Tayyip Erdoğan'a Başkanlık yolu

Gündem AKP hükümeti ile PKK Genel Başkanı arasındaki görüşmeler ekseni etrafında şekillenmeye devam edecek. PKK ile KCK üst yönetimleri, BDP ve Zübeyr Aydar'ın adıyla ifade edilen Avrupa Seksiyonu gibi yapıların konumları hepsi bu ilişkilere bağlı olacak.

Kısaca söylersek girilen evrede düğüm Tayyip Erdoğan ile Abdullah Öcalan arasındaki mutabakatta.

Düğümün çözülmemesi için ortada bir neden yok, ama o düğümün çözülmesi Kürdistan sorununun çözülmesi demek değil. Yani yaşanılana çözüm süreci diyebilmek için fazla iyimser olmak gerekiyor.

2013 Nevroz'unda çatışmasızlık (ateş kes) ilan edilecek, sonra Kuzey'deki HPG'liler 15 Ağustos'a kadar Güney'e geçecekler böylece silahlar susmuş olacak.

Bunlara kimsenin itirazı yok. Siyasi mücadelede silah fetişizminin ne kuramda, ne somut gerçeklikte yeri var. Bugüne değin 42 bin Kürt gerillası, 5 binden fazla güvenlik mensubu öldü. Faili meçhullerin sayısı ise bilinmiyor. Silahın aşılması, daha fazla insanın ölmemesi hepimizi ancak memnun eder.

Kuzey'deki özgürlük hareketinin dinamik ve yığınsal bir güce ulaştığı ve böyle bir etkinin artık sönümlenmeyecek, yenilmeyecek, tersine daha da genişleyecek çapta olduğu çok açık bir gerçek.

Kitlenin politikleşme düzeyi, hareketliliği ve mücadelenin uluslararası bağları silahı belirleyici bir unsur olmaktan çıkardı, nihai çözüme değin el altında tutulacak, ama esas olarak sivil siyasete, uluslararası bağlara yoğunlaşılacak bir aşamaya gelindi.

Gelgelelim “barış süreci” denilen çalışmalarda sorun silahların susmasında düğümlenmiyor. 15 Ağustos'a kadar devam edecek evrede sürecin asıl belirleyici noktası HPG'nin “silahları gömmesi” takviminin işlemesi değil, sürecin medyada öyle gösterilmesi tâli bir nokta.

Esas mesele bu süreçte yeni Anayasanın nasıl olacağıdır? [PKK Genel Başkanına giden - ve devlet yetkilileriyle ortak toplanan ikinci heyette partiler arası Anayasa Uzlaşma Komisyonundaki üç BDP'liden ikisinin bulunması rastlantı değildi.]

Anayasa konusunda aslolan sorun, söylem “Anayasal vatandaşlık” kavramı mı olsun, “Türklük” nereye, ne kadar konulsun sorusu da değil.

Bütün mesele Başkanlık sisteminin getirilmesinde.

Eğip, bükmeden ve sorunu “ateşkes ilan edilsin, HPG Güney'e çekilsin” gibi noktalara hapsetmeden konuşalım: Tayyip Erdoğan Başkan olmak için yanıp tutuşuyor, Başkanlık sistemini getirmek istiyor ve kaç zamandır bu noktada yoğunlaşıyor.

Öngördüğü çatıyı ancak yeni bir Anayasayla ya da hiç değilse Anayasa değişikliğiyle çatabilmesi ve tasarıyı referanduma götürebilmesi için Meclis'te asgari 330 oy gerekiyor. CHP ve MHP'den destek alamayacağına göre, BDP'nin Meclis oylarına ihtiyacı var.

Anayasa oylamaları gizli yapılıyor, Tayyip Erdoğan'ın kendi partisinden de fire vereceği belli. Mart 2014'teki Yerel Seçimleri 6 ay öne çekmek için getirdiği Anayasa değişikliğinde yeterli sayıyı bulamamıştı, Başkanlık Anayasasında hiç bulamaz. Bu nedenle BDP'nin 30 iskemlesine başvurmak tek seçenek.

BDP daha önceki açıklamalarında da, son yaklaşımlarında da Başkanlık sistemine yatkın sözler etmiştir. Asıl karar sahibi olan PKK Genel Başkanının izhar ettiği bazı tereddütlere rağmen, onunla belli bir mutabakat sağlanmış gözükmektedir. 3 Ocak ve 23 Şubat tarihleri arasında (iki BDP heyetinin Öcalan'a gitmesi arasında) geçen 50 günlük sürede bu zemin sağlanmış olmasaydı, Tayyip Erdoğan böyle rahat konuşamazdı. Zaten kamuoyuna yansıyan görüşme tutanaklarında Tayyip Erdoğan'ın başkanlığını desteklediğini açıkça belirtmiş.

Mevcut parlamentodan demokratik bir Anayasa bekleyenlerden değiliz. AKP'yi de, CHP'yi de, MHP'yi de demokrat görmeye olanak yok. AKP'nin getireceği bir Anayasanın demokrasi olacağını söylemek basiretsizliktir. AKP'lilerin ileri demokrasisi olsa olsa geriliktir.

AKP'nin taslağın içine koyacağı suyuna tirit birkaç lafı demokrasi sayacak olanlar saysınlar. Üstüne üstlük Başkana üstün yetkiler veren bir metinden demokrasi beklemek, bunu da o yetkileri kuşanacak Tayyip Erdoğan'dan ummak safdillik olur.

Tayyip Erdoğan kuvvetler ayırımını ayak bağı gördüğünü ilan etmiştir. Bu demektir ki, HSYK, Yargıtay, Danıştay aracılığıyla Yargıyı kontrolüne almış olması yetmemekte, Yargıdan daha daha çok tâbiyet ve siyasi otoriteye itaat istemektedir.

Yasama organına gelince: TBMM bir aksesuardan ibaret değilse bile, Tayyip Erdoğan'a bağlı bir bileşimden fazlası da değildir. 2015 Genel Seçimlerinde de durum değişmeyecektir. Ama bu kadar siyasi güç bile az geliyor ve daha fazlasını istiyor. Öngördüğü Başkanlık sistemi -vakit kaybı saydığı, zait gördüğü Meclis prosedürlerini bertaraf edecek, parlamentoyu devre dışı bırakacak bir siyasi yapılanmadır.

Bugün ABD'de ve demokratik Güney Amerika ülkeleri dahil hiçbir demokraside baştaki şahsın siyasi kudreti Tayyip Erdoğan'ınki kadar yoktur. Çok güçlü olduğu sanılan ABD Başkanına bile önemli parlamenter frenler vardır.

Başkanlık sistemi Türkiye'ye getirilirse, başa geçecek politikacının (bugün için Tayyip Erdoğan'ın) siyasi kuvveti, kudreti daha da artacaktır. Neredeyse bu güç, II. Dünya Savaşında demokratik ülkelerin “savaş kabinelerinin” başındaki kişilerinki kadar olacaktır.

“Zaten savaş var” denilecekse, yanıtımız “savaşı sona erdirmenin pazarlığı 'savaş kabinesi' kurmak üzerine mi yapılır?” olacak.

Yanlış anlaşılmasın: Başkanlık sistemine bu kadar kesin karşı çıkma gereği, o yetkileri Tayyip Erdoğan'ın kullanacak olmasından ileri gelmiyor. Tayyip Erdoğan bugün var, yarın yok. Bugün o, yarın bir başkası. Bu toplum çağdaş bir toplum olmadığı için, yeni putlar yaratmaya her zaman ihtiyacı olacaktır. Bu nedenle, öyle yetkiler hiç kimseye verilmemelidir.

Türkiye'de parlamentonun cılız olduğu, demokratik süpapların ve mekanizmaların bulunmadığı, var olanların da şu veya bu şekilde etkisiz kılındığı bir siyasi düzen vardır. Başkanlık sistemi, zaten işlevi sınırlı olan parlamentoyu iyice etkisiz kılacağı için, demokrasiyi ve demokratikleşmeyi savunanlar Turgut Özal'ın da, Süleyman Demirel'in de Başkanlık sistemi taleplerine şiddetle karşı çıkmışlardır.

O sistemi getirmeye onların güçleri yetmemişti, Tayyip Erdoğan'ın da yetmiyor. İşte bu nedenle PKK Genel Başkanına başvuruyor, mutabakat arıyor. Güttüğü politika barış için olsaydı, başımızın üstünde yeri vardı, ama kendisi a) Başkanlık sistemini getirmek, b) Çatışmasızlık ortamında 2014'te birinci turda Başkan seçilebilmek için böyle davranıyor.

Tayyip Erdoğan getirteceği Anayasa taslağını BDP'lilerle geçirirse, Referanduma götürecek ve % 50'yi aşarak onu T.C. Anayasası yapacaktır. 1980 Anayasasının bu toplumun başına 30 yılı aşkın zamandır bela olduğu yetmiyormuş gibi, şimdi de kim bilir kaç sene yeni Anayasayı kazımak ve demokratik bir Anayasa yapmak için uğraşıp durmak gerekecektir?

Bazı BDP'li hukukçuların “Başkanlık sistemi Merkezden değil, yerelden yönetmeye daha yatkın” demeleri zorlama gerekçeler oluyor., “Federatif yapılara Başkanlıklar uygundur” demenin yanıltıcı olduğunu geçen sayımızda yazmıştık.

Örneğin Britanya adı üstünde “Birleşik Krallık”tır. İngiltere, İskoçya, Galler ve K. İrlanda'dan oluşmuş bir yapıdır. Hepsinin ayrı parlamentosu, ayrı bayrağı, hatta ayrı milli futbol, rugby takımları bile vardır. İskoçya Parlamentosunda ve Birleşik Krallığın Avam Kamarası'nda bağımsızlığı savunan partiler ve milletvekilleri bile yer almaktadır.

İspanya'da 23 bölgeli bir yapı mevcut. Belçika Şaman, Valon ve Brüksel bölgelerinden oluşmuş bir başka federasyon. Federal Almanya da öyle. İtalya da. Saydıklarımızın hiç birisinde Başkanlık bulunmuyor. İsviçre'nin resmi adının Helvetya Konfederasyonu olduğunu da ekleyelim. Yani başkanlık sistemini savunmak için öyle gerekçeler getirmeye gerek yok.

Kaldı ki Tayyip Erdoğan 3 Şubat'ta Prag'a gitmeden önce yaptığı basın toplantısında “Güçlendirilmiş yerel yönetimler konusuna sıcak bakmıyorum, zaten güçlüler… Yerel yönetimler hiçbir dönemde olmadığı kadar güçlüdür. Belediye ile yakından uzaktan alakası olmayan tipler siyasi uzantının başkanlığında belediyeyi perde arkasından yönetmektedirler“ demiştir.

Valilerin seçimle geleceği iddiaları ise balondur. Ülke “Mülki idare” denilen hiyerarşi ile yönetilir. Valilikler İçişleri Bakanlığına bağlıdır, Emniyet birimleri ise mülki amirin emrindedir. Siz bugün Türkiye'de bir takım illerin CHP, başkalarnın MHP, daha başkalarının ise BDP tarafından yönetileceğine inanıyor musunuz?

Bir takım ilçelerle 13 yeni Büyükşehrin kurulmuş olması da ademi merkeziyetçilik değildir. Mevcutlar ademi merkeziyetçi mi ki, yenileri öyle olsun?

PKK Genel Başkanının bu konuda getirdiği talep Paris Şartı'ndaki Yerel Yönetimler maddesine konulmuş olan çekincenin kaldırılmasıdır. Ankara'nın o çekinceyi kaldırmasının bir anlamı olmaz. Çekinceyi kaldırır, ama bildiğini okumaya devam eder.

Pazarlıkta KCK vesaire bahanelerle içeri alınan siyasi kadroların salıverilmesi de var. 4. Yargı Paketi denilen tasarının onları da kapsaması bekleniyor. O tutukluların suçları belli değildir. Binlerce insan nahak yere yıllardır içeridedir. Durum aynen şudur: Önce kitle halinde denilecek kadar çok insan içeri alınmıştır, şimdi onların özgürlükleri rehine gibi pazarlık masasına sürülmektedir.

O tutukluların serbest bırakılmasının bedeli Başkanlığı Tayyip Erdoğan'a vermekse, onların ya da başka Kürt siyasetçilerinin tutuklanmayacaklarının güvencesi nedir? Köşe dönüldükten sonra tekrar aynı şeylerin yapılmayacağını kim temin edebilir?

Tayyip Erdoğan hem 2007'de, hem de 2011'de “Öcalan'ı siz asmadınız, biz olsak asardık” diyen adamdır. İçeridekiler gazeteci değil, teröristtir diyen de odur. Şimdi mi barışçı havarisi Sayın Başkan olacaktır?

Seçim barajının düşürülmesi pazarlıkta varsa Başkanlığı alma karşılığında baraj indirilecektir. Kendisine o yetkileri verdikten sonra BDP'nin milletvekili sayısının artması ne ifade eder.

Geriye kala kala PKK Genel Başkanı'nın serbest bırakılması kalıyor ki, pazarlıklarda bu hususun bulunmadığını iki taraf da vurguluyor. Öcalan “bu süreç tamamlandığında hepimiz özgür olacağız” demiştir.

Asıl önemli nokta şu: Tayyip Erdoğan on yılı aşkın zamandır iktidardır. Her hangi bir demokrasi ve barış planını getirmiş değildir. Şimdi ise barış”ı kendi siyasi kaderine ve emellerine bağlamaktadır.

“Kürdistan toplumu ayrı bir bütünlüktür, kendi yolunda yürürken Türk toplumunu beklemek zorunda değildir” saptaması doğrudur, ama Başkanlık sistemini getirmenin Kürt toplumunun özgürleşme sürecine ne gibi bir fayda getireceği bilinmemektedir. Daha da pekiştirilmiş bir Yürütme Kürt halkının karşısında engel değilse, nedir? Yargıyı daha da denetimine almış, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir Başkan çoğulculuğun azalması ve devletin daha da güçlendirilmesi demektir. Bunun ceremesini dinamik Kürt toplumu daha çok çeker.

İçine girilmiş olan evrenin hiç mi yararlı yanı yok? Elbette var, örneğin silahların susması var. Her ne kadar Türk jetleri 7 saat Kandil'i bombaladıysa da, silahların karşılıklı olarak susacağını umalım. İkinci nokta PKK ve kurumları ve Genel Başkanı meşruiyet kazanmıştır. Üçüncü husus ise uluslararası kamuoyunun süreci dikkatle izliyor olmasıdır. Ama çözüm için alınacak çok yol vardır.