Marks, Barbusse ve Kıvılcımlı

Demir Küçükaydın ve bir grup arkadaşın uzunca bir süredir hazırlıklarını yürüttükleri Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu 17-18 Ocak 2013 tarihlerinde Mimar Sinan Üniversitesinin İstanbul Fındıklı’daki binasında yapılacak. Yalçın Yusufoğlu’nun yayınlanmak üzere Hazırlık Komitesine verdiği hacimce sınırlı formattaki metnin genişletilmiş halini aşağıda bulacaksınız.

***

İki ay sonra 14 Mart 2013 Marks'ın 130. Ölüm yıldönümü. Üç ay önce 11 Ekim 1971 ise Hikmet Kıvılcımlı'nın 41. ölüm yıldönümüydü. Birisi 1818, diğeri resmi kayıtlara göre 1902 doğumluydu. Kıvılcımlı Marks'ın evrenselliğine seçkin bir kanıttı. Marks öldükten kırk yıl kadar sonra bir Şark ülkesinde genç bir tıbbiyeli büyük düşünürün düşüncelerini öğrenecek, benimseyecek ve yaşadığı toplumu değiştirme mücadelesinde yer almak üzere örgütlü mücadele edenlere katılacak, partisinin Kongresine delege olacak, ilk seçilmiş görevi olan Gençlik Sekreterliğine başlayacaktı.

Sonra 1925'te Takrir-i Sükûn'la gelen ve Kemalistlerin hâlâ “Devrim Mahkemeleri” olduğunu ilan ettikleri İstiklal Mahkemeleri'nden başlayarak hayatı hapishanelerde, sürgünlerde ya da değilse, daimi polis takibi ve tehdidi altında, yokluklar, sıkıntılar içinde geçecekti. Yıllarca tıp mesleğini icra edemediği için –çünkü “Komünist doktor”a hasta kolay kolay gelmeyeceğinden– ya muayenehane açacak parası olmayacak, açsa da hasta bulamayacak, hastaneler ise tabii ki ona, hekimliğine kapalı olacaktı.

Daha da önemlisi, sayısız olanaksızlıklar, kaynaksızlıklar ve yasakçılıklar ülkesinde okumak, araştırmak, düşünceyi geliştirmek için çalışacak, çalışacak, ülkesinin yetiştirdiği Marksist teorisyen olarak eserler verecekti. Marks Londra'da yüz binlerce kitaplık British Museum'a giderdi, Doktor Hikmet ise cezaevinde veya sürgün şehrinde değilse Beyazıt Kütüphanesine. 1937'ye kadar evi Sultanahmet'teydi. Hem Babıâli'ye yakındı, hem de Beyazıt'a.

Sağlığında ya da ölümünden sonra 60'tan fazlası yayınlanmış, daha da fazlası Emniyet veya Adliye bodrumlarında rutubetten, küften heder olmuş ya da kendi deyimiyle “farelerin kemirici eleştirisine” bırakılmış ciddi çalışmalar yapacaktı.

Pek çoğumuzdan farklı olarak, cezaevi yıllarını fazlasıyla değerlendirerek zamanını okumaya, düşünmeye, yazmaya hasredecekti. 1929 İzmir Tevkifatında 4,5 yıllık hapis cezası yüzüne okunduğunda, “Bu kadar zaman bir kızıl profesör olmaya yeter” diyecekti. Onun kuramsal çalışmalarına verilecek profesörlük unvanı da neymiş? Tıp doktoru Hikmet Kıvılcım(lı) yaptığı sosyoloji, tarih ve ekonomi çalışmalarıyla kaç profesörlüğü hak ediyordu? Marks'ın Prof. titri var mıydı? Kim Marks'ınkileri herhangi bir profesörün çalışmalarıyla kıyaslayabilirdi? Kıvılcımlı için de aynı sözü söylemek akademik unvan sahiplerine haksızlık olmaz…

Yaşamının son günlerinde yazdığı bir mektupta söylediği gibi hayatı boyunca “kara toprağın kuru öküzü gibi” çalışıp durmuştu. Ne bir ikbal beklemişti, ne şan, şöhret ne de para. Tek gayesi sadece ve sadece toplumunun sosyalizme doğru yol almasına katkı getirmekti.

Kara toprak onun kıymetini bilmiş miydi? Kozlu mezarlığında kendisine bir yer bulabilmişti, o kadar.

Emin Sekun'un, Ahmet Fırıncı'nın cenaze törenlerinde imamın “Fatiha” çağırması üzerine Doktor'un usulca ellerini açıp mırıldandığını görmüştüm, fakat onun cenazesindeki imamın ücretini aldığı işi küfreder gibi yapmasına çok hırslandığımı hatırlıyorum. Oysa ne Emin Sekun, ne Ahmet Dede, ne Doktor Kıvılcımlı, ne de ben imamların inandıklarına inanıyorduk. Ne de defnedilen komünistlerin imamların duasına, musalla önünde veya kabir başında okunan Fatihalara ihtiyacı vardı. Geleneksel olarak İslam ritüelleri komünistlere de, başka inançsızlara da uygulanıyor.

Cahiliye devrinde Arapçada “abd” köle demekti, kelime “itaat” kavramıyla ilişkiliydi. Kur'an'da ise “abd” Allah'la bağlantılı olarak öne çıkarıldı. Gerçekte köle aynı zamanda Pagan tapınağı Kâbe'deki putların ve tabi ki adı “Allah” olan baş putun da kölesiydi. İnsanın insana köleliği ile insanın Allah'a köleliği özdeşti.Köleci hakim sınıfın aynı zamanda Allah adına hükmettiği düşünülürse, kavramları ayırmanın anlamı yoktu.

Türkçede “köle” ve “kul” sözcükleri ayrı olduğu için, iki kavramın ayrı oldukları sanılıyor, ama Arapçada karşılığı tek kelime ve tekrar edelim “kayıtsız şartsız itaat eden” demek.

İlgili kelimelere gelince: “ibadet” tabii ki “abd” ile bağlantılı, “mâbud = ibadet edilen”, “mâbed” de “ibadethane” anlamına geliyor. Dilde, aynı aileden “ubudiyet” kelimesi “kölelik” demek oluyor, örneğin 1960'lı yıllarda bile müdürüne “arz-ı ubudiyet ederim” diyen memura rastladıydım.

Özetle, insanın insana köleliği ile insanın Allah'a köleliği (kulluğu) aynı.

Türkçe bu iki sözcüğü ayırmış, “kulluğa” ulviyet atfetmiş, “kölelik” maddi ve kötü kalmış. Oysa her ikisi de maddi, yani somut hayata ait. Nitekim halk otantik olduğundan, “kul” ile “köle”yi reel dünyada çoğu kez yan yana kullanmış, “kul köle olmak” demiş, “kulun kölen olayım” diye yalvarmış. Günümüzde de Tayyip Erdoğan “insanı severiz yaradandan ötürü” demiyor mu? Oysa referans aldığını övünerek söylediği İslam ilahiyatına göre, o insan bir “abd”.

Şu halde, komünistin ibadet etmemesi, sadece metafiziği reddetmesi değil, onunla bağlantılı olarak –ve esas olarak– köleliği reddetmesidir.

Devletin ona yaptıklarını bir yana koyalım. O devleti destekleyen toplumun ant-komünist şartlanmaları olmasaydı devlet o eza ve cefayı yapabilir miydi? Bir hapishane cezasından sonra sürgün gönderildiği Anadolu kentinde ana caddeden geçerken herkes “Komünist doktor” diye birbirine gösterirmiş. Komünist doktor. Sanki vebalı.

Peki, komünist doktor komünistlerden –o zamanki kelimelerle söyleyeyim– muavenet ve müzaheret görmüş müydü? Ne gezer? 1960'ların başlarında ilk tanıdığım Türkiyeli komünistlerden onun için“Deli Doktor” diye bir yakıştırma duymuştum. Tıptaki ihtisasını bilmediğim için Psikiyatr olduğunu sanmıştım. Belki rastlamışsınızdır, ruh hekimlerine arkadaşları “deli doktoru” diye takılırlar. Sonra baktım ki, meğer “Deli Doktor” diyorlarmış. İşte, kitaplar yazarsanız, özgün fikirlere sahip olursanız, kimi skolastik sosyalizm anlayışlarına göre “deli” sayılırdınız. O kişiler sizin yoldaşlarınız, cezaevi arkadaşlarınız olsalar dahi.

O yıllarda henüz yeni kuşaklar için kitapları basılmış değildi. Marksizm Bibliyoteği'nden de haberim yoktu, 1953'teki “Fetih Broşürü”nden de.

Sonra üst üste kitapları çıktı: 1965'te “Tarih, Devrim, Sosyalizm”, “”Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi”, “İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz”, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Geçiş: İngiltere” ve 1966'da” Marks'ın Özel Dünyası” yayınlandı.

Bu kitaplardan ilki Tarihsel Maddeciliğin Komintern didaktisyenleri tarafından “İlkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum” şeklinde şematikleştirilmiş kalıplarını kırıyor, sorunun Marks-Engels tarafından “ilkel toplumdan çıkışlar” şeklinde konulduğunu söylüyordu.

Başlangıçta hemen hepimiz Komintern'den Otto Kusinen'in ve Fransa'dan işçi üniversitesi hocası Politzer'in tasnifini kabul ettiysek de, hatta çoğumuz Kıvılcımlı'nın bu kitabından habersiz idiysek de, Marks'ın “kuzeyden gelen ilkel sosyalist Germen kavimleri”nin Roma İmparatorluğunu nasıl yıktığını anlattığını öğrendik, hatta Marksist olmayan DTCF profesörü Mustafa Akdağ'ın Kıvılcımlı'dan tamamen habersiz olarak Osmanlı tarihinde bu konuda benzer bulgulara ulaştığını okuduk. Ayrıca 1960'lı yıllarda bir başka cenahta –kökenini Marks metinlerinden alan– Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları yapılmaktaydı. Derken “Japonya'da feodalizm” konuşuldu. Kısacası yukarı da andığımız şematik tasnifin Marks ile Engels'in vülgarizasyonu olduğunu sonradan öğrenecektik.

Demek ki, bütün toplumların tarihsel evrimi illa ki Avrupa'yı esas alan şemadaki gibi değildi.

Kıvılcımlı'nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı çalışması 1974'te yayınlandı, “Grundrisse”yi Birikim 1979'da bastı. Kısacası tarihsel süreç hakkında dar görüşlülükten çıkma imkânı doğdu.

[“Kanuni” lakabıyla anılan II. Süleyman hakkındaki bir TV dizisi için günümüz başbakanının “at sırtında” ettiği laflar nedeniyle Süleyman konuşulur oldu. Hakkındaki değerlendirmeleri yerli yerine oturtmak için “Osmanlı Tarihi'nin Maddesi” adlı eseri kaynak almakta, o kanunların ne işe yaradıklarını, Tımar ve Zeamet'ten Mukataa düzenine geçmenin ne anlama geldiğini bilmekte yarar var. Tayyip Erdoğan'ın “at sırtında” olmakla övündüğü talan ve yağma ekonomisidir. Üstelik “fethettim” dediğin ülkelerden 6 yaşındaki erkek çocukları devşirip, büyük çoğunluğunu kışlalarda Yeniçeri olarak yetiştirip, sonra da at sırtında başka ülkeleri yağmaya göndermek 2012'nin, 2013'ün sadrazamı tarafından övülsün ve “atalarımızın atla gittiği yerlere biz de gideriz” denilsin.]

“İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz” teorik bir çalışma değildi, adlandırma günün hayli revaçta bir jargonuna uygundu. Türkiye İşçi Partisi Gen. Bşk. Aybar da, “Yön” Dergisi Başyazarı Doğan Avcıoğlu da, “Yön”de yazan, daha sonra kendi dergisi “Türk Solu”nu çıkartacak olan Mihri Belli de (atfettikleri içerikler aynı olmamakla birlikte) aynı şablon sözcüğü kullanıyorlardı. Kuvayı Milliye hareketi İstiklal Harbi'nin ve öncesindeki çete (gerilla) mücadelesinin genel adıydı. Kuvayı Seyyare dağıtılıp, inisiyatif ve otorite tamamen düzenli orduya geçtikten sonra bu kez orduya o ad verildi ve halk dilinde onlara “Kuvvacılar” denildi. O yıllarda bu adlandırma tabii ki saygındı. Ama 1960'larda tamamen ayrı koşullarda onun yeri yoktu. Siz ne kadar sınıf vurgusu yaparsanız yapın “milli” vurgusu konuyu emekçi karakterinden uzaklaştırıp “milli” kılıyordu, ve Milli Kuvvetler'e ister istemez NATO Ordusunu, hayali bir “milli burjuvazi”yi dahil ediyordu.

“Milli” kelimesinden oldum olası hoşlanmayan biri olarak, sadece bugün 2010'larda değil, 1960'larda da “Milli Kuvvetler” sözünden den hazzetmezdim. Bugüne değin hiçbir yerde bu adlandırmayı kullanmış değilim. Kuvayı Milliye bir taneydi, ikincisi olmamıştı ve olmayacaktı. Nitekim terim sol tarafından terk edildi ve kendilerine “ulusalcı” diyen Hulki Cevizoğlu, Emin Çölaşan türü kişilerin sözcülüğünü yaptığı paralel devlet destekli bir siyasi akımın rozeti haline gelmiştir.

Gelelim Kıvılcımlının o yıllarda “Tarih, Devrim, Sosyalizm”den sonra yayınlanmış en önemli teorik çalışması olan“Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi” ne. Kitap “Türkiye yarı sömürge, yarı feodal bir ülkedir, Türkiye'de kapitalizm gelişmemiştir, bir avuç komprador burjuvazi ve onunla ittifak halindeki feodalite iktidardır, komprador burjuvaziyi defedersek, Milli Demokratik Devrim gerçekleşir, bunu da Kemalistlerle birlikte yapabiliriz, hatta onlar öncü olarak yolu açabilirler, devrimde öncülük pazarlık konusu değildir” türünden görüşlere (o görüşler Yön çevresini aşıp solun geniş kesimlerine yayılmadan önce) verilmiş açık seçik bir yanıttı. Ama bu kitaba aldıran az oldu ve Kemalist solculuk bir süre revaç buldu, hatta “Atatürkçülük” ile “Kemalistlik” ayrı kavramlar sayıldı, Atatürkçülük kötüydü, Kemalizm iyiydi. O ayırım da yetmedi “Sağ Kemalistler”, “Sol Kemalistler” tasnif ve tanımlamaları yapıldı.

Oysa Hikmet Kıvılcımlı 1960'larda hâlâ tapınılan putun daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti istibdadı altında İş Bankasını kurarak nasıl da finans kapitali yeşertip, büyüttüğünü anlatmaktaydı. Gazi Paşa'nın emriyle İş Bankası'nı kuran Mahmud Celal Bey'in aynı Reisicumhur tarafından önce İktisat Vekilliği, sonra da Başvekillik makamına getirilmesini finans kapitalin palazlanıp, güçlenmesinin siyasi kanıtı olarak göstermekteydi.

Marksizm ile Kemalizmi içi içe sokan siyasetin kuramcıları ise “Türkiye 1938'de sosyalizme bugünkünden daha yakındı” diyerek, ne işçi sınıfının 30 yıl içindeki gelişmesine aldırıyorlardı, ne işçi hareketinin zorlamasıyla Türk-İş yönetiminin düzenlediği 31 Aralık 1961'deki İstanbul Saraçhanebaşı'nda kendi sınıf tarihinin ilk büyük mitingine işaret kabul ediyorlardı ne de Kavel Grevini (1963) kaale alıyorlar, Kozlu Direnişinde (1965) Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar adlı kömür işçilerinin jandarma tarafından öldürülmesinin sınıf mücadelesi karakteri üzerinde duruyorlardı. Sonraki Paşabahçe, Derby, Singer, Demir Döküm, EAS, Mutlu Akü, Sungurlar, Gamak, Haymak Alpagut grev ya da işgalleri, 15-16 Haziran 1970 direnişi bu eylemlerde Şerif Aygül, Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve nihayet Aliağa'da bilinçli işçi lideri ve Kıvılcımlı'nın öğrencisi Necmettin Giritlioğlu'nu Jandarma, Emniyet ve Milli Emniyet kurşununa kurban verdi.

Örneğin 1969 Ağustos'unda 2000 işçili Demir Döküm fabrikası işgalinde askeri birliğe kumanda eden albayı fabrikanın tanklarla kuşatılmış olduğunu, saat 24.00'e kadar çıkmazlarsa bahçede toplanmış işçilere ateş açtıracağını duvarın ardındaki işçilere elindeki megafonla anons ettiğinde fabrikanı n dışında bulunan bir grup öğrencinin “Ordu-İ şçi El Ele/ Milli Cephede” diye slogan attığına tanık olmuştum.

Sınıf mücadelesi o arkadaşların asla umurunda değildi, bütün miting ve yürüyüşlerde “Ordu- Gençlik El Ele / Milli Cephede” diyen sloganlara alışmış öğrenci gençler, Koç'un fabrikasında çalışan işçileri de askerle yapılacak muhayyel ve mutasavver ittifaka sokuvermişlerdi.

Çocuk yaşından beri 10 Kasım, 29 Ekim, 19 Mayıs, 23 Nisan hamasiyatı ve kişi tapıncıyla yetişmiş gençleri bir NATO Ordusunun tamamını değilse bile, önemli bir bölümünü “Milli Ordu”ya ikna etmek zor değildi, zor olan işçileri, köylüleri siyasi mücadeleye kazanmaktı.

9 Mart 1971'deki KKK Faruk Gürler'li, HKK Muhsin Batur'lu “sol” cunta teşebbüsleri, 12 Mart faşist darbesine dönüşünce “Bir daha hazırlıksız yakalanmayalım” denilecekti.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşleri işte bu ortamda yaygınlık kazanmaya başladı. 15-16 Haziran İşçi Direnişinin “devrimci ordu” düşlerine son verdiği, aynı yılın sonbaharında Kıvılcımlı'nın “Adana'nın 15-16 Haziranı” dediği işçi olaylarının meydana geldiği günlerde, Türkiye kapitalizmi ve işçi sınıfının “sınıf savaşı” üzerine vurgu yapan Kıvılcımlı'ya tabii ki kulak verilecekti.

Öyle de oldu. Ancak bu ortamda “Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi”ndeki görüşler ve tesbitler üst üste yayınladığı kitaplarla ve haftalık Sosyalist Gazetesindeki yazılarla pek çok sosyaliste ulaştı. Kanımca gecikerek ulaştı, ama ulaştı; “gecikme” onun sürece müdahale etmesine vakit kalmamış olmasındaydı, ayrıca sürece kişiyle ve yayınla değil, ancak örgütle müdahale edilebilirdi. Bizler gibi toplama kadrolarla da o parti kurulmazdı.

“Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi” çalışmasını salt siyasi bir kitap olarak değerlendirmemek gerekir. Lenin “Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi”ni yazmıştı, Kıvılcımlı da kendi toplumunda aynı konuyu işledi. Lenin'in kitabı verdiği bilgilerden, yaptığı tahlillerden öte, bir yöntem harikasıydı. Zaten Marksizmin düşünceye en önemli katkısının “metot” olduğunu, Lenin'in de aynı yolda yürüdüğünü hatırlayalım.

Kıvılcımlı'nın yukarıda adları geçen 1965, 1966 yılı kitapları kısıtlı mali olanaklarla basılmıştı, ama içerikleri o güne değin hiçbir Türkiyeli Marksistin bize sunmadığı ölçüde zengindi. Sanırım o kitapların yayınlanmasında başlıca çabayı Türkiye İşçi Partisi'nin son Gençlik Kolları Başkanı Nizamettin Üstündağ göstermişti, ikinci Sosyalist Gazetesi döneminde Nuruosmaniye'de avukatlık bürosu vardı, vakit buldukça Laleli'deki lokale gelirdi. “Sosyalist” ödeme sıkıntısıyla karşılaştığında bizlere imkânları dâhilinde yardım da ederdi. [Gazetenin düzenli mali kaynaklarından birisinin Umur Bugay tiyatrosunda sahnelenen Vasıf Öngören'in epik klasiği “Asiye Nasıl Kurtulur” piyesinin telif hakkı olduğunu Vasıf gibi unutulmaz bir arkadaşımı anmak için eklemek isterim. Mali işlerle ilgili gençler gidip o haftaki gişe hasılatının % 7,5 oranını alırlardı. Haftalık yayın çıkarmış olanlar, dağıtımcı kuruluştan gelen paylar yanında, düzenli bir haftalık girdinin ne demek olduğunu iyi bilirler.]

Karl Marks'ın Özel Dünyası

“Karl Marks'ın Özel Dünyası” yayınlanmasından itibaren bende özel bir yer tuttu. Hayatı hakkında çok az şey bildiğim Marks'dan her hangi bir yapıt okumadan önce onun hayatını, mizacını tanıma fırsatı verdi. O hayata dair Doktor'dan öğrendiğim pek çok husus belleğimde canlı kaldı. Daha sonraki yıllarda Marks'ın yazdıklarını okurken, o yazılanların arkasındaki kişilik aklımdan, hatta, örneğin kendisini araba, Engels'i at yapıp, torunu omzunda, bahçeyi fırdolayı koşması, “Schneller, schneller,” diye atı dehlemesi gözlerimin önünden gitmezdi.

Kıvılcımlı 1966'da yeniden yazıp yayınladığı kitabın özetini 1935'te Marksizm Bibliyoteği'nden “Marx-Engels Hayatları” adıyla yayınlamış, ama elinde tek bir nüsha kalmamış, kitabın el yazmalarından da pek az şey kalmış. Bu nedenle, Marks-Engels'i çalışmaları açısından tek bir insan gördüğü halde, 1966'da sadece Marks'ı yazabildiği, Engels'i ondan ayırdığı için özür diliyor. [Ama o 60 kadar eserinin yayınlanmasında büyük emeği geçen Ahmet Kale Sosyal İnsan Yayınları Yönetmeniyken “Marx-Engels Hayatları”nı bulup broşür olarak basmıştı.]

Kitapta anlatılan Marks'ın bin bir güçlük ortasında, yoksulluk ve hastalıklarla boğuşarak, çocuklarının ölümlerine katlanarak olağanüstü bir azim ve iradeyle çalışmasıdır: Bu çalışmayı yapmış, onca mücadeleyi vermiş kişinin insan yönleridir.

Kıvılcımlı Marks hakkında bu kitapta yazdıklarını karihasından icad etmemiş ya da kulaktan dolma bilgilere başvurmamış, söylediklerini –bizzat Marks'ın yazdığı mektuplar dahil– tanıklıklara dayandırmıştır. Hem de o, o anıların, anlatıları n, mektupların, konuşmaların hiç biri Türkçeye çevrilmemişken bize Marks'ı onların dilinden Türkçe'ye çevirerek tanıtmıştır.

Kıvılcımlı kitaptaki çabasını şu sözlerle özetliyordu: “Marks'ın doktrinini bir yana bırakıyoruz. Yalnız etten, kemikten yapılmış, herkes gibi fâni Marks'ın kişiliği üzerine söylenenleri tanıtacağız. Ta ki, Marks'ın bir PUT değil, İNSAN olduğu anlaşılsın.”

Anlatılanlarda dikkati çeken belirgin noktalar- dan birisi Marks ailesinin çektiği olağanüstü sıkıntıydı. Bilgin ve eylemci olan Marks gece gündüz çalışıyor, ama çalışmaları ona doğru dürüst bir gelir getirmiyordu. Mesela, Kugelman'a gönderdiği 28 Aralık 1862 tarihli mektupta Das Kapital adını alacak yeni kitabının gecikme nedenlerini izah ederken”1861'de ABD'de iç savaş çıkınca, başlıca gelir kaynağı olan New York Tribune Gazetesi yazarlığından olduğunu, iş için demiryollarına başvurduğunu, ama el yazısı iyi olmadığından kabul edilmediğini” anlatır.

Marks'ın biyografisini yazmış olan yazarlardan Joseph Diner-Desner Londra yıllarında ailenin çektiği sıkıntıları anlatırken ev sahibinin kirayı alamayınca savurduğu tehditleri, kasaba, bakkala fırıncıya, pastacıya borçlar ödenmeyince alacaklılar kapıya dayandığında Bayan Marks'ın utancını, kocasının birkaç şilin ödünç bulabilmek için sokaklara düştüğünü, akşamleyin eli boş, midesi boş döndüğünü anlattıktan sonra “Londra'da Marks'ın üç çocuğu yoksulluğa kurban giderek öldüler” der.

Bu çocuklardan Franzizka öldüğünde babası “defin parası bulamadığı Fransız komşularına başvurduğunu” Engels'e yazar. Mektup 23 Nisan 1852 tarihini taşıyor, yani Marks 1862'de parasızdır, 1852'de de. Uzatmamak için son bir örnekle konuyu bitireyim: 3 Eylül 1852 tarihli mektubunda Engels'e “karım hasta, Jenny (büyük kızı) hasta, Lenchen'in (evin vefakâr emektarı Helen) sinir hummasını andıran ateşi var. Doktor çağıramıyorum, çağıramadım, çünkü vereceği ilaçları alacak param yok 8-10 günden beri aileyi ekmek ve patatesle besledim… gerekli makaleyi yazmadım. Çünkü gidip gazeteleri okuyacak bir meteliğim yok…En sonunda şu son sekiz on gündür, canımı en çok sıkan şeyi yaptım: İşçilerden birkaç peni ve şilin ödünç aldım; açlıktan ölmemek için bunu yapmam gerekti.”

Her hangi bir insan bu koşullarda ne kadar karamsar olur değil mi? Bırakınız o denli yoğun düşünce üretmeyi, her gün muntazaman British Museum'un kütüphanesindeki kitaplara dalmayı, notlar almayı, depresif ruh halinden kurtulamaz, hiçbir şey yapamaz.

Fakat Jenny günlüklerinde bakın babası için ne yazmış: “En dehşet verici anlarda bile geleceğe beslediği güvençten ve neşesinden bir şey yitirmedi. Beni şen gördükçe ve çocukların aziz annelerini okşayışlarını görünce sevinçle doluyor.”

Ekonomik zorluklar konusunda Marks ile Kıvılcımlı arasında bir paralellik kurmak istemem, ama o kadar eserin ve pratik mücadelenin sahibi Doktor'un da çektiği sıkıntıları tahmin etmek güç olmasa gerek. Sosyalist Gazetesindeki çalışmalar sırasında evim onunkine bir otobüs durağı mesafede olduğundan kendisiyle sık sık görüşüyorduk, iş-güç arasında konuşma fırsatımız oluyordu. O sırada hayattan göçmüş bulunan annesi ve teyzesini anarken iki kız kardeşin dikiş dikerek, örgü örerek, bazen idare lambasında çalışmak zorunda kalarak hapishanedeki oğullarına baktıklarını yıllarca sonra bile büyük bir minnet ve duyarlılıkla anardı.

Özellikle Vatan Partisi tevkifatında iki yaşlı kadının Sultanahmet Cezaevine, (mensuplarının çoğu işçi olan komünlerine) bakraç bakraç yemek getirdiklerini, mönünün çoğu zaman mercimek çorbası, etsiz kuru fasulye ya da nohut ve lahana turşusu olduğunu söylemişti. Bu ve benzeri anılarını (şikayet edasıyla değil, “biz neler çektik” tarzında hiç değil) anlatırdı. Her şey tabii ki, siyaset değildi, ama çekilen eziyetler, sıkıntılar siyasi mücadelenin bir parçasıydı.

“Karl Marks'ın Özel Dünyası” kitabında Kıvılcımlı'nın Marks için yazdığı karakter özellikleri bir devrimcide olmasını elzem gördüğü özelliklerdi: Açık sözlülük, dürüstlük, sevgi en başta geliyordu. Marks'ın polemiklerini okuduğunuzda onu öfkeli bir insan sanırsınız, ama Doktor'un aktardığı alıntılar tam da tersini söylüyor.

İlginçtir, Hikmet Kıvılcımlı için de aynı saptamalar geçerli. Yazdıklarında eleştirdiği görüşlere ve sahiplerine karşı dili keskindi, ama kendisiyle konuştuğunda o kadar hoş sohbet, şen ve şakacı bir bilgeydi ki, konuşmasına, üslubuna ve tarzına doyamazdınız. Gıyaben söz edeceği kişiyi zemmedecekse bile, “Allah selâmet versin, bizim…” diye o kişinin ismini anarak başlardı.

Marks'ın kızlarının babalarına sordukları bazı sorulara verdiği yanıtlar Almanya-Lüksemburg sınırındaki Trier kasabasındaki müze-evinde durur. Bu yanıtlar arasında Marks'ın beğendiği söz (motto) “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (homo sum humani nihil a me alienum puto) sözüdür.

Kıvılcımlı “Türkçenin Üreme Yolları” konusunda “ismin sonuna “cil” gelince sıfat olmasından hareketle cümleyi çevirirken “insancıl” sözcüğünü kullanmış, ama “insancıl” hümanist anlamında anlaşılıyor, burada kastedilense “hümanist” değil, “insana dair olan olumlu-olumsuz her şey”dir.

1972'de kabri yapılırken eşi Emin Hanım Doktor'a atfen “Marks'ın mezar taşında bu söz yazılıymış, ben de öyle yazdıracağım” dedi, Marks'ın söylediği insancıl'ın başka insancıl olduğuna kâni olmadı, kelime mezar taşına “insancıl” olarak yazıldı. Daha sonra ben Londra'da Highgate Mezarlığına gittiğimde Marks'ın mezar taşında öyle bir cümleye rastlamadım. [Not: Ben kişi isimlerinin ana dillerindeki özgün şekilleriyle yazılmasından yanayım ve o kişiyi içselleştirmek için de olsa Türkçe transkripsiyonlara başvurmamayı tercih ederim. Fakat Dr. Kıvılcımlı Marx'ın adını “Marks” diye yazdığı için, bu metinde onun tercihini korudum.]

İnkilapçı Münevver nedir?
Henri Barbusse

Kıvılcımlı Henri Barbusse 1935'te öldüğünde Marksizm Bibliyoteği'nden bu broşürü çıkarmıştı. Broşür aynı zamanda Barbusse üzerine yazı yazan bazı Türk aydınlarına yönelik bir polemikti de. Broşürün son baskısı “Sosyal İnsan Yayınlarınca “Devrimci aydın Nedir? (Henri Barbusse) adıyla basılmış (İst., Mart 2011).

Bu değinmede bir devrimcinin nasıl olması gerektiğini vurgular. Kıvılcımlı'nın vurgulamalarına geçmeden önce Barbusse'ü tanıyalım.

Henri Barbusse 1873 doğumlu bir edebiyatçıydı, önceleri sembolist bir şairdi (Pleuureuses= Ağlayan Kadınlar), sonra neo-natüralist bir romancı oldu (l'Enfer=Cehennem).

I. Dünya Savaşı başlayınca gönüllü olarak orduya yazıldı, Fransız milliyetçisi olarak gittiği cephede madalyalar da aldı, ama esas olarak savaşın dehşetini yaşadı ve 1916'da “Le Feu” (Ateş) adlı savaş romanını yayınladı. Romanın alt başlığı “”Journal d'une escouade” (Bir Takımın Güncesi”dir. Barbusse Fransız askerlerinin yaşadıklarını anlatırken aynı zamanda insanların nasıl kan döktüklerini de anlatır. Roman “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” kadar tanınmış olmasa da, dünya edebiyatının savaş karşıtı sayılı romanlarından biridir. [Kitabın Türkçe'deki ilk basımı Zeki ve Sırrı Öztürk Kardeşlerin Öncü Yayınevi tarafından yayınlanmıştı (1970)].

Barbusse 1917'de yaralanır ve malülen ordudan çıkarılır. Savaşın suçlusunun sadece politikacılar ve generaller değil, bütün toplum olduğunu düşünmektedir. Gerçekten de savaş ilan edildiğinde cepheye giden askeri birlikler Paris'in ve büyük kentlerin bulvarlarında nasıl coşkuyla uğurlandıklarını gösteren haber filmlerini görüp de o toplumu kınamamak elde değil. Fakat zaman geçtikçe o caddeler anneleri, eşleri, kızları yardımıyla yürüyen sakatlarla, körlerle dolacaktır.

Barbusse sonra Komünist Partisine katılır. Zamanla dünya çapında bir barış aktivisti olur. 1935'te Moskova'da ölür, Fransa'da defnedilir.

Kıvılcımlı broşürüne şu sözlerle başlar:

“Barbüs'ün ölüsü önünde üç gün iki gece Devrimci Matem Marşı bir dakika bile susmadı. Ve bütün çalışan Moskova –bizde ancak vurguncu fırıncılar önünde ekmek alınırken görülen– bir üşüşme ile ordu oldu, geçit yaptı.

Barbüs Fransızdı. Moskova Fransa değildi. Neden bu coşkun yas?

Barbüs'ün ölüsü ardında Kızıl bir bayrak ve başak ormanı içinde, komünistinden sosyalistine ve radikaline kadar yumruklarını havaya sıkmış” 300.000 Parisli insan ırmağı saatlerce taşa taşa aktı.

Barbüs komünist idi. Paris, henüz Komüna'yı boğan bir Emperyalist ocağıdır. Bugün Habeş katliamında, Mussolini faşizmine 1 milyar kredi açan gerici hükümetin merkezinde, bir Bolşevik uğruna, bu yüz binlerce insana Paris'i çiğneten nedir? Yeryüzünün beşte dördünü tutan emperyalist dünyasından hiçbir hükümet şefi, hiçbir devlet başkanı, ülke kralı veya Roma papası, Barbüs'ün ardından başsağlığı göndermedi. Fakat, Çin kuli'sinden, Arjantin köylüsüne kadar yeryüzünün beşte birini dolduran milletler ve insan toplulukları içinde nerede bir yığın örgütü, dünyaya geldiyse, oradan sol Fransız gazetelerine, Barbüs'ün ününü yücelten ve insanlığın olgun bilincini bir alev bayrak gibi yükselten bereketli bir Hommage (saygı) sağanağı, haftalarca süre ile bardaktan boşanırcasına yağdı.

Bu milletleri kim zorladı? Barbüs dünyayı bu kadar nasıl sardı?”

Kıvılcımlı bu sorusunu ilerleyen sayfalarında yanıtlıyor.

“Barbusse'ü 'Cehennem'den kurtaran ve bizim Barbüs yapan şu üç şarttır:

1-Kitle ve hareket adamı olmak;

2-Teşkilat adamı olmak,

3-Enternasyonal adam olmak.”

Kıvılcımlı Barbusse'ün komünist harekete katılışından önceki dönemi onun “prehistoryası” (tarih öncesi) saymaktadır. Yazarın sözleriyle “bugünün ve yarının yazarına düşen görev”in birbiriyle çatışan iki ana eğilimi ayırt etmek ve “mevcut kurulu düzeni muhafaza etmek isteyenler ile o düzeni adalet ve genel çıkar yönünde değiştirmek isteyenler” arasındaki mücadelede tarafını seçmek” tir.

Barbusse 35 yaşında safını seçmiştir, Kıvılcımlı seçimini daha genç yaşta yapmıştır, ama birisi Fransa'da, diğeri Türkiye'de bir başkası mesela Hindistan'da, başka başka insanlar başka başka coğrafyalarda dünyayı değiştirme mücadelesine girişmişlerdir. Birbirlerini hiç tanımasalar da bütün o insanlar dünyanın dört bir köşesinde vardırlar, büyük bir ailenin fertleridirler.

Kıvılcımlının da kendi kuşaklarına ve sonradan gelenlere Barbusse'ü örnek göstermesi bundandır.

Son bir ek yapmama izin veriniz. Kıvılcımlı 1970 Aralık sonlarında prostat ameliyatı olmuştu. Eve çıktıktan sonra Ankara'dan gelip, ziyaretine gittim, yataktan kalkamayacak durumdaydı. İlk söylediği “Pazar akşamına kadar çok kötüydüm. Kendi kendime 'Demek ki, mücadelemiz buraya kadarmış' dedim" oldu. Hastanede biyopsiyi istemiş, oyalamışlar, vermemişler; o zaman geçirdiğinin sıradan bir prostat ameliyatı olmadığını anlamış.

Dikkatimi çeken ve hâlâ da bugünmüş gibi hatırladığım şey şuydu: Nasıl ki bir Müslüman aynı durumda “Demek ki, vademiz bu kadarmış” derdi, Doktor da aynı edayla “Demek ki, mücadelemiz buraya kadarmış” demişti.

Tüm hayatı mücadeleyle geçmiş komünistler komünisti hocamız, kendisini ölüm döşeğinde hissederken yaşamdan ayrılacağını düşünürken, mücadeleden ayrı düşeceğine de üzülüyordu.