Ulusal sorun üzerine notlar

Kendimizden başlayalım. Biz solcular, pek çoğumuz ulusal sorun gündeme geldiğinde genellikle "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" üzerinden düşünmeye başlarız. Konuyla ilgili tezlerin hiçbirini yeterince incelememiş olsak da bir kitap ismine atfettiğimiz şeylerin tutum almamıza yeteceğini düşünürüz. Solcu olarak beklenenden farklı konuştuğumuz anda zaten birileri tarafında hemen Lenin'in aynı isimle yazdıkları hatırlatılarak bu söze sahip çıkılması gerektiği vaaz edilir. İşin ilginci bu vaaz edenler Lenin'i gerçekte hiç ama hiç sevmezler. Biz solcular da "ne yani, sen şimdi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuyor musun? Lenin öyle demiyor ama" dendiğinde hemen tartışmadan ve de bu sözün neyi içerdiğini sorgulamadan bu söze sahip çıkarak her şart ve ahval içerisinde ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunma gayretiyle Barış ve Demokrasi Partisini destekler pozisyonunda buluruz. Bugün sen Lenin'e karşı mı çıkıyorsun sorusu “müzakere süreci” ile birlikte “sen analar ağlamaya devam etsin mi istiyorsun?” şeklinde sorulmaya başlamıştır.

Türkiye'de her hangi bir konuda çok konuşulduğuna bakarak belirli bir tartışma kültürü ve olgunluğu olduğu zannedilmesin. En sol, en eleştiriye açık kesimler bile bazı tartışmaları yapamazlar. Mesela Marksist olduğunu söyleyen çevrelerde ciddi ve bilimsel temelli bir Marks eleştirisi pek yapılmaz. Aynı şekilde Leninistler de Lenin eleştirisi yapmazlar. Oysa diyalektiğin babası Hegel "artık Hegelci olunamaz" derken tarihsel materyalizmi savunan birinin olayların tarihsel bağlamdan kopuk yorumunu yapması biraz tuhaf olmaz mı? Nitekim Lenin Marks'la ilgili bir eleştirisinde Marks'ın söylediği şeylerin her zaman için geçerli olmayabileceğini örneğin Marks'ın Polonya ile ilgili tutumunun 1860'larda doğru olmakla birlikte 20. yy da artık doğru olmadığını söylüyor. Polonya sosyalist partisi'ni eleştirirken "Marks'ın bu konudaki başka bir çağa ait görüşünü sonsuzluğa kadar 'saptamaya' kalkışması, marksizmin metnini Marksizm'in, ruhuna karşı kullanma yolunda bir çabadır" demektedir. Bu konu bu yazının konusu değil ama bir kaç söz söylemeden de geçmemek lâzım. Solun tartışmamasının nedeni özgüven eksikliğidir. Türk solcusu 1980 sonrası liberallerden ölesiye korkmaya başlamıştır. Bu bir çeşit hegemonya sorunudur. Sol hegemonyası nı daha doğrusu entellektüel hegemonyasını kaybetmiştir. Sol özellikle liberallerden gelen her türlü akıl verme girişimine karşı dirençsizleşmiştir. Kendine güvenin en çok zorlandığı alanda ise ulusal mesele durmaktadır. İşte bu yüzden bu gün bu konuyla ilgi olarak ortada iki eyleyen AKP ve BDP ve bir söyleyen yani liberaller vardır. Söyleyen her seferinde sola nasıl davranması gerektiğini hatırlatmaktadır. Burada tuhaf bir paradoks bulunmaktadır. Bir liberal neden kendi doğrusunu sola onaylatmak ihtiyacı duyar? Savunduğu şeyin solun da zaten savunması gereken şey olduğunu ısrarla vurgular? Çünkü doğrunun ne olduğunu dikte etmeye çalışan liberaller, sol bunu bir biçimiyle onaylamazsa yeterli toplumsal meşruiyet elde edemeyeceklerini pekâlâ bilirler ya da bilinç altlarının bir yerinde solun halâ vicdan olduğuna dair bir bilgi onlara bu gerçeği bir biçimiyle gösterir. Sol tarafından savunulmayacak bir düşünce tüm toplumun faydasına değildir. Kimse de bunun toplumun yararına olduğunu iddia edemez.

Yazıda tartışacağız... Ancak sonda söylenecek şeyi en başta söyleyelim. Artık BDP'nin bugünkü çizgisine karşı ya da en azından ondan farklı bir tutum alma becerisinden ve cesaretinden yoksun bir sol yok olmaya mahkumdur.

Bugün Kürt hareketinin geldiği yer solun kendisini yeniden sorgulamak için bir fırsat doğurmuştur. Bu fırsat solu değiştirme potansiyeli taşıdığı kadar Kürt hareketini de değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Solun kabul etmediği hiç bir şeyin gerçekte bir toplumsal meşruiyeti yoktur. Bu söze gelecek itirazlar belli. “birileri kabul etmese de biz meşruiyetimizi haklılığımızdan alırız” filan gibi sözler söylenecektir. Bunları söyleyenler de aslında inanmıyorlar. BDP iki dönemdir seçimlere meclise giriyor ve kiminle ittifak yapıyor? Neden seçimlerde “sosyalist” olduğu varsayılan kişileri aynı listeden meclise yolluyorlar? Onlar bilmiyorlar mı bu ittifak ile gelen oy sayısı hiç bir milletvekilini yollamak için yetmez ve aslında kendi oyları ile bir kaç solcuyu meclise yolluyorlar. Seçimlerde bir ili mahalle mahalle farklı adaylara oy vermek üzere doğru biçimde bölümleyebilen, dolayısıyla oylarının bu kadar farkında olan bir parti bunun mu farkında değil? Bu bir tek şey için yapılır. O da meşruiyet içindir. Türkiye partisi olma lafı da doğru değil. Yalnızca bir meşruiyet peşindeler. Öyle solcu bir parti oldukları için değil. Bu yüzden BDP'yi kınadığım filan yok. Eleştirim sola. Bunun farkına kendi işlevlerinin ve cürümlerinden büyük güçlerinin farkına varamayan sola. Ama bakarsınız sol bunun farkına varmadan BDP Mehmet Metiner'in sözünü dinleyerek AKP'den aldığı güçle solla ilişkisini keser.

Meseleye tekrar döneceğiz. Şimdi biraz Lenin neler demiş nasıl demiş ona bakalım.

“Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.” Lenin böyle derken E.H. Carr ulusların üç hatta dört döneminden bahseder. İlk iki dönem Lenin'in de bildiği dönemlerken üçüncüsü Carr'a göre Lenin'in kısmen tanık olduğu, ana özellikleri ile 1870 sonrası biçimlenmeye başlamakla birlikte en üst noktasına 1914 ile 1939 yılları arasında ulaşmış bir dönemdir. İkinci dünya savaşı ile birlikte acaba dördüncü dönem mi diye sorduğu dönemde milliyetçilik aslında gerilemeye başlamıştır. Biz bugün baktığımızda Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte beşinci bir dönemden de söz edebiliriz.

Lenin yukarıda Marks eleştirisinde olduğu gibi ulusal sorunla ilgili tüm tartışmalarında iki şeyi sürekli göz önünde tutmaya çalışmıştır. Onlar da tarihsellik ve sınıfsallıktır. Roza Lüksemburg ile olan tartışmalarında muğlak olduğu, pratik formüller üretmediği yönündeki eleştirilere, bu konuyla ilgili her dönem ve koşulda geçerli formüllerin olamayacağını dolayısıyla her ulusal sorunu kendi başına ele almak gerektiğini söylemiştir. Bu genel ilkeler olmadığı anlamına gelmez ama bu genel ilkelerin farklı koşullarda farklı görüngüleri olduğu anlamına gelir.

Lenin örneğin ulusal hareketlerin tarihsel haklılığını kesin olarak kabul ederken, bu kabul edişin, milliyetçiliği savunma biçimini almaması için, o, ulusal hareketlerde ilerici ne varsa ancak onu desteklemekle yetinmek gerektiğini ifade etmiş ve proleter bilincin burjuva ideolojisi tarafından karartılmış olmasına dikkat çekmiştir. “Ulusal boyunduruğa karşı savaşım mı? Evet, elbette. Her türlü ulusal gelişme için, genel olarak 'ulusal kültür' için savaşım mı? Elbette hayır.”

Bugün kaç kişi BDP'nin Şeyh Sait ve Saidi Nursi ile ilgili açıklamalarına karşı bir tutum ifade etti? Ya da BDP'nin ABD, Avrupa Birliği, özelleştirmeler, sağlık sistemi vs ile ilgili hangi yaklaşımı eleştiriye tabi tutuldu? “Kürtler ne eylerse iyi eyler”, ya da “şimdi sırası değil, önce ulusal mesele” mi diyeceğiz? Oysa Lenin diyor ki: “Her ulusta yaşam koşulları zorunlu olarak demokratik ve sosyalist bir ideolojiyi doğuran sömürülen bir emekçi yığını vardır. Ama her ulusta, aynı zamanda (çoğunlukla aşırı gerici ve yobaz nitelikte olan) bir burjuva kültür de vardır ve bu ulusal kültürün bir ögesi biçimini almaz egemen kültürdür. Böylelikle ulusal kültür genel olarak büyük toprak sahiplerinin, papazların ve burjuvazinin kültürüdür. "Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü" sloganını ileri sürerken, biz, her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz.” Peki Kürt hareketine egemen olan kültür hangisidir? Proleter kültürü müdür? Yoksa Kürtler sınıfsız bir topluluk mudur? Solda bu açılardan BDP ya da Kürt hareketinin tarşıldığına pek tanık olmadım. Kimi eleştirel yaklaşımlar da hem liberal anlayışın ideolojik hegemonyası hem de Kürt hareketinin zoru karşısında netlikten ve açıklıktan uzak bir hale bürünmüşlerdir. Soruya dönelim. Eğer Kürt hareketinde egemen olan kültür proleter kültür değil ise Lenin'in de ifade ettiği gibi diğerlerinin, yani, aşiret reislerinin (büyük toprak sahiplerinin), tarikat şeyhlerinin (Lenin'in bahsettiği papazların bizdeki karşılığı) ve burjuvazinin kültürüdür sonucu çıkıyor. Biliyorum, pek çok solcu bu çıkarımı çok acımasız bulacaktır. O zaman bunun bilimsel bir açıklamasını yapmak durumundadırlar. Biz yine Lenin ile devam edelim. “Burjuva milliyetçiliğinin ilkesi, genel olarak, milliyetin gelişmesidir, burjuva milliyetçiliğinin tekelci niteliği buradan gelir, sonu olmayan ulusal kavgalar buradan doğar. Proletarya ise herhangi bir ulusun ulusal gelişmesini desteklemek şöyle dursun, yığınları bu gibi hayallere karşı uyandırır ve zorla özümleme ya da ayrıcalıklara dayalı özümleme dışında, ulusları n özümlenmesini olumlu karşılar. Proletarya, milliyetçiliğin gelişmesine destek olamaz, tersine, o, ulusal farkların silinmesine ve uluslararası engellerin yıkılmasına, milliyetler arasındaki bağları sağlamlaştıran her şeye, ulusların birbirleriyle kaynaşmasına yardım eden her şeye destek olur. Türkiye'de sol kendine sormalıdır. Acaba milliyetçiliğin gelişmesine mi destek olunmuştur, yoksa ulusal farkların silinmesine, milliyetler arası bağların sağlamlaşmasına mı hizmet edilmiştir? Niyetlerden söz etmiyorum, yapılanlardan söz ediyorum. Ben bu konuda da solun yeterince tartışma yapmadığını düşünmekteyim.

Lenin'in söyledikleri ilginç şekilde konuya sığ yaklaşanlar için karşıtlık içermektedir. Bundan dolayı tartışanlardan büyük çoğunluk yalnızca bir tarafını öne çıkartıp diğer tarafına hiç bakmamaktadır. Lenin ulusal kültür sloganına karşı çıkarken ayrılma hakkına evet demektedir. Bakın nasıl söylüyor: “Kim ulusal kültür sloganını savunuyorsa onun yeri küçük burjuva milliyetçilerinin arasındadır. (…) İşçi demokrasisinin sloganı "ulusal kültür" değildir. Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin uluslararası kültürüdür. (…) Ayrılma hakkına evet, ulusal kültürel özerkliğe hayır! Bu eğitimin milliyetlere göre bölünmesi ve işçilerin yozlaştırılmasıdır. Ulusların kaderinin tayin hakkının tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyona ne de burjuva milliyetçiliğinin suçlanmasına engel değildir”. Şimdi durup düşünelim. Sol olarak hangi pozisyondayız. Karşımızda ayrılmaktan söz eden kimse yok. O halde ayrılma hakkına evet demenin şu an pratik bir karşılığı yok. Ne yapıyoruz o zaman, Kürt hareketine borçlu hissettiğimiz bu krediyi (çünkü onlar ayrılmak istemiyor), onlara başka alanlarda destek olmak biçiminde kullanıyoruz. Kürtler ayrı bir devlet kurmak istemiyorlarsa ne istiyorlar ve bu istekleri hangi kategoriye giriyor? Hoş ayrılmak isteselerdi biz ne yapacaktık? Biz buna destek mi olacaktık yoksa ayrılığa karşı birlikte kalma doğrultusunda mı propaganda yapacaktık? Lenin'in ısrarla ayrılma hakları vardır demesi ile ayrılmaları iyi olur aynı anlama gelmemektedir. Üstelik Lenin ayrılma hakkını birleştirici bir öge olduğu için savunmaktadır: “ulusların ayrılma hakkının tanınması 'devletin çözülüp dağıtma' tehlikesini azaltır. Ukrayna ulusal-topluluğunun herhangi belirli bir ülkede ne kadar özgürlükten yararlanırsa o ülkeye o ölçüde bağlanacağı besbelli değil midir? Ve bir ulusal-topluluk için, ayrılma özgürlüğünden, bağımsız bir ulusal devlet kurma özgürlüğünden büyük özgürlük olur mu?” Bununla birlikte bu en büyük özgürlük olarak adlandırılan şey savunulurken ezilen ulusların tüm isteklerine olumlu bakmaz. “Sosyal demokratlar ezilen ulusların (Türk Kürt ilişkisi bir ezen ulus, ezilen ulus bağlamında mı ele alınmalıdır sorusu da tartışmalı olmakla birlikte bu kavram kullanılabilir) ayrılma hakkını reddederlerse, ya da ezilen ulusların burjuvazisinin bütün ulusal istemlerini desteklerlerse, proletaryanın siyasal çizgisine karşı gelmiş olurlar ve işçileri burjuvazinin siyasetine boyun eğmeye yöneltirler. Ücretli işçinin, Büyük-Rus olmayan burjuvazi değil de başlıca Büyük-Rus burjuvazisi zaafından sömürülmesi, ya da Yahudi burjuvazisi değil de Polonya burjuvazisi tarafından sömürülmesi vb. hiç de önemli değildir. Sınıf çıkarlarını anlayan ücretli işçi, Büyük-Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına olduğu kadar Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalıklarına kavuştukları zaman, dünya yüzünde cennet kuracakları yolunda vaatleri karşısında da kayıtsızdırlar”.

Tüm bunlardan anladığımız Lenin'in meseleye bakışında sınıf çıkarları her zaman için belirleyicidir. Ulusal sorunla ilgili tüm tartışmalarında sınıf çıkarları ile ezilen ulusun çıkarları arasında bir karşıtlık olmadığını, hatta ezen ulusun çıkarlarıyla da bir karşıtlık olmadığı varsayımını bizatihi savunur. İşin ilginç yanı Lenin ulusal çıkar ve sınıf çıkarları kavramlarının karşıtlığını söylerken bile söylemsel düzlemdeki karşıtlıkların gerçekte bir karşıtlık oluşturmayacağının farkındadır. Bir başka ulusu ezen ulusun özgür olamayacağı ifadesi bundan başka bir şey anlatmaz. Lenin'in ulusal çıkar doğrultusunda yapılan mücadeleye olan eleştirisi aslında ulusal referanslı söylemlerin eleştirisi ve bunların deşifrasyonudur.

Türkiye'deki tartışmaların ve son dönem açlık grevlerinin en önemli ögesi olan dil meselesi ile ilgili de Lenin'in yaklaşımlarının tartışıldığına tanık olmadım. Lenin'in çok dilli bir ülke için şu söyledikleri ne anlam taşımaktadır bir bakalım: “ (…) Ticari ilişkilerin gereği çoğunluğun ülkenin hangi dilini konuşacağını belirleyecek olan iktisadi zorunluluklar olacaktır. Ve ortak dil saptaması, ayrı ayrı uluslardan meydana gelen ülkenin nüfusu tarafından serbestçe kabul edildiği ölçüde sağlam olacaktır.” Lenin burada açıkça dilden vazgeçilebileceğini ifade etmiyor mu? Ortak dil saptanabilir demek ayrı ayrı ulusların biri ya da birkaçının ana dilinden vazgeçebileceği demek değil midir? Ancak Lenin'in burada dikkat çektiği nokta bunun serbestçe kabul edilmesidir. Lenin'e göre tüm diller eşittir ve aynı ölçüde vazgeçilebilirdir. “Ulusların ve dillerin tam eşitliği propagandası, her ulusta demokratik ilkelerin tutarlı olarak uygulanmasından yana olan ögeleri onların ulusal-topluluklara göre değil devletin genel yapısında derin ve ciddi olumlu değişiklikleri gerçekleştirme özlemlerinden ötürü birleştirerek toplu hale getirir. Buna karşı "ulusal kültür özerkliği" propagandası, bazı grupların ve kişilerin dileklerine karşı ulusları böler ve gerçekte bir ulusun işçilerini kendi burjuvalarına yaklaştırır.

Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa o, Marksist değildir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Ama şundan da hiç kimsenin kuşkusu olmaması gerekir ki, başka bir ulusun marksistini "ulusal özümleme" fikrine sahip çıkmakla suçlayan sözde-marksist de, gerçekte basit küçük-burjuva milliyetçisinden başka bir şey değildir”. Türkiye'de ben bugün Lenin'i referans gösteren bir solcunun çıkıp Türkiye'deki insanlar ülkede hangi dilin kullanılacağını özgürce belirlemelidir dediğini duymadım. Evet bu Lenin'in sözünü Lenin'in ruhuna karşı kullanmak olabilir belki ama bunun hiç bir şekilde tartışılmaması ne oluyor? Bu yaklaşımın bir oylama sırasında azınlık olan Kürtler aleyhine sonuçlanması kaçınılmazdır, dolayısıyla çoğunluğun dilinin dayatılmasından başka bir şey olmadığı söylenecektir. Ne yani Lenin'in yaşadığı dönemde de aynı şey geçerli değil miydi? Farklılık nereden kaynaklanmaktadır. Lenin o zaman yanlış şeyler mi söylüyordu, yoksa tarihsel dönem farklı lığından dolayı bugün bu savunulamaz mı? O halde tarihin değiştirdiği şey nedir, yani tarih neyi değiştirmiştir ki bugün bu söz geçerli olmasın? Lenin'in gerek dil gerekse 'ulusal özümleme' ile ilgili görüşlerinde ABD'nin tarihi sanı rım etkili olmuştur. Verdiği kimi örneklerden bunu çıkartmak mümkündür: “İleri kapitalizmin bugünkü çerçevesi içinde ulusların benzeşmeleri sürecinin genel gidişi hakkında bir fikir edinebilmek için ABD'ne yapılan göçlere ilişkin, sayılara bakılabilir. 78 bin Avusturyalının, 136 bin İngilizin, 20 bin Fransızın, 37 bir Macarın, 480 bin Almanın, 425 bin İrlandalının, 182 bin İtalyanın, 70 bin Polonyalının, 166 bin Rusyalının (çoğunluğu Yahudi) 43 bin İsveçlinin vb. yaşadığı New York eyaleti ulusal farkları öğüten bir değirmene benzemektedir. Ve New York'ta olan geniş uluslararası ölçülerde her kentte ve her sanayi merkezinde meydana gelmektedir. Milliyetçi önyargılara saplanmamış herkes kapitalizmin bu ulusları özümleme sürecini, büyük bir tarihsel ilerleme, örneğin Rusya benzeri geri ülkelerde olduğu gibi, dünyanın unutulmuş kovuklarında ulusal alışkanlıkların yıkılması olarak görür”. Lenin ulusların ve dillerin eşitliğinin hemen yanına bunların kaynaşmasını ve tekleşmesini koymuştur. Aksi yaklaşımların proletaryayı bölmek anlamına geldiğini ve ulusal kültürleri karşı karşıya getiren ve ayrıştıran davranışların burjuva milliyetçiliğinden esinlendiğini ve bunlara karşı amansızca mücadele edilmesi gerektiğini söyler.

Yukarıdaki ABD örneği uluslar açısından bir ezen ezilen ilişkisi taşımıyor oysa Türkiye özelinde Kürt meselesi böyle bir ilişki taşımaktadır itirazlarını hiç tartışmadan kabul etsek bile Lenin'in söylediklerini hatırlamakta yarar vardır. “Ezilen ulusların burjuvazisi istemlerinin 'pratik' olduğu iddiasıyla, proletaryayı, özlemlerini kayıtsız şartsız desteklemeye çağıracaktır.(...) Proletarya bu tür pratikliğin karşısındadır. Proletarya eşitliği ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğini tanırken bütün ulusların proleterlerinin birliğine pek büyük değer verir, ve her ulusal istemi, her ulusun ayrılma hakkını', işçilerin sınıf savaşımı açısından değerlendirir. Pratikliğe çağrı, burjuva özlemlerin kayıtsız şartsız kabulüne çağrıdan başka bir şey değildir. (…) Eğer ezilen ulusun burjuvazisi ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman ve her durumda herkesten daha kararlı olarak bu savaştan yanayız. (....) Ama, ezilen ulusun burjuvazisi, kendi öz burjuva milliyetçiliğinin çıkarlarını savunuyorsa, biz ona karşıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve zulmüne karşı savaşırız, ama ezilen ulusun kendisi için ayrıcalıklar sağlama yolunda çabalarına destek olmayız”. Mesele bu açıdan en azından Lenin için nettir. Peki bizler için durum nedir?

Kürt hareketi için bugün için ne diyebiliriz? Kürt hareketi Türk burjuvazisine karşı mı savaşmaktadır yoksa onun bir kliğine mi savaş açmıştır? Yoksa mücadelesini onunla ortak olmaya ve kendisi için bazı ayrıcalıklar sağlamaya mı yöneltmiştir. Ahmet Türk'ün Türklerin Kürtlerle ittifakı sonucu büyük güç olma fırsatı ile ilgili sözlerinin anlamı nedir? Kime söylüyor bunu, halklara mı? AKP'yi halkın temsilcisi mi görüyor? AKP yoksa sınıflar üstü bir iktidar mı? Tek özelliği dindar müslüman kişilerin (bildiğimiz gibi %99'u müslüman bir ülkede yaşıyoruz!) haklarını savunan devrimci ve halkçı bir kişi midir RTE. Elitist Kemalist rejimi yıkmış bir halk kahramanı!

Bir siyasi harekete akıl vermek işimiz değildir. Kürt siyasi hareketi ne istiyorsa onu savunsun. Ama biz sol olarak ne yapmamız gerektiğini pekâlâ tartışabilir ve tarihin bu uğrağında emek ve sermaye arasındaki büyük kavgada emeğin genel çıkarlarına –ki bunlar Marksist yaklaşımla insanlığın genel ve evrensel çıkarlarını ifade etmektedir– uygun tutumun ne olduğunu belirleyebiliriz. Bu doğrultuda Türk ve Kürt emekçilerine ve yoksullarına politikalarımızı aktarabiliriz.

Kimlikler ve roller tartışmasına tekrar girmeyeceğiz. İnsanların siyasi kararlarında sınıf kimliği ya da etnik kimliği neden ve nasıl sahiplendiklerini de tartışmayacağız. Özellikle ulusal kimlik meselesinin ne olduğu ciddi anlamda tartışılmaya muhtaç olmakla birlikte bunun siyasi sonuçları bugün daha yakıcı bir tartışma konusu olduğundan buna yani siyasi sonuçlara etki edecek siyasi tutumları ifade etmekle yetineceğiz. Siyasi sonuçlar tartışılacaksa bu tartışmanın Büyük Ortadoğu Projesi'nden ayrı yapılamayacağı ortadadır. Bugün Ortadoğu'da saflar bir şekilde netleşmeye başlarken Emperyalist dizayndan çıkar umanlar ve buna karşı olanlar ayrışmasının belirdiği ortadadır. Buna karşı gelenlerin bir kısmının eski ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek için mücadele etmeleri ve en küçük bir uzlaşma ümidinde dahi mücadeleden vazgeçebilecekleri gerçeği bizi tutumumuzu değiştirmeye yöneltmemelidir. Aynı biçimde Kürt hareketinin sermayenin ortadoğusu planına angaje olmasının karşısına çıkma doğrultusunda gerekli gücü oluşturmak için Türklük hassasiyetinden yararlanma politikasına da düşemeyiz. Çağrı belki öncelikle Türkiye'deki halka yurtlarına sahip çıkma yani onu sermayenin boyunduruğundan kurtarma ve bunun ötesinde sermayenin ortadoğusuna karşı emeğin ve emekçi halkların ortadoğusu sloganını savunma doğrultusunda yapılmalıdır. Bunun günlük siyasetteki en kritik adımı da AKP anayasasına karşı çıkılmasıdır. Sol AKP anayasası tartışmasına BDP üzerinden dahi katılmamalıdır. Topluma kendi gelecek projesini sunmalı bunun anayasasını ortaya koymalı, Türk ve Kürt herkese de bu doğrultuda mücadele çağrısı yapmalıdır. BDP-AKP ittifakının Ortadoğuda daha kanlı bir geleceğin temellerini atmakta olduğunu görmek gerekmektedir.

BDP tercihini yapmaktadır. Yarın tercihi değişir mi bilemeyiz. Ama her ne olursa olsun sol kendi tarihsel rolünü oynamak için bağımsız siyasi çizgisini ve yeni bir dünyanın kurulması doğrultusundaki tutumunu ortaya koymalıdır. Aksi durumda söylenecek söz bir çeşit “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemidir.