Hatırlamak direnmektir

Hindistan doğumlu feminist kuramcı Gayatri C. Spivak, “Madun Konuşabilir mi?” başlıklı ünlü makalesinde, İngiliz emperyalizmine karşı savaşan genç bir direnişçinin hikâyesini anlatır. Kendini asarak ölüme giden bu genç kadının intiharı, namus endişesi taşıyan toplumca derhal evlilik dışı gebeliğe yorulur; ölüm tarihinde adet gördüğünün anlaşılması üzerine yapılan araştırmada ise, siyasi bir eylemin riskini ve sorumluluğunu üstlenemediği için hayatına son verdiği ortaya çıkar.

Genç kadının ölmek için özellikle adet gördüğü dönemi seçmiş olması sanırım Türkiyeli kadınları şaşırtmaz. Ne de olsa üçüncü dünyada kadın olmak böyle bir şeydir: Toplumun namus endişelerini içselleştirmek, ölüme giderken bile “adının lekelenmesi”nden korkmak, varlığını erkek varlığına armağan etmek…              

İsyanın cinsiyeti

Madun (subaltern), elit sınıfların parçası olmayan ve temsil alanının dışında kalan “tâbi sınıflar”ı ifade etmek için önce Gramsci, sonra da bir grup Asyalı araştırmacı tarafından kullanılan bir kavram. “Ezilenler” ya da “halk” olarak da adlandırabileceğimiz bu çoğunluk, tarihsel kayıtlara ancak “toplumsal patlama anları”nda girebiliyor. Celali ya da Kürt isyanları; 15-16 Haziran ya da günümüz HES direnişlerinde olduğu gibi…

Yazının girişinde andığım Spivak'ın özgünlüğü ise, kadınların tarihyazımında çok derin bir biçimde gölgede bırakılmışlığını vurgulamasında yatıyor. Birileri ezilenlerin tarihini kayda geçirmeyi akıl ettiğinde bile ayaklanmanı n öznesi olarak yine erkekler öne çıkarılıyor. Spivak'a göre, sessizliğe mahkum edilenlerin yaşamlarını yeniden öyküleme, bir anlamda onlar adına konuşma yükümlülüğü de eli kalem tutan kadınların omuzlarında.

Gülfer Akkaya'nın on sosyalist kadınla yaptığı görüşmelerden oluşan Sanki Eşittik kitabı böyle bir işlevi, sınırlı da olsa üstleniyor bana göre. Bu kadınlar, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Türkiye'de sürdürülen devrimci mücadeleyi kendi yaşamlarından yola çıkarak anlatırken, aramızda olan/olmayan başka kadınların öykülerini de paylaşmaktalar. Bunların arasında emekleri yaşam boyu görünmeyen kendi anneleri de var; gerekli tıbbi müdahale yapılmadığı için, 12 Mart'ta kaldığı cezaevinde hayatını yitiren Hatice Alankuş da…

“Türkiye'de sosyalist mücadele içinde, silahlı silahsız, yasal, yasadışı, her şekilde yer alan, işkencelerle yıldırılamayan, yıllarca hapis yatırılan ve bunlara rağmen mücadeleye devam eden”; aslında sayıları az olmadığı halde sessiz sedasız yaşadıkları için yok sayılan binlerce kadının sesi olmayı deniyorlar.

Sosyalist gelenekler ve kadın

Gülfer Akkaya, sunuş yazısında sosyalist geleneklerin kadın meselesini teorik ve politik açıdan nasıl ele aldıklarını takip amacında olduğunu ve görüşmecilerini buna uygun seçtiğini belirtmiş. En kıdemli konuğu, 1925 yılında doğmuş olan Sevim Belli.

Sevim Belli'yi –kitaptaki sırayla– Latife Fegan (Kıvılcımlı geleneği), Nurten Tunç (TİP), İlkay Alptekin Demir (THKP-C), Necmiye Alpay (TKP), Ümide Aysu (Dev-Yol), Serap Mutlu Doğan (Kürt özgürlük hareketi), Mukaddes Erdoğdu Çelik (TKP/ML), Nilgün Yurdalan (TKP-İKD) ve Gülseren Pusatlıoğlu (Kurtuluş) izliyor.

Akkaya, THKO geleneğinden bir kadının kitapta –çeşitli sebeplerle– yer alamayışını ve Kürt özgürlük hareketinden –mâlum sebeplerle– sadece bir kadınla görüşebilmiş olmasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş. Kürt özgürlük hareketinin bu konuda attığı adımların büyüklüğü, süreç içerisindeki değişim ve deneyimin özgünlüğü düşünüldüğünde hayıflanmamak elde değil.

Öte yandan, sunuşta yer alan “Bu araştırma bir sözlü tarih çalışması değildir” ifadesinin beni düşündürdüğünü söylemeliyim. Eğer bu kitap bir “araştırma” ise, röportaj aktarımıyla yetinilmemesi ve bir “sonuç” bölümünün olması gerekmez miydi? Bu iş sanırım okurlara düşüyor.

Benim kitaptan çıkarsamam, “gelenek”lerin kadınların politik deneyimleri üzerinde belirleyici olmadığı yönünde. Başka bir ifadeyle, farklı geleneklerden gelen kadınlar benzer sıkıntıları ve baskıları paylaşmışlar; angaje oldukları partilerin/hareketlerin bunları hafifletmede ya da çoğaltmada belirli bir etkisi olmamı ş. (Belki bir istisna, silahlı mücadelenin kadınları daha da geriye ittiğini ve önemsizleştirdiğini söyleyen İlkay Alptekin Demir'in tanıklığı.) Kısacası belirleyici olan toplumsal cinsiyet dizgesi.

Feminist hareketin dalga boyu

Gülfer Akkaya da belirtiyor: 1960 ve 1970'li yıllarda devrimci mücadele içinde olan kadınların önemli bir kısmı feminizmi hem duymuş, hem az da olsa okumuş. Öte yandan, neredeyse tüm geleneklerin kadın konusunda “derin suskunluğu” dikkat çekici. Kadınların özbilinçlerindeki asıl sıçrama, ikinci dalga feminizmin 1980'li yıllarda Türkiye'de etkili olmasıyla yaşanıyor.

Çalışmada yer alan on kadından neredeyse tamamının kendini “feminist” olarak tanımlıyor oluşu, bu akımın dalga boyu konusunda ciddi bir fikir vermekte. Geçmişi anarken bu yeni bilinç, eleştirel tutumu da pekiştiriyor elbette.

Sheila Rowbotham, Kadın Bilinci Erkek Dünyası adlı kitabında, “Seçenek yaratmak isteyen ezilmiş bir topluluk, çevresini kuşatan ve ancak [egemenlerin] görüntüsünü yansıtan dünyayı parçalamak, aynı zamanda da öz görüntüsünü tarihe yansıtmak zorundadır”, diye yazmıştı.

Zorlu fakat bir o kadar da onurlu bir görev. Üstesinden gelebilmek için kadınların önünde daha yapacak çok iş var kuşkusuz.