“Cumhurbaşkanı” değil, “Başkan”

Bu hıyaban ebediyet yoludur,
Gider Allah'a kadar buradan ucu;

Türkiye'de siyasetin kişiselleşmesinin çeşitli yansımaları var: Mahalli politikacılar mutlaka milletvekili olmak isterler. Milletvekili seçilmişlerse, mensup bulundukları parti tek başına veya başkalarıyla hükümeti kuracaklarsa çoğunun gönlünde bakanlık yatar. Milletvekilinin bakan olma tutkusu o denli belirgindir ki, hükümetlerin kurulma dönemlerine basın alaycı dille iddialı milletvekillerinin “lacivertlerini çektikleri”ni yazar.

Her ne kadar mahalli politikacı için belediye başkanı olmak da önemli bir hedef ise de, çoğu belediye başkanının gönlünde milletvekilliği yatar. Oysa belediye başkanlığının parasal avantajları milletvekilliğinden fazladır. Ama siyasi ihtiras o kişiyi mebus olmaya iter. Mebus seçildikten sonra elbette başka avantajlar çıkacaktır, Genel Başkanı n gözüne girmek ve siyasette yükselmek yolu açılacaktır, fakat öyle hayalleri olmasa bile milletvekilliği toplumda belediye başkanının üzerindeki bir statüdür.

Onların çok da kabahati yoktur. Çünkü milletvekilliği toplumun hemen hemen tamamının gözünde önemli bir statüdür. Bu konuda toplumda garip bir ikilem mevcuttur. Halk hem milletvekillerini “menfaatçi, paracı” diye küçümser, aldıkları aylıkları ve yollukları fazla bulur, Meclis lokantasındaki yemeklerin fiyat listesi arada bir gazetelerde yayınlandığında homurdanır durur, hem de o milletvekili kentin, kasabanın ana caddesinden geçerken dükkânından çıkıp hürmetle önünde eğilir, elini sıkmak için yarışır. “Günün birinde işim düşer” çıkarcılığıyla öyle yapmaz: Toplumda öylesine etkili bir milletvekilliği kültü vardır ki, kendisi de o kültün cazibesi altındadır.

Milletvekilliğini ve vekilin kendisini önemsemeyenler sadece devrimci gençlerdir. “Toplumdaki bu milletvekili takıntısına eskiden devrimci gençler çok kızarlardı, “Parlamento burjuvazinin ahırıdır” derlerdi. Şimdi ne diyorlar, bilmiyorum, ama toplumun gözünde milletvekilleri hem topluluk ve meslek olarak hakkında ileri geri konuşulan, hem de tek tek kişiler olarak itibar gören kişiler.

O politikacı da o toplumda yetişmiştir ve bir partiye yazılıp politikaya girdiği andan başlayarak ilk hedefi milletvekili olmaktır. Daha yükseklerde gözü olmayanlar, haddini bilip milletvekilliğiyle yetinenler için bile mebusluk adeta bir makamdır, şan-şeref, itibardır.

Milletvekili olmak takıntısının istisnaları da yok değil: Örneğin DİSK'in ilk Genel Başkanı Kemal Türkler'e seçilecek bir yerden milletvekili adaylığı teklif edildiğinde “Ben milletvekillerinin osuruk kokularını çekemem” demişti.

Milletvekili olma güdüsünün yaygınlığının yanında, çok daha tekil olan tutku da bazı başbakanların Cumhurbaşkanı olma arzusudur.

Başbakan olan kişinin gözünde Cumhurbaşkanlığı en üst makamdır. Oysa bu sadece protokolde böyledir. Asıl kudret sahibi olan kişi C. Başkanı değil, Başbakandır.

Eski C. Başkanlarından Fahri Korutürk bir başbakanlık görevini vermediği Süleyman Demirel'e “Ben Çankaya noteri değilim” demişti. Böyle demişti, ama atadığı Ecevit Hükümeti güvenoyu alamayınca, mecburen Demirel'e hükümet kurdurmuştu. Yani Çankaya Noteri olmuştu.

Temsili demokrasinin başının Başbakanla temsil edildiği demokrasilerin hepsinde Devlet başkanlığı manevi ve sembolik bir makamdır. O kişiler ya Kral'dır, Hükümdar Kraliçedir veya Cumhurbaşkanıdır.

Mesela Avrupa Birliği'nin en öndeki ülkesi Federal Almanya'nın Cumhurbaşkanının adını hangimiz biliriz. Ama sadece şimdiki Başbakan Angela Merkel'i değil, ondan önceki Schröder'i de biliriz, daha önceki Kohl'ün, geriye giderek Schmidt'in, Willy Brant'ın da isimleri belleğimizdedir. Neden? Asıl yöneticiler onlardı da ondan.

Bugün gündem Tayyip Erdoğan'ın Başkan olmasında kilitlenmiş durumda. Abdullah Öcalan'la varılan uzlaşma da bu merkezde. “Cumhurbaşkanı” değil, “Başkan.”

Tayyip Erdoğan Başkanlık sistemini getirmek istiyor. Oysa Başkanlık Türkiye'nin de, siyasi yapılanmanın da gereksinmesi değil. Asla değil. Tamamen kişisel.

Ve geçmiş yıllarda bir GSM reklamında Cem Yılmaz'ın söylediği, herkesin diline yerleşen sözdeki gibi “Tamamen duygusal.”

Cumhurbaşkanlığı, Başbakan olduktan sonra daha da yüksek makam sanılıyor.

Tayyip Erdoğan da oraya “çıkmak” istiyor. Çünkü toplumdaki koşullanma öyle. Oraya çıkmak istiyor, ama biliyor ki, Cumhurbaşkanı olunca elindeki yetkiler sembolik kalacak. Siyasi kudret ister istemez elinden çıkacak. Vakti elçi kabulleriyle, derneklerin ziyaretleriyle geçecek. Siyasete müdahalesi ayda bir MGK toplantısına başkanlık etmekle, haftada bir Başbakanı ve Genel Kurmay Başkanıyla görüşmekten ibaret olacak. Bugünkü sistemde uzaktan kumandayla Başbakanı idare etmek mümkün değil.

Turgut Özal'ın Çankaya'da ne hale düştüğünü hepimiz gördük. Kendisine en muti, en itaatkâr olacağını sandığı Yıldırım Akbulut bile velinimetini dinlememeğe başlamıştı, değiştirdi Mesut Yılmaz'ı atadı, Yılmaz ise hepten kendi politikasını güttü. O kadar ki, Özal ailesi Mesut Yılmaz'a hâlâ düşman.

Turgut Özal Kasım 1989'da Kenan Evren'den sonra Çankaya'ya çıkmadı, Çankaya'ya kaçtı. Çünkü oyları Mart 1989 yerel seçimlerinde % 22'ye kadar düşmüştü. Bir daha asla başbakan olamayacağını bildiği için kendisini ANAP çoğunluklu Meclis'ten C. Başkanı seçtirdi. Yani Turgut Özal'ın başka çaresi yoktu.

Fakat Tayyip Erdoğan'ın durumu farklı. Tayyip Erdoğan şu anda siyasi kudretinin zirvesinde. Talimat veriyor, her istediğini yaptırıyor, Heykel bile yıktırıyor, Taksim Parkına rezidans ve alışveriş merkezi yaptırma talimatını İl anıtlar Kurulu reddediyor, Başbakanlık o kararı bakanlıkta iptal ettiriyor, üstüne üstlük “yapılacak dedim, yapılacak” diye demeç veriyor.

Tayyip Erdoğan hem Cumhurbaşkanı olmak istiyor, hem de yetkilerle donatılmak. Bunun için de “Başkanlık” diyor. Başkanlık ile Cumhurbaşkanlığı kelimeleri ayrı anlamlarda kullanılır oldu. Batı dillerine, hatta Slav dillerine baktığımızda hepsi “President”. Ama Türkçe'de ABD sistemi gibi olursa “Başkan”, F. Almanya'ya gibi olursa “Cumhurbaşkanı” denilir oldu.

Bir de “yarı başkanlık” telaffuz ediliyor. Fransa örnek gösteriliyor.

Tekrar edelim Başbakan otoritesi sisteminden Başkanlık sistemine geçilmesinin Tayyip Erdoğan faktörü dışında hiçbir nedeni yok. Eğer siyasi yapı zorluyor olsaydı tartışırdık. Hayır, sadece ve sadece Tayyip Erdoğan istiyor diye yapı değiştirilecek.

1950'li yıllarda Fransa koalisyonlarla yönetiliyordu. Hükümetler sık sık değişiyordu. İstikrar isteyen burjuvazi Başkanlık sistemini getirdi, yeni Anayasa yaptı. Ve köyüne çekilmiş olan General de Gaulle'ü Paris'e getirip başa geçirdi.

1968 olaylarından bir yıl sonra de Gaulle yetkilerini attıran bir Anayasayı referanduma sundu: “Bu Anayasa kabul edilmezse istifa ederim” dedi. Toplum blöfünü görmedi. “Edeceksen et” dedi ve de Gaulle'ü köyüne gönderdi.

Sonra Pompidou, d'Estaing ve Mitterand Başkanlık yaptılar. Ne zamanki Sağ Kanattan Jacques Chirac parlamento seçimlerini kazandı, o zaman Başkan merkez sol, Başbakan merkez sağ olunca, sisteme “Yarı Başkanlık” diyenler çıktı. Fransız siyaseti bu duruma “co-habitation” (birlikte yaşamak) adını verdi.

Aynı durum daha sonraki yıllarda bu kez Chirac Başkan, Sosyalist Jospin Başbakan olunca –bu kez tersten– tekrarlandı. Ama daha sonraki Sarkozy ve şimdiki Hollande yönetimlerinde, Başkan ile parlamento çoğunluğu aynı partiden olunca, ülkeyi Başkan yönetiyor.

Burjuvazinin böyle bir talebi yok, halkın da yok. Kamuoyu yoklamaları hep % 40'lı destek rakamları veriyor. Ama sırf Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkmak istiyor diye bu zorlama ve zortlatma yapılmakta.

Tayyip Erdoğan ya partisinin tüzüğünü değiştirip üç dönemden fazla seçilmeyi olanaklı kılsın ve kudretli Başbakanlığına devam etsin ya da şimdiki sistemdeki Cumhurbaşkanlığı yetkilerine razı olup, 2014'te Cumhurbaşkanı seçilsin.

***

Çankaya

Bu hıyaban ebediyet yoludur,
Gider Allah'a kadar buradan ucu;
Karşıdan bakma geçerken, yolcu!
Belki bir dert ile bağrın doludur.

Bu hıyaban avutur cümle yası,
Dinlen altında yeşil bir dalının;
O kızıl saçlı zafer kartalının
Bu hıyabanda kurulmuş yuvası!

           Faruk Nafiz Çamlıbel