasyonu, 6-7 Eylül 1955 pogromu, 1964 Başbakan İsmet İnönü kararnamesi.

Yani Türklük ve Türkçülük “milli birlik ve beraberlik” lafları etnik farklılıklara karşı kullanılırken, 1960’lar sonrasında yükselmeye başlayan sola ve emekçi sınıflar mücadelesine de karşı ideolojik silah yapılmıştır.

Devletin gizli açık mihrakları sola karşı bazen İslamcıları (16 Şubat 1968 Kanlı Pazar), İmam Hatiplileri çıkarmıştır, ama sürekli kullandıkları sokak faşistleri olmuştur. Komando kamplarında subaylar ve emekli subaylar tarafından eğitilen faşistler solun üstüne salınmıştır. Kendilerine komando diyen, Orta ve Güney Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da sola karşı kullanılan güruhların Türkiye kolu esas olarak Türkçüdürler. Ama aynı zamanda dindardırlar. Kendilerini “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” ilan etmişlerdir.

1970’li yıllardaki Elazığ, Erzincan, Malatya, K. Maraş, Sivas, Çorum saldırıları, 1993’teki Madımak, 1995’teki İstanbul Gazi Mah. katliamı Türkçü-İslamcı, Türk bayraklı ve paralel devlet tertipli hadiselerdi.

Kemal Paşa’nın 1933’teki Onuncu Yıl Nutku’nun sonunda söylediği “Ne Mutlu Türküm diyene” sözü hâlâ milyonlarca Türk’ün gururudur. Dağda taşta, okullarda, caddelerde, devlet dairelerinde yazılıdır. Çocuklara ısrarla “Türk, övün, çalış, güven” dedirmişlerdir.

Türklüğünle övün, hak istemeden çalış, devletine güven. Bu Hitler Almanyası’ndan, Mussolini İtalyası’ndan kopya edilmiş ezberlerdir. Oralarda Nazizm, faşizm kalmadı, bizde sloganları kaldı.15 bine yakın kent, kasaba, köy, mezra, akarsu adı Türkçeleştirilmiştir. Oysa İstanbul kelimesi bile Rumcadır. “Stan+polis” (Şehre Doğru) demektir.

Bu kadar endoktrinasyondan sonra nasıl Türk sorunu olmasın?

Bu yaklaşımın uygarlıkla, çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Halen Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 193 devlet vardır, bunlardan 133’ünün sistemi federatiftir veya özerk yapılardadır. Ama bizde, bırakınız ayrılma hakkına, özerklik talebine bile tahammül yoktur. Oysa ayrılma hakkı, 1918’de kurulan Milletler Birliği’nden (Cemiyet-i Akvam’dan) bu yana evrensel bir kabuldür.

Evet, “Türk Sorunu” vardır, o kadar keskin şovenizmle donanmış Türk kitlelerinin şoven zihniyeti demokrasinin önünde sorundur.

Türk sorunu demek Türklüğün ve Türkçülüğün her türlü siyasal ve sosyal ilerlemenin önüne çıkarılması demektir.

Türk Sorunu sadece Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere, Süryanilere, Rumlara karşı yoktur, Türk Sorunu bizzat Türklere karşı da vardır.

Çünkü Türk Sorunu Türkçü kalıpların, klişelerin özgür düşüncenin üstünü örtmesi demektir.

Türk sorunu grev yapan işçiye, haklarını arayan memura, akademik özgürlük ve sosyal haklar isteyen öğrenciye, toprak, su, ucuz tohum, gübre isteyen köylüye de karşıdır.

Daima sola bayrakla karşı çıkmaları işte o Türklük sorununun simgesidir.

O kadar da değil: Her darbe olduğunda devlet radyoları askeri marşlar ve “kahramanlık türküleri” çalardı.

Asildir, kahramandır, üç kıtada at koşturmuştur

Adı “türkü” de olsa o türkülerin çoğunun Türklükçülükle ilgisi yoktu. Mesela en çok çalınanlardan Estergon Kalesi'ni alalım. Macaristan’da, Tuna kıyısındaki kaleyi Osmanlılar II. Süleyman devrinde 1543’te almışlardı. 1595’te Nemçe Prensi Mansfeld komutasındaki Haçlı orduları 1 aylık bir kuşatmadan sonra kaleyi geri aldılar. İçindeki Osmanlı kumandanı Lala Mehmed Paşa teslim şartlarında anlaşarak kaleyi verdi, karşılığında içindeki herkes mallarını ve silahlarını yanına alacak, Nemçe gemileri onları bir Türk kalesine kadar taşıyacaktı.

Yani darbe sabahları çalınan bir mağlubiyet marşıydı, daha da önemlisi aşk türküsüydü:

Estergon Kalesi, subaşı durak,

Kemirir içimi bir sinsi firak.

Gönül yâr peşinde, yâr andan ırak.

Akma Tuna, akma, ben bir dertliyim

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.

Şu halde Estergon Kalesinde Türklük de yoktur, zafer de. Ama Türk milliyetçiği ondan faydalanır.

Savaş “Küffara” karşıdır, muzaffer kılınan ise İslam’dır, Cenk Türklük adına değil, Allah adınadır. Fakat Estergon Kalesi marşını veya Türküsünü çalan görevli de, çaldıran subay da, hatta belki parçayı söyleyen türkücü de bunu bilmez.

1980 darbesi diktatörünün ve söylemini esas vasfı sola ve emekçi sınıflara karşı Türklüğü kullanmasıydı. Kenan Evren ve cuntası sık sık “memleket sağ-sol diye bölünmüştü, biz milli birliği ve beraberliği sağladık” deyip dururlardı.

Nasıl sağlamışlardı? Silah zoruyla. İdamlarla, işkencelerle, Yarım milyondan fazla insanı nezarethanelerden, işkencehanelerden, hapishanelerden geçirerek, siyasi partileri, sendikaları, dernekleri kapatarak, örgütlenmeyi yasaklayarak.

Bugün başımızda Kenan Evren yok, ama onun Türkçülüğü bütün devlet partilerinde var.

Öte yandan Türkçülük, Türkiye’deki bütün etnik grupları küçümser: Ermeni Rum, Yahudi ve Süryanilerden asla hoşlanmaz, onları daima tehlike görür. “Gâvur” kelimesi en sıradan küfürdür. “Çıfıt” da öyle Birbirleriyle arası iyi olmamaya “papaz olmak” der. Bu söz TV dizilerinde de sık sık tekrarlanır. Kimse de çıkıp eleştirmez.

Türkçülüğün bir yanı Çetin Altan’ın söylediği “Türke Türklük” propagandasının sonucu olarak böbürlenmekse, öbür yanı Türk olmayanları küçümsemektir.

Türk herkesi dışarılar: Çerkez der, Laz der, Gürcü der, Abaza der, Boşnak der, Pomak der, Tatar der, Acem der, Muhacir diyerek Balkan göçmenlerini kasteder. Onlar sarışın veya kumral oldukları için Türkün gözünde “tüyü bozuk”turlar, “sarı çiyan”dırlar. Kürtleri, Zazaları hiç sormayın, vahşi yaratıklardır, hatta kuyrukludurlar. Kürtlere yakıştırılan meslekler hamallıktır, çöpçülüktür, zerzevatçılıktır.

“Kıbrıs, Kıbrıs” dediğine bakmayın, Türkiye Türkü Kıbrıs Türkünü de sevmez.

Peki, “sen nesin, kimsin” diyecek olsan, kendisini Türkoğlu Türk, "sapına kadar Türk" sayan o şahsın soyunda bugün küçümsediği, hatta sövüp saydığı kim bilir kimler, hangi etnik gruplar vardır.

Türkün sevdiği, küçümsemediği hangi ulus vardır, merak ediyorum. Onu arkadan vurduğuna inandığı Araplar başta olmak üzere başka milliyetleri küçümser ve sevmez. Ruslara zaten düşmandır. Olsa olsa 1950’lerden beri yukarıdan gelen söylemle “Dost ve Kardeş Pakistanlı” aleyhine konuşmaz, ama hayatında Pakistanlı tanımamıştır, tanımışsa, mesela ucuz işgücü emekçisi olarak gelen Pakistanlıları, Afganistanlıları, Bangladeşlileri dövmeye bile kalkar.

Başkalarını bu kadar aşağılama kanımızca kendi benliğindeki aşağılık duygusunu dengeleme güdüsünün ruhsal bir sonucudur. Bu bakımdan Türklük bizzat öyle olmakla övünen Türkün kendisi için de sorundur.

Başkalarını “Türk değil” diye Bu kadar reddiye, bu kadar küçümseme ancak psikolojik deformasyonla izah edilebilir.

Hiçbir Türk de çıkıp Türklere bunu söylemez. “Ey Türk titre de, kendine gel” demez.