Kemalist restorasyon ulusalcılığı

“AKP kemalist cumhuriyeti yıktı, yerine ılımlı islam cumhuriyetini kurdu. Solcular bu durumdan hangi siyasal vazifeyi çıkarmalıdır?”

Bu konuda bir panel yapıldı; Yurt Gazetesi genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu, CHP milletvekili İlhan Cihaner ve BDP milletvekili Sebahat Tuncel katıldı. Şu eksen konuşuldu: AKP 1. cumhuriyeti yıkmış, yerine 2. cumhuriyeti kurmuştur. Kurulan, ılımlı islam cumhuriyetidir. Yapılacak iş basittir. Türkiye'de AKP'ye karşı yükselen iki siyasal güç vardır. Biri “sol ulusalcılık”, diğeri de PKK veya BDP'de ifadesini bulan Kürt ulusalcılığıdır. Yükselen bu iki siyasi güç AKP'ye karşı bir koalisyon kurmalıdır. Kurulacak bu koalisyon 2. cumhuriyeti yıkıp yerine 3. cumhuriyeti kurmalıdır. Kurulacak olan 3. cumhuriyet her halükârda laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet olacak, bu arada Kürtlere de haklarını verecektir. Bu koalisyon eğer 3. cumhuriyeti kuramazsa, en azından kemalist bir yeniden restorasyon gerçekleşmiş olacak, yıkılan 1. cumhuriyet islami gericiliğin ve emperyalizmin elinden geri alınacak...

Katılanların siyasal kimliğinden ve söylediklerinden anlaşıldığı şekliyle anti-AKP koalisyonda Türkiye'nin en büyük ulusalcı siyasi gücü CHP olacaktır. CHP'nin dışında veya kenarında çok sayıda ulusalcı aydın, sanatçı, öğrenci var, bunlar olacaktır. Birgün, Sol Gazete, Cumhuriyet, Yurt gazetelerinin ifade ettiği siyasi potansiyel var, bu potansiyel de koalisyona kazanılacaktır. “Ulusalcı” yakıştırmasına maruz kalan ÖDP, TKP, Halkevleri gibi siyasi partiler ve hareketler de koalisyondaki yerlerini almaya çağrılmışlardır.

“Ulusalcılık” denilen şey hem Türkiye için, hem de Türkiye solu için yeni bir şey değildir. Buna “milliyetçilik”, “cumhuriyetçilik” veya “yurtseverlik” deseniz de durum değişmez; çünkü hepsi aynı –veya benzer– somut çıkarların soyut ifadesidirler. Çıkar değiştikçe, şu-bu yönde esnedikçe kavramların içeriği de değişmiş olur. Sola, sosyalistlere, komünistlere bulaştığında ortaya rengini solculuktan alan yeni bir ideoloji veya siyaset çıkmış olmaz; örnekleri Türkiye'de çokça yaşanmıştır. Türkiye'nin en büyük ulusalcı gücü CHP'dir ve ulusalcılığa bulaşan solcu, sosyalist ve komünistlerin “son durak” yeri her zaman CHP olmuştur. Baykal'ın söylediği de budur zaten; “Ulusalcı olmayan CHP'li olamaz”.

Demek ki önce ulusalcı olacaksın, bilahare CHP'li. CHP'nin geleneğinde solcularla, sosyalistlerle, komünistlerle işbirliği yapmak diye bir şey yoktur. CHP 1965'ten buyana kendini “sol”da tanımlamıştır fakat bu tanımın dahi temelinde sola ve solculara düşmanlık yatar. CHP kendinden solda olanı devlet düşmanı sayar ve yok edilmesi gereken bir zararlı olarak görür. Sola en çok açıldığı dönemlerde bile bu değişmemiştir. Solculara karşı siyaseti, “madem ki sizler de 'ulusalcı' oldunuz, CHP'li olabilirsiniz” lütfundan ibarettir. Seçim işbirliği teklifiyle giden Behice Boran'a bile bunu söyleyebilmiştir. Başka bir şey söylediğine de rastlanmamıştır. CHP'nin içinde işçi sınıfına dayalı gerçek bir sosyal demokrat mayalanma olacağını düşünen “samimi” safdiller –tek tük de olsa– Abdullah Baştürk gibileri çıkmıştır, fakat bunlar kapı dışarı edilmişlerdir. Bu nedenle Türkiye'de solun içinde kurulan 'ulusalcı' tezgahlar daima CHP kokusu verir ve son tahlilde CHP destekçiliğine dönüşür.

Fakat her şeye rağmen “ulusalcı solcu” olan veya böyledir denilenlerin başlattıkları tartışmaları ciddiye almak ve solun kendi iç tartışmasına dönüştürmek yararlı olacaktır.

Kemalizmin kurduğu 1. Cumhuriyet yıkıldı, 2. Ilımlı Türk-İslam Cumhuriyeti kuruldu tezi solun tartışacağı bir konudur. AKP'ye –veya 'AKP devleti'ne– karşı Kürt siyasi hareketi ile ittifak meselesi de bütün boyutlarıyla tartışılmalıdır. Çünkü her iki konuda da Türkiye solu içinde, yeterince ciddiye alınıp tartışılmadığı için gri kalmış alanlar pek çoktur.

Önce şu; “AKP 1. Cumhuriyeti yıktı, 2. Cumhuriyeti (ılımlı islam karakterli) kurdu tezine, sonra da bu “ulusalcılık” denilen ŞEY ile Kürtlerin AKP'ye karşı koalisyon oluşturması fikir ve siyasetine bakalım.

AKP'nin yıktığı söylenen 1. Cumhuriyet, zaten kuruluşuna temel teşkil eden ideoloji “Anadolu'da müslüman bir Türk kalesi kurmak” olduğu için bir “Türk- İslam devleti” olarak kurulmuş, “dininin islam olduğunu” da kuruluş belgelerine yazmıştı.

1. Cumhuriyetin bu ideolojik temeli 1890'lı yılların ikinci yarısından itibaren şekillenmiş, Balkan savaşlarıyla da kudurmuştu. AKP, kendisini de üstelik bir parlamenter sistem içinde iktidara taşıyan bu Türk-Müslüman Cumhuriyet'in nesini beğenmemiş ki değiştirsin. Solcu ulusalcıların veya ulusalcı töhmetine maruz solcuların anlaşılmak diye bir dertleri varsa, “laiklik” edebiyatına hiç başvurmadan bu noktaya bir açıklık kazandırmaları gerekmektedir. Söylenecek olanı terim cambazlığından ve demagojiden arındırıp söylersek şudur: Türk devletini Türk devletinden başkası değiştiremez. Ayrıca parlamenter sistem devlet yıkmakla-kurmakla bağdaşmaz. Devlette bazı rötuşların gerekli olduğu zamanlar olmuştur ve bu amaçla parlamenter sistem dışına çıkılmıştır. Türkiye'de 1960'ta ve 1980'de devlet kendini bu şekilde değiştirmek istemiştir.

Parlamenter sistem içinde de devlet değiştirmek mümkündür tezinin argümanı 1950 veya 1971 olamaz. 1950'ye, devlet kendini iyice bir değiştirdikten sonra gelinmiştir. Köy enstitülerinin kaldırılması, ABD ile gizli anlaşmalar, soğuk savaş politikasına geçiş, NATO üyeliğine müracaat, islamcı gelenekten birinin (Günaltay) başbakan yapılması vb. gibi. O günün solcularının çoğu bu değişimi DP yaptı ve bir “Ak Devrim” ile yaptı zannederek Menderes'i desteklemişlerse de devletin değişmediğini, bir yıl sonra başlarına devlet balyozu iner inmez görmüşler, Menderes hareketinin savaştan sonra kurulan iki sistemli dünyanın Batı yakasında tutunabilmek için, bir kısım ittihatçıların yerine diğer bir kısım, “ağız değiştirmiş” ittihatçıların geçirilmesinden başka bir şey olmadığını anlamışlardır. 1971'de de devlet kendinde bazı yeni düzenlemelere gitmiş, ama bunu parlamentoyu bir kenara iterek yapmıştır. Hitler ve başkaları da, parlamenter sistemi ilga etmeden devlet değiştirmişlerdir. Bütün bu örneklerde devletin değiştirilmesi parlamenter sistemle değil, sistem dışı güçlerin devreye sokulmasıyla başarılmıştır. Ayrıca Türk devletine, ancak ve sadece ikame edilebilir türden bir ideolojik devlet olduğunu unutmadan bakmak gerekir.

Türkiye'deki bugünkü durumu anlamak ve anlatmak için devletin yıkılıp yerine yeni bir devletin kurulduğunun söylenmesine sadece yanlış olduğu için değil, bir çok şeyi gizlediği için de itiraz edilmelidir. Ama AKP'nin devleti “ele geçirdiği” söylenebilir. İşte bu doğrudur ve birincisinden farkı, gerçeği göstermesidir; çünkü düpedüz, devletin AKP'yi ele geçirdiğinin söylenmesidir. Bunu diyen AKP'nin değiştiğini de söylemiş olur. Devlet aynı devlettir, sadece Tayyipleşmiştir. Geçmişte de Menderesleşmiş, Demirelleşmiş, Özallaşmıştır.

Devletin değiştiği ileri sürülünce bunu hangi sınıf, hangi çıkarı ve hesabı için yaptı sorusu gelir. Hemen soralım: Hem AKP kim oluyor da, TÜSİAD'a sormadan devlet yıkıyor ve yeni bir devlet kuruyor. Yağma mı var? Onu oraya TÜSİAD koydu. Vazgeçerse, TÜSİAD vazgeçer. AKP'nin işi bittiyse, atar çöpe. Erbakan'ı atmadı mı? Arkasında AB ve ABD durduktan sonra TÜSİAD'ın yapmayacağı mı vardır? Türkiye kapitalizmi TÜSİAD'ın kapitalizmidir. 'AKP TÜSİAD'a karşıymış!' çünkü 'tekel dışı sermayenin –Anadolu sermayesi– siyasi iktidarıymış' der ve bırakırsan, bu zevzeklik olur. Anadolu sermayesi, cılız bir çevre gücü iken zaman içinde büyüdü, AKP ile birlikte geldi Türk kapitalizminin merkezine oturdu' dersen bu yalan olur.

TÜSİAD-AKP ilişkisinden hiç bahsedilmiyor. AKP'ye karşı ol fakat TÜSİAD'a olma. Bu olmaz. AKP'nin ne olduğunu bize ancak TÜSİAD açıklar. AKP TÜSİAD'dan koparılıp suçlanınca TÜSİAD aklanmış olur. “Anadolu sermayesi”-“İslami sermaye” çatışması gibi uydurmalar buna hizmet eder.

“a) AKP Anadolu sermayesinin siyasetidir, b) TÜSİAD Cumhuriyetin sermayesidir, AKP TÜ- SİAD'a karşıdır” gibi bir sınıfsal denklem geçerli olsaydı AKP Türkiye'de bir gün bile iktidarda kalamazdı. Oysa AKP'ye, –eğer başına bir 'kaza' gelmezse– TÜSİAD'ın ömrü kadar ömür biçenler bile var. AKP-TÜSİAD karşıtlığından bahsedenler ne TÜSİAD'ı biliyordur, ne de kapitalizmi. “Anadolu sermayesi”ni de bilmiyordur. Ama bazıları, TÜSİAD AKP'den vazgeçsin, tehlikeyi görsün, tıpkı 1979-1980'de Ecevit iktidarına yaptığını bu kez AKP'ye yapsın hevesiyle aklına geleni –veya sığanı– döktürüyor. Örneğin CHP'li prof. Fuat Keyman gibileri. Güya sermaye-siyaset analizi yaptığı bir yazısında Keyman, Anadolu sermayesinin AKP döneminde çok güçlendiğini, hatta 2013'te TÜSİAD'ın yönetimine girip bir denge oluşturacak güce ulaştığını, Türkiye'de siyasetin bu denge üzerinde oluşmaya başladığını söylüyor.

Buradan şu çıkar: TÜSİAD (tekelci sermaye) AKP döneminde engelli koştu, Anadolu sermayesi (KOBİ'ler) ise engelsiz ve hatta dopingli. 1. Cumhuriyet'in oluşturduğu aradaki muazzam fark kapandı. Yani AKP'nin mağdur ettiği sadece işçi ve emekçiler değildir; TÜSİAD da AKP mağdurlarındandır!...

Kızılcık terbiyesi dışına çıkıp “Ne mağduriyeti ulann!” dememek için biraz daha ilerleyelim. AKP tekelci sermayenin (TÜSİAD'çıların) 'öz örgütü'dür. Güçlenerek bir yerden bir yere gelmiş ve TÜSİAD'çıların ortağı olmuş “Anadolu sermayesi” diye bir şey yoktur. Türkiye'nin ekonomisi de, siyaseti de TÜSİAD'ın avuçlarının içindedir. Aksini düşünen eğer solcu veya sosyalist ise Kapital'de bulduğu kapitalizm hakkındaki bir kaç özetleme ve soyutlamayla yetiniyor demektir.

Kimmiş bu Anadolu sermayesi? Temsili manada Türkiye'de iki sermaye örgütlenmesi var; biri genel sermaye örgütü olarak TOBB'dir, diğeri onun içinden güçlenerek –ve iyice tekelcileşerek– çıkmış ve kendini ayrıca ve tepede örgütlemiş bulunan TÜSİAD. TOBB tekelci olmayan sermayeyi temsil eder, TÜSİAD tekelci sermayeyi. Bu nettir. TOBB Türkiye'de, ister sağ olsun ister “sol!”, bütün siyasi iktidarların üretildiği, onandığı veya reddedildiği geniş bir sermaye düzlemini ifade ediyor; bu anlamda TÜSİAD'ı da kapsıyor. TÜSİAD'ın kendini bu geniş sermaye düzleminin dışında, “tekelci sermaye örgütü” olarak bir kere daha örgütleme ihtiyacını duymuş olması, tekel olgusunun ekonomide ve siyasetteki düzenleyici rolünü daha bir etkinleştirmek, “görünür” kılmak içindir. Niçin “görünür”? Elbette siyaset yapanların gözüne sokmak için. Tekelci sermaye ile tekel dışı sermayenin sınıf içi çatışması TOBB-TÜSİAD ikilisinde ve ilişkisinde gözükmez. Pazar ve kâr paylaşımı TÜSİAD'ın belirlediği genel çerçeve içinde gerçekleşir, sermaye içindeki sürtüşme ve çatışmalar da bu genel çerçeve içinde tutularak çözülür. Petkim özelleştirmesinde bu çatışmayı gördük ve çözüldü. Sermaye gruplarının, ancak TÜSİAD –tekel– egemenliğine boyun eğmekle mümkün “bütünlüğünü”nü AKP koruyor ki, 11 yıldır iktidardadır.

Bu tekel egemen kapitalist bütünlüğü ıskalayan bütün AKP tanımları şapa oturdu, oturacaktır. “AKP MÜSİAD-TUSKON-TÜRKONFED gibi örgütlerde konumlanan kendi yandaşı tekel dışı sermaye gruplarını, İstanbul tekelci (TÜSİAD) sermayesine karşı korudu ve güçlendirdi; ekonomik yapıda merkez-çevre ters döndü” diyenlerin sonuncusu da yanıldığını anlayacaktır.

Merkez-çevre ilişkileri bağlamında siyasi, ideolojik, sosyolojik ve hatta kültürel çerçevede bu görüşü solcuların “liberal” denilen kesimi, ekonomide ise “ulusalcı” veya “cumhuriyetçi” kesimi dile getiriyor(du). Liberaller “Çevrenin –(AKP'nin)– yükselişi”ni demokratikleşme süreci diye yorumladılar. Ulusalcılar ise aynı şeyi tersinden yaparak, merkezi işgal eden çevreyi “gerici”, işgal edilen merkezi ise (1. Cumhuriyeti) ilerici gördüler. Bu boş tartışmanın sürüp gittiği on yılda ise sermayenin yapısı hiç değişmedi.

Somut bilgiyle bakalım: Türkiye'de 2 milyona yakın 'kapitalist' işletme var. Bunların, 950'si sanayici BÜYÜK, 1050'si finansal-ticari-rantiyer BÜYÜK olmak üzere, 2000’i 'BÜYÜK' tekelci işletmedir. Kalanı da tekelci olmayan (Küçük ve Orta Boy-KOBİ)'dır. AB kapitalizminin kriterlerini –Almanya hariç– esas alırsak 1 ila 250 işçi çalıştıran işletmelere KOBİ deniyor. Bunların 1-9 arası işçi çalıştıranı “Mikro”, 10-49 arası işçi çalıştıranı “Küçük”, 50-249 arası işçi çalıştıranı de “Orta Boy” KOBİ oluyor. BÜYÜK'lerle birlikte hepsine birden "sermaye" adını veriyoruz.

Sermaye deyip geçmek olmaz. Çünkü Ticari, Sınai, Mali sermaye türleri olarak ayrışma netlik kazanmıştır. Döviz büroları, leasing veya faktoring şirketleri, aracı sermaye kuruluşları ve küçük ölçekli bazı fonlar KOBİ ölçeğinde olabilirler ama bunlar finansal alanda olsalar da finansal (mali) sermaye değildirler. Türkiye'de KOBİ ölçeğinde finansal sermaye bulunmamaktadır. Finansal sermaye Türkiye'de tümüyle tekelleşmiştir, TÜSİAD'ın elindedir ve sermayenin bütün diğer alanlarını ve menkul-gayrimenkul bütün araçlarını denetimi altında tutmaktadır.

Tekelci olmayan 2 milyon KOBİ'den sadece 265 bin kadarı, fason da olsa belli bir üretim programına sahip sınai (imalatçı) işletme durumundadır. Diğerleri tarım işletmeleri, hizmet işletmeleri (zincirler hariç) veya ticari işletme (gene zincirler hariç) niteliğindedir.

Geliyoruz AKP'nin sermaye tabanı ve dayanağı olduğu söylenen Anadolu Kaplanlarına(!): 265 bin adet sınai ve sınai-ticari (karma) özellikteki KOBİ'lerden 28-30 bin kadarı son 10 yıl içinde dikkat çekici bir gelişme ve büyüme gösterebilmiştir. Bunların 7 bin kadarı Balkan, Kafkas, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ve Türkî cumhuriyetlere sermaye ihracı yoluyla, 450 kadarı ise bazı stratejik sektörlerde uluslararası sermayenin yan sanayisi pozisyonuyla, diğerleri de Kuzey Afrika, Kuzey Irak ve son olarak da Orta Afrika ile ticarette büyümüşlerdir. İstisnaları hariç, büyüme hızları anormal olmamıştır. Hacim olarak Türkiye'nin dış ticaretinin büyüdüğü oranda büyümüşlerdir. Katma değer üretimi yönünden gelişmeleri ise yok mertebesindedir. Onlara büyüme imkânını AKP, sağladığı müthiş “emek verimliliği!” ortamı ile sunmuştur. Unutulmamalı ki son 10 yılda dikkat çekici gelişme gösteren KOBİ'lerin çoğunun doğuşu, ithal ikameci büyüme modelinin başlangıcına (1960) dayanmaktadır. Planlı sanayileşmenin de başlangıcı olan bu süreç bugün sayıları 275'e ulaşan Organize Sanayi Bölgeleri ve Küçük Sanayi Siteleri aracılığıyla Anadoluya yayılarak birikmiş, harfiyyen ölçülebilir bir süreçtir. "Anadolu kaplanları" vesaire denilen, "yeşil" sayılan ve AKP'nin sermaye gücü olarak nitelendirilen KOBİ'ler bunlardır. Bunların ağırlıklı imalâtçı olanları MÜSİAD'ı kurmuşlar, ağırlıklı ticaret yapanları da MÜSİAD'dan ayrılarak TUSKON'u oluşturmuşlardır. MÜSİAD'çılar AKP'li, TUSKON'cular "Gülenci" olarak anılırlar fakat bunun da aslı biraz var, biraz yoktur.

AKP'nin iktidar döneminde KOBİ'leri gözeten, onları "Büyük"lere, yani tekelci sermayeye karşı koruyan ve güçlendiren tek bir politika, hatta tek bir küçük adım bile görülmemiştir. İş Bankası, Akbank, Garanti Bankası bunlarla zaten ilgilenmez, Halk Bankası ilgilenirdi, o da son otuz yılda KOBİ'lerden vazgeçmiştir, desteği göstermeliktir. TÜSİAD başka türlü olmasına izin vermez. Dahası, Dünya Ticaret Örgütüne üyelik ve AB aday üyeliği ile birlikte KOBİ'lerin arkasındaki kamu desteği ve siyasi destek tamamen çekilmiştir. Gelişen, büyüyen, güçlenen az sayıda KOBİ ise tekelci sermayenin organik bir uzantısıdır ve onun belirlediği çerçeve içinde birikim sağlamıştır. Sonucu formülleştirelim: Son on yılda MÜSİAD'çılar da, TÜSİAD'çılar da “eşit” büyümüşlerdir. Yani tekelci olmayan sermaye (MÜSİAD-TUSKON'cular) “10”dan “100”e büyürken tekelci sermaye (TÜSİAD'çılar) “100”den “1000”e büyümüştür. Aradaki fark ise on yıl önce 90'dı, on yıl sonra 900'e çıkmıştır.

Ama Türkiye'de kapitalizmin gerçekliği bu olduğu halde bu gerçeğin siyasi yorumunda çuvallamalara çok sık rastlanır. Örneğin geçmişte Nihat Erim ve bir ara Bülent Ecevit, birincisi Mesut Erez'i kabinesine aldı, ikincisi de buğday taban fiyatını belirlerken Eskişehir Sanayi Odası'ndan (Zeytinoğlu-TÖBANK) görüş istedi diye bazıları Eskişehirli sanayiciyi “milli burjuva!” yapmış ve bunun üzerinden politika geliştirmeyi dahi denemişlerdi.

AKP'nin zenginleştirdiği ve kendine ait sınıf tabanı haline getirdiği kesimler ise bu tablonun tamamen dışında, Türkiye'nin son otuz yılda yaşadığı başdöndürücü kentleşme sürecinin ve şimdi de kentsel dönüşüm sürecinin içindedir. Yani Rant gelirleri alanındadır. En tepeden en aşağıdaki ilçe örgütüne kadar tüm partilerde siyaset bu alandan finanse edilmektedir. Çok eskiden elbette böyle değildi. Vehbi Koç Demokrat Partiye de, CHP'ye de paralar aktarırdı. Bu göze batan bir finansörlüktü. Şimdi öyle değil. CHP'nin sınıf tabanı da buradadır. CHP de örgüt olarak bu alandan nasiplenmektedir. CHP'nin tepesinden başlayıp ilçe örgütlerine kadar inen kavgalar ideolojik kavgalar değildir, buralarda ideolojinin zerresi yoktur; tümü birden rant paylaşım kavgalarıdır. İstanbul'a kim belediye başkanı olacak kavgasının iki yıl önceden başlamış olması bir İstanbul sevgisi midir yoksa!...

TÜSİAD ise bütün bu ekonomik faaliyet alanlarını ve siyaset alanını, elbette aynı zamanda ideoloji ve kültür alanlarını tanzim eden tek güçtür. AKP ile ne yaşadık ve yaşıyorsak TÜSİAD'dan sorulmalıdır. Tayyip'in TÜSİAD'la bir çelişkisi yoktur, "Bitaraf olursanız bertaraf olursunuz," demişse demiş bunu destek dilenmek için söylemiştir. AKP kimdir ve arkasındaki sermaye kim oluyormuş ki TÜSİAD'ı tehdit edecek. Gidin Erdoğan'ı şikayet edin TÜSİAD'a, size diyecektir ki; “Boş ver alt tarafı bir başbakan, –ya da bakan–, büyütme”!

Siyasal güç kimde diye bakacaksan önce ekonomik güç kimde diye bakacaksın. Sabit sermaye yatırımında “Aslan KOBİ”lerin payı sadece yüzde 6'dır. Sanayide üretilen 300 milyar katma değerin 81 milyar TL'sini 264 bin KOBİ, gerisini de yüzde 30'u KOBİ olan büyük 1000 şirket üretmektedir. Buna mukabil sanayi istihdamının yüzde 74'ü KOBİ'lerdedir kalanı “Büyük”lerde; bu da bize yüksek teknoloji ve kalifiye işgücünün kimin elinde yoğunlaştığını göstermektedir. KOBİ'lerin yüzde 90'ı geçen yüzyıldan kalma teknolojiyi, yüzde 9,8'i orta ve orta alt, yüzde 0,2'si ise orta üst teknolojiyi ve buna denk düşen işgücünü kullanmaktadır. 500 En Büyük, toplam sanayi ürünleri üretiminin yüzde 63'ünü üretmekte, sanayi malları ihracatının yüzde 98'ini elinde tutmaktadır. Bir kısmı 500 büyük içine girenleri de dahil KOBİ'ler ise toplam sanayi üretiminin yüzde 40'ını fakat ağırlıklı olarak iç piyasaya dönük üretmekte ihracat payı yüzde 8 seviyesinde seyretmektedir. Krizlerde TÜSİAD saldırganlaşırken TOBB bir KOBİ örgütü ve ticaret sermayesini temsilen "Sen de bir sakız çiğne!" kampanyalarına sığınmaktadır.

İMKB100'ün tamamı TÜSİAD'çılardadır. Türkiye'nin toplam dış borcunun 195 milyar doları TÜSİAD'çıların borcudur. Mali sermaye TÜSİAD'ın elinde olduğu için AKP iktidarı da, politikası da, Türkiye'nin varı yoğu da TÜSİAD'ındır. Bir şey istiyorsan eğer bu Tekelci Sermaye'nin duvarına başını vuracaksın. Bu duvarı yıktığın gün kurtuluşun olur.

Siyasi dengeleri de belirleyen gerçek sınıf güçlerinden bağımsızmış gibi gözüken bir alanda, ha babam sürdürdüğümüz bir tartışma içinde her şey boğulur, sol da. “Sol ulusalcılık” dediğimiz de buradan bir yakıştırma olarak çıkıyor ama somut mu somut sonuçları oluyor; DİSK başkanının “gerekirse TÜSİAD için sokaklara dökülürüz” demesinde olduğu gibi. O halde bir sol siyasi pozisyona, aslı astarı yokken “ulusalcı” yakıştırması yapılmaz. Herkesin bilip ama unuttuğu bazı gerçekleri hatırlayalım.

“Ulus”, “millet” ve “milliyet” gibi olgular temelinde üretilmiş “milli çıkar”, “ulusal çıkar” gibi şeyler işçi ve emekçi sınıfların dışlandığı “merkez”de kurulur. “Devrim” gibi, iktidar –egemen– olmak gibi büyük sınıfsal amaçlar bakımından elbette öyledir ama güncel sınıf çıkarları için de, bir şeyler kazanabilmek için mücadele ederken de böyledir. İşçi ve emekçilerin kendi çıkarlarının bilincine varmaları, başka bir ifadeyle “sınıf” haline gelmeleri, somut çıkarlarını merkezde kurulmuş çıkar tanımlarından ayrıştırmaları ile mümkündür. Deneylerin bu konuda tek bir sözü vardır: “Merkez”e yaklaşan işçi ve emekçi sınıf hareketleri elini vermiş, kolunu kaptırmıştır. “Merkez”de kimin bulunduğu sonucu değiştirmemiştir. Çünkü belirleyici olan “Merkez”de hangi sınıfın bulunduğudur, hangi siyasetin bulunduğu değil. Devrimci siyasetin karakteristik özelliği “merkez”den, ulus, millet, milliyet kılıfına sokulmuş çıkarlardan uzak durmasıdır. İşçi ve emekçi sınıf hareketleri merkezden uzağa gittikçe devrimci karakter kazanır ve gücü artar. Herhangi bir sınıfsal proje veya bir sınıfsal tahayyül bir başka sınıfın proje, program veya tahayyülüne, ondan daha küçük veya büyük olduğu için değil, bambaşka bir dokuda olduğu için sığmaz. “Ulusal çıkar” ve bu çıkar ekseninde kurulan her şeye temayül, merkezle bütünleşmeye temayüllü olmaktır. “Türkiye” denildiğinde bu denilmiş olur. Çıkar tanımlarında “biz” olmaz, “ben” olur. Uzlaşmalar bu temelde, bazı çıkarların görünmeze itildiği ve arka planda bir hakim çıkarın hükmünü yürüttüğü biçimler altında değil, bütün çıkarların apaçık, elle tutulur şekilde gözüktüğü düzlemlerde yapılır. Ulus, millet veya milliyet, bu düzlemlerden herhangi biri olamaz. Emekçi sınıf çıkarından ve mücadelesinden söz edildiği yerde bu kural bir amentüdür. Sosyal demokrasi dedikleri şey emekçilere ait bir şeydir ve “merkez”den kopamadığı için emekçilerin çıkarını satmış –ve satan– bir şeydir. Sınıf bilinci sosyal demokrasiye hiç bir zaman “aptal”, “akılsız”, “bilgisiz” dememiş, ama “hain!” demiştir, sebebi de işte bu “merkez”le ilişkiler meselesidir.

“Ulusalcı” yakıştırmasına maruz kalan ve bu yakıştırmayı ayrıca hak etmiş olan sol cenahın, AKP'ye karşı bir koalisyonda Kürt siyasi hareketi ile (BDP-PKK) buluşma yönelimine girmesi ve bunun için çağrılar yayınlaması elbette olumlu bir gelişmedir. Ama çağrılar kimedir? Eğer Kürt hareketinin kendisine ise bu açıkça “siyasi oportünizm”dir. Hele Kürt hareketine işbirliği çağrıları, o “yükselen bir hareket” olduğu ve AKP iktidarını sarsacak bir pozisyona ulaştığı için yapılıyorsa –çağrılarda bu böyle konuluyor– oportünizmden de daha kötü, hatta komik olur. Kürt siyasetinin AKP ile uzlaşarak bir “çözüm” aramasına “gericilik”, ulusalcılarla uzlaşarak çözüm aramasına “ilericilik” diye bakmak ise Kürt meselesine şaşı bakmak veya ona, onda olmayan misyonlar yüklemek demektir. Açarsak şudur: Kürt meselesine “sol”dan bakıyorsak onun ortaya koyduğu ve mücadelesini verdiği “çıkar”la birleştirilecek herhangi bir sol çıkar bulunmamaktadır. Kendine devlet, bağımsızlık, özerklik ve otonomi isteyen bir hareketle dünyayı değiştirmek isteyen bir hareketin (sol) bir alıp-vereceği yoktur. Söz konusu olan, sadece bir millet veya milliyetin özgürleşmesidir. BDP-PKK, verdikleri mücadeleyle sadece Kürt dünyasını değiştiriyorlar. Bu da onların ana sütü kadar helâl hakkıdır. Siz sadece bu hakkı tanımakta ve desteklemektesiniz. Bundan daha ileri anlamlar yükleyerek Kürt siyasi hareketini destekleyen ve işbirliği yapan solcular ve komünistler, sonuçta Kürt hareketine ve çözüme herhangi bir katkı sağlamış olmazlar, sadece kendilerini “demokratlaştırmış” olurlar. Kürt hareketinin emekçi bir sınıf tabanı tarafından taşınıyor olması durumu değiştirmez, çünkü taşıyanların kimler olduğu değil, taşıdığıdır esas olan.

O halde “ulusalcı sol” hareketler ve kişiler Kürt hareketine koalisyon çağrıları yapmakla aslında kendilerini yeni bir yere çağırmış oluyorlar. Bu yeni yer, Sezar’ın hakkı Sezar'a bir yer olacak ve kendileri de “ulusalcılık” töhmetinden kurtulacaklardır.

Kürt hareketiyle, ona onda olmayan, olması da mümkün olmayan anlamlar yükleyerek ilişki kuran solun konumu ise tartışmamız gereken ayrı bir konudur.