Devlet, devrim, BOP ve Marksizm

  • Yazdır

Kısa hatırlatma.

Kızılcık’ta daha önceki sayılarda sınıf, kimlikler, devrimin öznesi, işbölümü, devlet ve devrim meseleleri ele alındı. Ayrıca maddenin evrimi diye okunabilecek süreçte oluşan “canlı”nın dış ortamla denge içinde olmayan, dış enerji kaynağı kullanan kendini yeniden üreten/çoğaltan ve geleceğe aktaran madde olduğu belirtildi. Canlı madde olarak tek hücreden çok hücreye geçiş ve buradan düşünen madde olarak insanın oluşumu sürecinde farklılaşmanın itici güç olduğu ve tüm bu değişikliklerin işbölümünü ortadan kaldırmak yönünde işlemediği dolayısıyla devletin de ortadan kalkmasının bir hedef olamayacağı söylendi. Toplumsal evrimin, işbölümünün gelişmesi ve daha gelişkin toplumsal organizmaların ortaya çıkması süreci devam ettiği, ABD, Sovyetler Birliği ve AB 'nin bunun örnekleri olduğu, ancak evrim sürecinde ortaya çıkan gelişkin bir yapının sonsuza kadar devam etmeyebileceği, tüm yapıların aynı yolu izlemeyebileceği, tüm ilkel formların ortadan kalkmayabileceği ve bu dönem yaşananların daha karmaşık yapıların doğum sancıları olduğu iddia edildi. Bu sancılar çekilirken insanların yeni bir kuruluş etrafında bir araya gelebileceğini ve solun bu konuda inisiyatif alması gerektiği söylendi. ABD ve AKP bir biçimiyle bu süreçte inisiyatif almaya çalışmakta ve yeni yapılar tarif etmektedirler. Bunların ne derece gerçekçi olup olmadığı ayrı bir tartışma ancak çözülmenin hissedildiği her yerde yeni yapı önerileri bir biçimiyle karşılık bulacaktır ve bulmaktadır. Sol politikaların karşılık görmesi için yine kurucu bir iddiayı taşıması, farklı rollerle şekillenmiş siyasi kimliklerin kendi içlerinde ve bu kurucu iddiayla nasıl ilişkileneceğini tarif edebilmesi gereklidir. Her ne kadar bu noktadan sonra söylenebileceklerin tartışma içerisinde olgunlaştırılabileceği ifade edilmiş olsa da günlük siyaset dışındaki tartışmaları n pek de ilgi görmediği ve yeterli geri bildirim olmadığı bir durumda biraz da provokatif bir biçimde konuyu ilerletelim.

Marksizmden Farklı Bir Çözümleme mi?

Ortada Marksizm bağlamında çelişkili gibi görünen yanlar var. Bu yanlardan biri toplumsal evrimin giderek daha kollektivist bir dünyanın oluşumuna hizmet ettiğidir. Bir diğeri, işbölümünün farklılaşmaya bağlı olduğu ve bunun ortadan kalkmayacağıdır. Daha “insancıl”, daha “toplumsal” ama işbölümü olan ya da hep olacak bir toplum! Toplumsal evrimin nasıl bir dünyaya doğru ilerlediği tartışmasını bir kenara bıraksak bile değişikliklerin evrimsel bir süreç olarak okunmasında bile Marksizm açısından bir problem görülebilir. Evrimci bir bakış devrimciliği rafa kaldırmış olmuyor mu? Aslında oluyorsa Marksizm için de bu rafa kaldırma söz konusudur denebilir. Evrimci bakışla devrimcilik rafa kaldırılmıyor diyorsak, devrimleri nesnel zorunlulukların gerçekleştiği anlar olarak okuyoruz demektir. Daha farklı olunamayacak bir anda atılan adım devrimci bir adım mıdır? Bir bakıma evet. Öte yandan ise bu bir zorunluluk değil midir? Üretim ilişkileri artık üretici güçleri geliştirmiyorsa seçenek ya ölüm ya değişim değil midir? Öyleyse “devrimci eylem” başka türlü var olunamayacak anda ortaya çıkan bir şeydir. Birilerine devrimcilik atfetmek aslında sadece soyutlamadır. Bugün ya da geçmişte Türkiye'de kendine devrimci ismini yakıştıran pek çok kişi ve de grup oldu. Onlar devrimci mi/-ydi? Hangi devrimi gerçekleştirdiler. Bu ülkede beğenelim ya da beğenmeyelim bugüne bir şey kalmış olsun ya da olmasın Mustafa Kemal devrimciliğinden başka devrimcilik yoktur. Varlık yokluk anında bir toplum eskiyi yıkmış ya da zaten yıkılmakta olan bir eskide bir kurucu iddia taşıyarak yeni bir şey yaratmıştır. Bu bir devrimdir ve gerçekleştirilmiştir. Devrimciliği devrimseverlikten, devrimisterlikten ayırt etmek gerekiyor. Devrimister/devrimseverlerin tutumları politikaları hiç bir biçimde devrime hizmet etmiyor olabilir pekâlâ. Keşke devrimsever olmak devrim yapmaya yetseydi. Devrimseverlerin sayısını artırırdık ve hoop devrim yapardık. Zaten sol adına politika yapanları n çoğu bunu yapmıyor mu? Yani devrimseverlerin sayısını artırmaya çalışmıyor mu? Oysa tarih göstermiştir ki toplumlar varlık yokluk durumlarında devrim yaparlar. Olağan dönemlerde, yani üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimine hizmet ettiği sürece, yani devrimci durum ortada yok iken devrim gerçekleşmeyecektir. Yalnızca iradi tutum ile devrim yapılabilineceğini iddia etmek esasen Marksizm dışı olur. Toplumlar var oluşsal tehdit hissettikleri zaman harekete geçerler. Hangi yanları tehdit altındaysa o yanları ile harekete geçerler. İnsanın bir avantajı var. İnsan dönüşebilir. Bir köle sahibi bir feodal beye yine aynı feodal bey bir kapitalist işletmeciye pekâlâ dönüşebilir. O insan olarak biyolojik varlığının son bulması ayrı köle sahibi ya da feodal bey olarak var olamaması ayrıdır. Bazen bir tutumda ısrar biyolojik varlığın son bulması anlamını taşıyacaksa insanlar tutum değiştirebilirler.

Bu durum insanların her zaman bir sistem içerisinde yaşamaları güdüsüyle de yakından ilgilidir. Bir an toplumu canlı bir organizma olarak ve de insanı da o organizmanın hücreleri olarak düşünelim. İnsan ölürse tüm hücreler kendilerini besleyen sistemden yoksun kalacaklardır. Toplumun ölümü de insanlar için aynı varoluşsal kaygıyı doğurur. Dolayısıyla olağan dönemlerde insanlar devrimci isteklerde bulunmazlar. İyi ya da kötü var oldukları bir sistemin yıkılması onlar için de ölüm anlamı taşır. Hoşnutsuzlukları olabilir, yani muhalefet edebilirler ama devrim karşısında muhafazakâr tutum takınacaklardır. Ne zamana kadar o sistem artık onlar için varoluşlarının garantisi olmayana kadar. Türkiye'de bir kaç yıl önceki 'cumhuriyet mitingleri'ne katılan kitlenin davranışları da böyle idi. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinin reklamları gibi 'tehlike'nin farkında olarak harekete geçtiler. Gelmekte olduğunu düşündükleri sistemde kendilerini ifade eden o kimlikle var olmaları artık mümkün değildi. Harekete geçtiler. O günkü muharebeyi kaybettikleri söylenebilir. Ancak henüz süreç tamamlanmış değildir. Tamamlanmış değildir çünkü çözülme sürmektedir. Çözülme sürecinde yol çatallanmaya başlar. Birinci yol restorasyondur. Çözüleni yeniden tahkim etmek diyelim biz buna. Çözülme sonrası yeniden kurma dönemi ise devrimci bir süreçtir. Osmanlı'nın çözülüşü sonrasında Cumhuriyet'in kuruluşu gibi. Cumhuriyet mitingleri devrimci bir ruhla gerçekleşmedi. O bir çözülmeye direnme eylemi idi. Sosyal demokrasi dışındaki solun çok büyük bir kısmı çözülmeye direnme eylemi içerisinde yer almadı. Bir kısım sol ise çözülmenin derinleşmesi doğrultusunda AKP politikalarına ya da en azından şu ya da bu kısmına destek verdiler.

'Yetmez Ama Evet' doğru muydu?

Peki şu anda önemli bir soru soralım. Toplumsal süreç bu bölgede devletleri çözme yönünde ilerliyorsa bu çözülmeye karşı durmak gerici bir eylem olmuyor mu? Eğer süreç daha toplumsal yapıların kurulması olarak okunuyorsa mevcut yapıların çözülmesi ilerleme olarak mı okunmalıdır? Öyle ya, tarihin tekerleğinin ileriye doğru çevrilmesi demek daha karmaşık yapıların doğması demektir. Bunun için de mevcut yapıların çözülmesi, çürümesi, yeni bir araya gelişlerin olması gerekiyor. Bunun karşısında durmak, eski rejimi savunmak ise bir yönüyle gericilik olmayacak mı? Öyleyse Türkiye'de devlet çözülürken bizim bunun karşısındaki pozisyonumuz ne olmalıdır? AKP çözme görevini yerine getirirken “devrimci” bir iş mi yapmış oluyor? “Yetmez ama evet” anlayışı bu bağlamda değil ama demokrasi bağlamında AKP'ye olumlu bir rol vermişti. Şimdi bizim de tarihin ileriye doğru akışına hizmet ettiğini düşünerek AKP'yi olumlamamız mı gerekecek? Karmaşık yapıların doğum sancıları çekilirken ABD ve AKP ebelik görevlerini yerine getiriyorlar gibi de bakılabilir meseleye. ABD süreci kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmek için çaba gösteriyor diye daha gelişkin yapıların kurulmasına yol açacak olan mevcutların çözülmesinin karşısında mı olacağız?

Bugün için bu sorunun cevabını vermek sırat köprüsünden geçmeye benzemektedir. Ortada devrimci bir öznenin olmadığı yerde çözülmenin hızlanması ve altüst oluş karşı yönde bir devrimle sonuçlanacaktır. Karşı devrim bir kez başarılı olduğunda ise muhtemelen eskisinden çok daha olumsuz koşular solu bekliyor olacaktı r. Çözülen yapılar o an ortamda bulunan öğelerle etkileşimleri çerçevesinde yeniden yapılanırlar. Bu yeniden yapılanma süreci tek bir yapıdan yeni tek bir yapı biçiminde de gerçekleşmeyebilir. Bugün hemen batı tarafımızda Yugoslavya, güneydoğumuzda Irak bunun örnekleri. Biraz uzağımızdaki Libya'da durum hiç de sağlıklı bir sistem kurulmuş görüntüsü vermemektedir. Aynı şey Suriye ve Türkiye için de geçerli olacaktır. Suriye'de birbirine karşı harekete zorlanan dinsel ve mezhepsel grupların yanı sıra Kürt-Arap karşıtlığı ülke çözüldükten sonra birleşik bir Suriye'nin kurulmasına engel olacaktır.

Bu arada atladığımız bir noktaya da dikkat çekelim. Türkiye'nin çözülmesi kendi içsel dinamiklerinin bir ürünü müdür? Değil ise dış dinamikler kendiliğinden mi gelişmektedir yoksa iradi bir çözme eylemi ile mi karşı karşıya kalınmıştır. Bu genel olarak tüm devrimci durumlar için tartışılabilir. Bir ülkedeki sistemin çözülmesinin kendi doğal akışının bir ürünü, ya da dışsal müdahalenin bir ürünü olup olmaması onun yeniden kuruluşunu ya da devrimini belirler mi? Ciddi anlamda etkilese bile belirler diyemeyiz. Neden diyemeyiz dersek çözülme bir arada olan unsurların bağlanma potansiyellerine rağmen gerçekleşebilir ancak birleşme bu bağlanma potansiyeli olmadan gerçekleşemez. “Yine de dışarıdan bir güç bu birleşemeyecek parçaları bir arada tutmayı başarabilir mi?” sorusuna evet olabilir cevabı verilebilse de bu dışsal enerjinin sürekli olması için bu durumun çıkarlarına ciddi olarak hizmet etmesi ve elde ettiği kazancın harcadığı enerjiye değmesi gereklidir. Bu da çok kolay değildir.

Çözülen yapıların artıklarının yeniden yapılaşmasında ortamda bulunan tüm öğelerin etkileştiğinden söz etmiştik. Çözülme dışsal dinamiklerle gerçekleşiyorsa ortamda dışsal öğeler ve hatta içsel öğelerden daha güçlü dışsal öğeler olduğunu da söylemiş oluyoruz. Dolayısıyla yeni yapı ya da yapılar ne oranda sol için ya da toplum için daha olumlu olabilirler ki? Oluşacak yeni tablonun sol için daha avantajlı olduğu iddia edilebilir mi? Hadi geçtik solu gerçekten o insanlar için daha yararlı olduğu söylenebilir mi? Sol kendi siyasi çıkarlarına hizmet edip etmemesini bırakın genel olarak toplumun çoğunluğu için iyi olmayacak bir durumun savunuculuğunu yapabilir mi? Bir not daha düşelim. Eğer toplumun çoğunluğunun çıkarları ile solun siyasi çıkarları arasında bir karşıtlık varsa ortada bir yanlışlık var demektir.

Yoksa bu gelişmeleri özgürleşmek olarak mı okumak lazım? Yani dış öğeler bizi özgürleştiriyorlar. Beyaz adamın Afrika'ya “medeniyet götürmesi!” sonucu elde edilen özgülük gibi, ya da Iraktaki gibi, ya da Özgür Suriye Ordusunda cisimleştiği gibi bir özgürlüğü yaşayabiliriz.

Meyve ağacını birileri silkelemeye çalışırken biz de ona yardımcı olacak mıyız? Yere düşen meyveleri toplayacak ve işleyecek konumumuz yoksa, hiç birine sahip çıkamayacaksak, bizim de bir taş atmamız ya da biraz sallamamızın ne anlamı olabilir ki? Bazen meyveleri ağaçta bırakmak daha güvenlidir. Siyaset yapmak hayata müdahale etmek ise bu müdahalenin ne zaman ve biçimde yapılacağı da önemlidir. Yapacağımız müdahale bizim hedeflerimizle ne kadar örtüşecek diye bakmak durumundayız. Öte yandan hayata müdahale sürecinde kimlerle ne tür ilişkileri yaşamak zorunda olduğumuz da düşünülmelidir. Yarın sol güç kazandığında kimlerle yan yana gelerek yeni bir sistem organize edecektir? Bugünkü pozisyonlarımız yarınki ilişkilerimizi ne kadar kolaylaştıracak ya da zorlaştıracaktır? Bu soruların cevaplarını düşünmeden siyasi tutum alamayız. Bugünden yarını hazırlayacak eylemlerde bulunmuyorsak, eylemlerimiz bir hedefe yönelen siyasetimizin bilinçli adımları değilse siyasi bir özne değiliz demektir. Dolayısıyla yetmez ama evet tarzı bir anlayış siyasi figüranlıktan öte giden bir değer    taşımaz. Üstelik bu figüranlık başkalarının senaryosunun figüranlığıdır ki o senaryonun güç kazanmasına hizmet ettiği oranda da karşı devrimcidir.

Nasıl bir yeni?

Gelelim bu sürecin bir kesitinde Ortadoğu coğrafyasında, hem daha toplumsal hem işbölümünün olduğu bu toplum ve devletin nasıl ortaya çıkacağı sorusuna. Devlet olmayan devlete doğru evrilmesi beklenmeyen, belki daha fazla devlet olacak bu devlet içerisinde farklı sınıfların konumu ne olacak? İş bölümü bu toplumsal olan devletteki uzlaşmayı nasıl sağlayacak? Böyle bir devletin kuruluşu mücadelesi Marksizm'den bir sapma değil midir? Marksizm aslında dar anlamda alındığında öyle görülebilir. Ne var ki onun esasına ilişkin bakıldığında sapma olmadığı da iddia edilebilir.

Öte yandan bu perspektifin Lenincilikle herhangi bir çelişkisinin olmayacağı da ortadadır. Devrimin Rusya'da gerçekleştirilmesi de kaba bir değerlendirmeyle Marksizmden sapma olarak da okunabilirdi, ama Lenin'in Marksçılığından şüphesi olanlar sanırım pek azdır.

Çelişkiler bunlarla sınırlı değil.

Bu perspektiften mevcut durumla ilgili tutarlı ve anlamlı bir politika üretmek mümkün müdür? Mümkündür; buradan yürüyerek devam edelim.

Bugün Türkiye için alınabilecek siyasi tutumlar son derece sınırlı hâle gelmiştir. Birincisi CHP'nin yaptığı gibi durumu kabullenmek, hiç bir şey olmamış gibi davranmak, gerçekleşen değişiklikleri önemsizleştiren bir yaklaşımla bir an önce normalleşecek bir siyasi atmosfer içerisinde muhalefet yapmayı istemektir. CHP bunu yapmaktadır. CHP'deki merkez algı daha önce dışlanmış olan dincilerin iktidarı alıp bu dışlanmaya son vermeye çalışırken biraz aşırıya kaçtıkları biçimindedir. Durum az da olsa 12 Eylül sonrası döneme benzetilebilir. Evet biraz antidemokratik olabilir ama memleket “kurtulmuş” idi. O dönem için egemen olan anlayışa göre bir an önce ortam normalleşmeli, seçimlerle daha demokratik olan bir iktidar kurulmalıydı. Şimdi CHP'nin AKP karşısındaki tutumu budur. 12 Eylül Anayasa oylaması ile son referandum arasında anlamlı bir fark yoktur. Oranlar yanıltmamalıdır. O günün koşulları deyip geçilemez. Yıllar sonra da bugüne bakılıp yine o koşullardan bahsedebilirler. Türkiye'de insanların zor ve devlet karşısındaki tutumu pek çok zaman benzerlik göstermektedir. Kimse kimseyi ya da kendini kandırmasın, zor hep oyunu bozmuştur. Bu halk zora hep boyun eğmiştir. Zorun örgütlenmiş biçimi olarak devlete de boyun eğmiştir. Bu halk böyle de başka halklar farklı mıdır? Ayrıca bu durum korkaklık gibi şeylerle mi açıklanacaktır? Bu durumun daha farklı ve anlaşılır açıklaması vardır. İnsanlar bir sistem/yapı dışında var olamayacaklarını hissediyorlar. Bu his egemenlerin önerdiği yapı olmaz ise başka bir yapının kurulamayacağı yönünde bir bilgiyle birleşince egemenlerin yanında yer alıyorlar. En kötü yapı yapısızlıktan iyidir, yani en kötü devlet devletsizlikten iyidir! Ne zaman ki birinin yıkılacağını hissederler o zaman yeni devlete yönelirler. Lenin'in devrimci durum için söylediği şey bundan farklı mıdır? Değildir. Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ile söylenmek istenen aslında devletin artık eskisi gibi işlemediği ve işleyemeyeceğidir, yoksa yöneticilerin beceriksizlikleri anlatılmak istenmiyor. İşte insanlar da görür ya da hissederler ve bu dengesiz, kararsız ve bir yönüyle yapısız halden bir başka ve güvenli yapı ya geçmek isterler. İşte devrim insanlara ihtiyaç duydukları şeyin kuruluşu için mücadele ettiklerini gösterebilenlerin mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkar. Ama öncesinde insanların mevcut yapının bitmekte olduğunu bilmesi ya da hissetmesi gereklidir. Yine devrimci durum ile ilgili bir başka önermeyi “üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin önünde engel olması durumu”nu düşünelim. Yine söylenen bir sistemin canlılığını yitirmesidir. Mevcut sistem artık canlılığını yitirmektedir ve yeni bir şey ortaya çıkmak zorundadır! Böyle zamanlar dışında devrim yoktur. İçinde bulunduğumuz coğrafyada da durum aynıdır. Mevcut yapılar canlılıklarını yitirmeden yeni bir şey doğmayacaktır. Bu önerme siyasi mücadeleyi devrimciler için anlamsız kılmaz mı derseniz cevap ilginç bir biçimde evet olacaktır. Evet “devrimci” mücadeleyi anlamsız kılar. Bu yüzden devrimci durumun söylem ve eylemleri mevcut yapının canlılığını sürdürdüğü dönemlerde anlamsız ve saçma olur. Bu tür söylemler daralmayı ve kitle bağlarının azalması sonucunu doğurur. Devrimci durum yoksa devrimcilere de ihtiyaç yoktur, devrimci söylemlere de. Hemen arka yüzünü çevirelim madalyonun, devrimci durumlarda ise yani artık sistemin dağılmakta olduğu dönemlerde olağan dönem politikalarına ihtiyaç yoktur. Yani CHP politikası bu dönem için anlamını yitirmiştir. CHP bu yüzden bitmeye mahkûm bir partidir. CHP hiç bir şey olmamış gibi davranmayı sürdürdüğü sürece politikanın dışına doğru itilecektir. Bunun birdenbire olması beklenmemelidir. CHP'ye oy verenlerin de bir kısmı hiç bir şey olmamış gibi davranma eğiliminde olduğundan CHP'nin politikasını anlamlı bulabilirler. Ancak hayat gerçekleri görmek istemeyenleri de aynı oranda etkilediği için hayatın içinde olan herkes bir süre sonra etkilendiği oranda yeni arayışlar içerisinde olacaktır.

Bu çevre için yeni anlayış iki biçimde görülebilir. Bu anlayışlardan birincisi yıkılışı görüp onu onarmaya çalışmak, yeniden eskisi gibi kurmaktır. Kırılmış vazo parçalarını toplayıp vazoyu yeniden yapmaya kalkışmak gibi bir şeydir bu durum. İkincisi ise gerçekten yeni bir şey kurmaya çalışmaktır. Bu da daha radikal bir kopuş anlamına gelir.

CHP dışındaki sol için de benzer kalıplar söz konusudur. İktidarda kimin olduğunun bir önemi olmadığını düşünen ve daha önce T.C. Devleti için ne tür bir dönüşüm öneriyorsa aynı öneriyi tekrarlayan bir anlayış ile bir çözülmenin olduğu ve bu çözülmenin sonrasında kurulacak yeniyi kimlerle nasıl kuracağını düşünen anlayış karşı karşıyadır. Birinci anlayış hayattan kopuk olduğu için siyaset üretme potansiyeli taşımamaktadır. İkinci anlayış ise parçaları birleştirerek değil belki ama yeni malzeme ve çamurla aynı vazoyu tekrar yapmak ile farklı bir vazo yapmak gibi iki farklı yol ile karşı karşıyadır ve yine birincisi çıkmaz sokaktır. Eski vazonun neden ve nasıl kırıldığının anlaşılmadığını göstermektedir. Bugün artık ne T.C.'yi onarmak ne de yeni bir T.C. kurmak mümkündür.

Öyleyse mümkün olan nedir?

Mümkün olan artık farklı bir devlettir. Daha gelişkin, daha fazla ögeyi barındıran T.C. sınırlarını aşan bir devlettir. Mümkün olan aynı zamanda 'imkansız olan'dır. Bu devlet mevcut 'büyük devletler'in isteği ya da en azından onayıyla mı kurulacaktır, yoksa ona rağmen mi kurulacaktı r? Her iki biçimiyle de imkansızı çağrıştıran bir görüntü oluşuyor. ABD ve AB'nin bugünkü hâli yeni bir büyük devlet oluşumunu kaldıracak cinsten değildir. Hele de Ortadoğu gibi bir bölgede! Çin gibi bir ülkenin potansiyeli yeterince sıkıntı yaratmıştır zaten. Yeni rakiplere değil daha küçük ve rekabet potansiyeli ortadan kalkmış daha bağımlı yapılara ihtiyaç vardır. Bu yüzden sırtını ABD'ye dayayan AKP'nin Yeni-Osmanlı rüyası boştur. ABD kendi eliyle böyle bir şey yapmayacaktır. Ancak bölgeyi çözme ve yeniden yapılandırma, ya da en azından çözülme sonrası aleyhine oluşabilecek yapılardan korunma doğrultusunda AKP'yi kendi çıkarları için bölge üzerindeki etkisini artırmak için sonuna kadar kullanacaktır. Bunu yapmaya çalışırken AKP'nin pozisyonuna bakarak kimse hayallere kapılmamalıdır. RTE'nin kendini hezeyana kaptırması daha kolay olabilir, ancak geniş çevrelerin bu hezeyan içerisinde olması yalnızca ülkenin maceralara sürüklenmesi ve bölgenin daha fazla yıkıma uğraması anlamına gelir ki son derece tehlikelidir. ABD açısından bakıldığında bunun olması ya da olmaması mevcut diğer alternatiflere göre istenir olabilir de. Sürekli savaş yaşayan bir bölge herhangi bir yapının kurulamadığı, iktidarın kimde olduğunun belli olmadığı bölünmüş küçük devletler ve iç savaşlar bölgesi pekâlâ tercih edilebilir de.

Bu durumun Türkiye'deki karşılığı Türk Kürt çatışmasıdır. Türkiye'de muhtemelen halkın çoğunluğu PKK'nın ABD tarafından desteklendiğini düşünüyor. Bunu söyleyen halk şizofrenik bir biçimde ABD tarafından desteklenen iktidar partisine ve ABD ile ilişkileri kesmekten, NATO'dan çıkmaktan bahsetmeyen diğer partilere oy veriyorlar. ABD açısından durum görüldüğü gibi değildir. CIA aracılığı ile tüm örgütlerde ajanlarının bulunması, bunlara kendi işlerine yarayabilecek kimi eylemleri yaptırmaları olasıdır ve bu durum farklıdır. Aynı şey tüm diğer istihbarat kurumları ve tüm diğer örgütler için de geçerlidir. Ancak sistemsel bir kurgu çerçevesinde bakıldığında bugün için PKK'nın ABD'nin ihtiyacını karşılayan bir yapısı olmadığını söyleyebiliriz. ABD Kürt politikasında Barzani ile çıkar birliği içerisindedir. ABD'nin PKK'yı desteklemesi Barzani'nin pozisyonunun değişmesi ve hatta denetimini kaybetmesi anlamına gelir. Bir an düşünelim, PKK Türkiye topraklarında 'ayrılıkçı emel'lerine ulaştı. Ne olacak, iki ayrı Kürt devleti mi olacak, yoksa bu iki parça birleşecek mi? Birleşirse bu Kürt devletinde yönetim kimin olacak, Barzani'nin mi, PKK'nın mı? İki taraftaki Kürt nüfusa bakarak bile kolayca hesaplanabilir bu durum. ABD Barzani'yi niçin harcasın? Tabii ki yeri gelir harcamak zorunda kalabilir ama bugün hiç de ihtiyacı olmayan bir şeyi kendi elleriyle neden yapsın? Hem Türkiye’deki Kürtler ABD açısından daha güvenilmezdir. Türklerle çok fazla iç içedirler ve bu durum sonrasında da yeni bir Türk Kürt birliğine kapı aralayabilir. Bölgede kendi denetimleri ve istekleri dışında daha büyük bir devletin doğmasına yardımcı olmak istemeyeceklerdir. ABD Türkiye’deki Kürtleri dönüştürmeden ve PKK'yı etkisizleştirmeden ya da kendi denetimi altına almadan ayrılıkçı politikaları desteklemeyecektir. Ancak Türk Kürt geriliminin tırmandı rılmasında ABD'nin kesinlikle çıkarı vardı r. Gelecekteki birliklerin engellenmesi için buna ihtiyacı vardır ve yarılmayı derinleştirecek her tür eylemi açık ya da gizli biçimde destekleyebilir. Bugün için Türklerin Yunanlılarla aynı devlet içinde birlikte yaşamalarının psikolojik altyapısı olduğu söylenebilir mi? Bunun nedeni ayrı dine filan dayandırılamaz. Türkiye'de Aleviler için de Sünniler için de bir Hristiyan ile aynı ortamda yaşamak diğer mezheple aynı ortamda yaşamaktan daha fazla tercih ediliyor olabilir. Osmanlı'da öyle olmadı mı? Hristiyansa Ramazanda oruç tutmayabilir ancak Alevi ise aynı hoşgörü gösterilmemiştir. Mesele sadece dinsel farklılıkla açıklanmaz. Tarihsel süreçle ilgilidir. Türkler Araplarla da aynı dine sahiptir ama Kürtlerle olan yakınlık Araplara karşı hissedilmemektedir. Bu daha fazla oranda T.C.'nin kuruluş sürecinde kimlerin kimlerin yanında ve kimlere karşı savaştığıyla ilgilidir. Yalnızca onunla da ilgili değildir. Aynı zamanda daha öncesindeki toplumsal bilinçaltına yerleşmiş deneyimler de rol oynamaktadır. Türkler ve Kürtler arasında toplumsal bilinçaltında düşmanlı k olarak okunabilecek bir durumun ipuçları henüz mevcut değildir. Bunun mevcut olmaması gelecekteki ortaklıkları daha kolay kılar. Madem ki ABD açısından durum budur, o halde yarılmayı artırmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç vardır. AKP politikaları bu yönde işlev görecektir.

AKP politikaları yalnızca Türk Kürt yarılmasını değil aynı zamanda Alevi Sünni yarılmasını da derinleştirmeye hizmet etmektedir. ABD Ortadoğu’daki tüm farklılıkları çatışmaya çevirmek niyetindedir. Hemen yakın geçmişteki İran Irak savaşını biliyoruz. Bugün de Sünni ve Şii karşıtlığı üzerinden politika yapılmaktadır. Hizbullah ve İran karşısında Sünni eksen çabaları yalnızca basit bir yandaşlık karşıtlık ilişkisi değildir. ABD'ye yandaş ya da karşıt olmasından daha önemlisi kendi aralarındaki karşıtlıkları n derinleşmesi ve yan yana gelmelerinin önündeki engellerin artırılmasıdır.

Tarih bir yandan sınıf savaşımları tarihi olarak okunabilir ama aynı zamanda daha basit biçimlerden işbölümünün daha da arttığı daha karmaşık yapılara geçiş tarihidir de. Daha karmaşık ve daha büyük yapıların oluşumu üretim sürecinin zorunlu sonucudur. Burada bir parantez açarak daha karmaşık yapıların coğrafi komşuluklarla sınırlı olmayabileceğini de bilmek gerekiyor. Ancak yine de coğrafi komşuluk daha düşük bir enerji ile birleşmeyi sağlaması açısından bir avantajdır. Uzak birlikler bunu gerçekleştirmek için harcanan ek enerjinin fazlasıyla karşılanması durumunda anlamlı olabilir.

ABD'nin eğilimleri bu yöndeyken solun eğilimi ne olmalıdır dersek kabaca tersi olması gerektiğini söyleyebiliriz. Tersi olmalıdır ama nasıl?

Birinci Birlik: Kürtler

Bugün Türkiye’deki siyasal önermenin yeni bir kuruluş olması gerektiğini söyledik. Siyasi iddiası olan sol bir yapının Demokratik Ortadoğu Birliği (DOB)'ni hedeflediğini ilan etmesi gereklidir. Böyle büyük bir iddiaya sahip olmak kendi kendine gelin güvey olmaya benzetilebilir. Başlangıçta öyle görülebilir. İddia bu olunca atılacak tüm adımların bu hedef gözetilerek atılması gerekli olmaktadır. Siyaseti mümkün kılan ve ilerletici olan da budur. DOB hedefi demokratik olarak ifade edilecekse bunun anlamı şudur ki bölgedeki hiç bir etnik grup bir diğerini egemenliği altına almaya kalkışmayacaktır. Bu AKP zihniyetinin bilinçaltında yatan bir imparatorluk hevesi değildir. Bu birliğin çekim merkezi Türk Kürt birliğidir. Vaktiyle birileri söylemişti Avrupa Birliğine giden yol Diyarbakır’dan geçer diye. O yol oradan geçer mi bilmem ama Diyarbakır'a uğramadan DOB'ne gidilecek bir yol olmadığı açıktır. Üstelik artık süreç yalnızca bunun hedeflenmesi ve sağlanması noktasını aşmıştır.

Diğer birlikler:

Türk Kürt birliği öyle bir birliktir ki artık ülke sınırlarını aşan bir alanı ifade etmektedir. Söz konusu olduğunda hadi İran'ı şimdilik bir kenara bırakalım Irak'ın dışında kaldığı bir birlik ne oranda sorunsuz bir birlik olarak kurulabilir ki? Bu birliğin oluşumu bu birlikle Irak merkezi hükümetinin karşı karşıya gelmesi anlamına gelir. Dolayısıyla bu birlik Irak ile de yan yana gelmeyi hedeflemeden kurulamaz. Irak ile yan yana gelmek demek Türk Kürt, Kürt-Arap, Arap-Türk çatışmalarının önlenmesinin yanı sıra Sünni-Şii/Alevi çatışmasının da önlenmesi demektir. Bugünden hayal gibi görülebilir bunlar. ABD çıkarları açısından ise bırakın Türk-Kürt ya da Alevi/Şii-Sünni çatışmasını Fars şiiliği ile Arap şiiliğini bile karşı karşı ya getirmenin yolları aranmaktadır. Türkiye’deki Aleviler ile Suriye’deki Nusayrilerin duygusal anlamda farklılaştırılması için de benzer yollar aranmaktadır. Kısmen başarılı da olunmuştur. RTE'nin Kılıçdaroğlu'na her Suriye politikası eleştirisi sonrasında mezhepsel yakınlığa gönderme yapması Kılıçdaroğlu'nu Esat ile ilgili sürekli olumsuz konuşan , aslında biz de 'Esat diktatörüne karşıyız' dedirten bir yere itmiştir. Bazı Alevi çevrelerinde Suriyeli Alevilerle farklı olduklarını açıklama ihtiyacı hasıl olmuştur. Kimse de çıkıp RTE'ye “sen de mezhepsel yakınlıktan dolayı mı Suudi Kralına de- ğil de Esat'a karşısın ve de kendi ülkesinde idama mahkûm edilen Haşimi’ye kol kanat geriyorsun?” diye soru sormuyor.

Bu gerçekler işin zorluğunu bize sürekli hatırlatırken bir başka gerçeğin de üstünü örtmektedir. Bu da şu an aslında Türkiye Cumhuriyetinin varlığı ile Suriye ve Irak'ın varlıkları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve biri savunulmadan öteki savunulamaz. T.C.'yi savunmak sosyalistlerin işi değil diyenler çıkabilir. Ya da bu kaygıyı dile getirenlere “ulusalcı” etiketi yapıştırılabilir. Üstü örtülen gerçeği ifade ederken hem biraz iddialı olmak hem de biraz cesaret göstermek gerekiyor. Bugün solun farkında olması gereken gerçek aslında bir çeşit üçüncü dünya savaşının yaşandığıdır. Bu savaşın ne zaman nerede başladığı, tarafların kimler olduğu yıllar sonra tartışılabilir. Ancak bugün hâlâ geleneksel sol ile teorik bağlarının sürdüğünü iddia edenler için önemli olan öncülük bir süreci öngörürken de anlamlıdır. Yaşanan üçüncü dünya savaşı boyutlarındadır. Büyük miktar kan ne zaman akacaktır bilinmez. Ancak haritaların yeniden çizilmesi anlamında bir üçüncü paylaşım savaşının görece sıcak ve daha sıcaklaşacak döneminde yaşamaktayız. Bu an itibariyle Türkiye, Suriye ve Irak isteseler de istemeseler de aynı saldırı altındadırlar ve bu savaşta aynı cephededirler. Yine bu cephenin aynı tarafında bugün için İran da yer almaktadır. Barzani'nin karşı cephede olduğundan kuşku yoktur ve fakat Türkiye sınırları içerisindeki Kürtlerin tutumu henüz net değildir. Netleşme kısa zamanda mümkün müdür bilinmez. Solun bu süreçte Kürtleri aynı cepheye davet etmesi gerekli olabilir ama yeterli olacağından kuşku duyulmalıdır. Kuşku duymak çaba göstermenin önünde bir engel değildir, ancak siyaset üretirken yarınki saflaşmaların değişebileceği sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.

İşin aslında daha ilginç yanı Ortadoğu’daki bu kamplaşmalarda nesnel çıkarlarla öznelerin tutumları arasında ciddi farklılıklar hatta karşıtlıkların olmasıdır. Bazen iktidarda bulunanların ya da muhalefet edenlerin kötü niyeti ya da “satılmış” olmaları ile açıklanabilir olsa da bu coğrafyada her türlü geçmiş olumsuz deneyimden kaynaklanan önyargıların ve de politik öngörüsüzlüğün en az ihanet kadar karşıtlık doğurduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu ilginç coğrafyada nesnel olarak İsrailli Yahudilerin de bu cephede yer aldıklarını söylemek bazılarına şaşırtıcı gelebilir ama öyledir. İşte bu nesnelliktir ki Suriye karşısında ABD ve Avrupa ülkelerinin ve tabii ki Türk hükümetinin saldırgan tutumu düzeyinde bir saldırganlık İsrail tarafından öyle kendiliğinden ortaya çıkmamıştır.

“Bu kadar çetrefilli sözlere ne gerek var, sol zaten bütün halkların kaderlerinin aynı olduğunu söylemiyor mu?” diye sorulabilir. Burada sadece halklardan söz edilmiyor. Devletlerden de söz ediliyor. Özellikle de T.C., Suriye ve Irak devletlerinden. En baştaki önermemize geri dönelim. Toplumsal evrim daha karmaşık yapıların doğuşu yönünde ilerliyor. Bu süreçte mevcut yapılar çözülüyor ve bu bölge önünde iki seçenekle karşı karşıya ya çözülerek ABD merkezli yapının bir biçimiyle organik bileşeni haline gelecek ya da kendisi yeni bir gelişkin organizma olarak yeniden doğacak. ABD'nin ve AB'nin bu bölgeyle organik birlik haline gelmeye şiddetle ihtiyacı var. Yirmi yıl sonra dünya ölçeğinde iktidarını yitirmiş bir ABD'nin kımıldamaya hali olmayan bir AB'nin mevcut yapılarını sürdürmesi imkansız hale gelecek ve bir süre sonra onlar yeni ve daha gelişkin yapıların oluşmasına yol açacak bir çözülmeyi yaşayacaklar.

Şu an aslında bir kırılma anıdır ve bu anın en kritik noktası ise Suriye'dir. Suriye'nin düşmesi tüm bölge halklarının kaybetmesi anlamına gelecektir ki buna Kürtler, Türkler, Araplar, Yahudiler ve diğer herkes dahildir. Kırılma anlarında tarafsızlık, amalı fakatlı tutumlar ihanet ile eşdeğer sonuçlar doğuracaktır. Türkiye solu da bu savaşta eylemi ya da eylemsizliği ile ya bir yana ya da diğer yana hizmet ettiğinin farkında olmalıdır.