Demokrasimiz 'ileri' mi 'geri' mi?

  • Yazdır

Orhan Kemal, bundan 50 yıl önce kaleme aldığı “Gurbet Kuşları” (1962) adlı romanındaki iki paragrafta şunları yazıyor:

“Az sonra karşılaşacağı adam koskoca bir bakandı. Büyük beyefendiye sözü geçeceklerden. Karısının dediği gibi, Büyük beyefendi ilimden, âlimden nefret ederdi. Çevresindekilerden ona kayıtsız şartsız bağlanmalarını ister, Atatürk'ten bu yana en büyük Türk olabilmek için yalnız İstanbul'a değil, bütün Türkiye'ye, hatta bütün dünyaya damgasını vurmak isterdi. “Tek lider, tek şef”likti amacı. şimdilik “Atatürk'ten sonra en büyük Türk”, ondan sonra da “Atatürk dahil,en büyük Türk” olacaktı. Çevresindekiler buna hazırlıyorlardı zaten.”

...

“Beyefendiler beyefendisi, Atatürk'ten daha büyük Türk, karısının da bulunduğu bir mecliste bir gece kafayı çekip çekip “Arkadaşlar, her ne pahasına olursa olsun, iktidardan düşmeyeceğ iz. Hak hukuk, adalet demokrasi boş laflar. Muhalefetin ak dediğine kara, kara dediğine ak diyeceğiz. Muhalefet bâtıl mı dedi? İrtica mı dedi? Biz onların burunladığı her şey gibi bunlara da dört elle sarılıp, halkın hoşuna gitmekten çekinmeyeceğiz. Bizi biz yapan halktır, muhalefet değil. İktidar onların eline yeniden geçse vallahi tozumuzu attırır. Onun için bizden olmayan herkesi kendimize can düşmanı bileceğiz, vuracağız, kıracağız, yakıp yıkacağız. Ta ki akıllarını başlarına alıp ya bizimle birleşirler ya da mahvolup giderler. Başka çaremiz yok.”

Elli yıl geçti aradan. Bugünün “Beyefendiler beyefendisi” ile o günkü arasında ne fark var? İkisi de birbirine ne kadar benziyor değil mi? Haksızlık etmeyelim. O dönemin “Beyefendiler beyefendisi”nin, benzer şeyler yapmış olsa bile aşağıdaki icraatları gerçekleştiren bugünkü kadar başarılı(!) olduğu söylenemez. Bugünkü “Beyefendiler beyefendisi”ni o günkünden daha başarılı kılan icraatlarını şöyle sıralayabiliriz: o Kars'ta barış ve kardeşliği temsil eden 35 metre yüksekliğinde ve 350 ton ağırlığındaki “İnsanlık” heykelini “ucube bir şey” olarak nitelemek ve yıktırmak.

  • KCK operasyonlarında Kürt halkının seçilmiş temsilcilerinin de içerisinde bulunduğu binlerce kişinin tutuklanması. (Eski beyefendi 1951 TKP tevkifatında tutuklayacak 167 kişi bulabilmişti.)
  • Uludere'de bombalanarak öldürülen 34 Kürt'le ilgili hesap vermekten kaçmak, hesap sormak isteyenleri suçlamak.
  • Tekel işçilerinin, iş güvencesi haklarını savunmak amacıyla yapmış olduğu şanlı direnişi, polis zoruyla, gaz ve göz yaşartıcı bombalarla ve işçileri kışın ortasında havuza attırarak bastırmak. (Günümüzde Beyefendinin sayesinde artı k grev ve direniş ya yapılamıyor, ya da yapıldığı takdirde güvenlik güçleri tarafından derhal “müdahale” edilerek dağıtılıyor.)
  • 1 Mayıs'ta, yıllarca işçilerin Taksim Alanı'na çıkmasını yasaklamak, hatta DİSK genel merkez binasını panzerlerle kuşattırarak tazyikli su ve gaz bombalarıyla muhasara altına aldırmak. (Emekçilerin zorlu mücadeleleri sonucunda son iki yıldır Taksim Alanı'nda 1 Mayıs gösterilerine izin verilmeye başlandı.)
  • Halk tarafından seçilen 9 milletvekilini yıllardan beri tutuklu tutmak, yasama görevlerini yapmalarına izin vermemek. (Eski beyefendi, iki dönem üst üste Osman Bölükbaşı'yı milletvekili seçti diye il statüsündeki Kırşehir'i 1954 yılında ilçe yapmıştı.)
  • Ülkemizi, tutuklu gazeteci sayısı konusunda dünyanın en önde gelen ülkesi konumuna getirmek. Ayrıca siyasi iktidar gücünü kullanarak gazete, dergi ve TV kanallarındaki onlarca gazetecinin görevini sürdürmesini engellemek.
  • Kürt özgürlük hareketini hizaya getirmek amacıyla idam cezasının geri getirilmesi önerisini gündeme getirerek Kürt muhalefetini tehdit etmek.
  • Yüzde on seçilme barajını kaldırmak bir yana, çok haksız koşullarda bağımsız olarak meclise girmiş Kürt milletvekillerini, dokunulmazlıklarını kaldırılmakla tehdit etmek.
  • Anadilde eğitim ve savunma hakkı talebiyle açlık grevine katılan binlerce insanın sağlığı ve varlığı ile alay edercesine sorumsuz davranıp sonunda pabucun pahalı olduğunu anlayınca eksik de olsa meclise bir yasa önerisi getirmek zorunda kalmak.
  • Özellikle öğrenci gençlik üzerine güvenlik güçlerini salarak, gözaltına alarak, tutuklayarak, hapis cezaları vererek onları yıldırmaya çalışmak. (Ağustos 2012 tarihinde Adalet Bakanlığının verdiği rakamlara göre cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu öğrenci sayısı 2824 kişi. Bu öğrencilerin önemli bir kısmı, parasız eğitim istemek, YÖK'ü protesto etmek, Deniz Gezmiş'in fotoğrafını taşımak gibi suçlar(!) işlemiş durumdalar.)
  • ODTÜ'ye adeta fetih komutanı gibi binlerce polisin desteğiyle girip demokratik taleplerini dile getirmeye çalışan öğrencilere gazlı, bombalı saldırıda bulunmak. Yönettiği ülkede gösteri yapan öğrencilerin var olmasını kabullenemeyip bu öğrencileri yetiştiren hocaları kınayıp, ayıplamak.
  • Bir yandan evli çiftlere en az üç çocuk yapmalarını salık verirken, diğer yandan bekârlara da hemen evlenerek çocuk sahibi olmalarını tembih etmek.
  • Kadına, annelik görevini yaptığı sürece değer verdiğini açıklayıp günden güne sayısı artan kadına yönelik şiddet olaylarına karşı önlem almayı hep savsaklamak.
  • Son dönemde gündeme taşıdığı “kuvvetler ayrılığı” tartışması ile demokrasiden ne anladı- ğını açık bir şekilde ortaya koymuş olmak.
  • Kontrolsüz ve denetimsiz kullandığı büyük yetkilere rağmen tek yetkili konumuna gelebilmek için “başkanlık sistemi”ni halka dayatmak. o Aklına estiği yere köprü, otoyol, işyeri, cami yaptırmak. Keyfine göre yeşil alanları imara açmak. o İşine gelmeyen durumlarda mahkeme kararlarını geçersiz kılmak için kişiye özgü yasa çıkarmak.
  • Bu arada tiyatrolara ve televizyon dizilerine yapmış olduğu açık müdahaleleri de anımsamakta yarar var.

Yukarıda sayılanları (tabii yazının hacmini şişirmemek için sayılmayanları da) gözden geçirdiğimizde bugünkü “Beyefendiler beyefendisi” nin, Orhan Kemal'in elli yıl önce sözünü ettiği “Beyefendiler beyefendisi”nden daha maharetli olduğu anlaşılmaktadır. Bu arada elli yıldan beri ülkemizi yöneten diğer “Beyefendiler”i de unutmamak gerekir.

Her seferinde demokrasimizi geliştirdiğimiz, hatta AKP iktidarı döneminde onu “İleri” mertebesine çıkardığımız söylenmesine rağmen görünen o ki demokrasimizin gelişmesinde arpa boyu kadar yol kat edememişiz. Geri gittiğimizi söylemek de pekâlâ mümkün. Peki, neden?

Bazılarına göre bu sorunun yanıtı çok basit: Başımızdakiler demokrasiye inanmıyorlar. Eğer halkımız demokrasiye inanan birilerini seçse, demokrasimiz de gelişecek. Halkımız eğitimsiz, cahil, kimi seçeceğini bilmiyor. Onun için kolay kandırılıyor. Halbuki bu ülkede demokrasimizi geliştirmek için geçmişte çok önemli hamleler yapılmıştı. Bugünlerde, başta lâiklik olmak üzere cumhuriyetimizin geçmişte elde ettiği kazanımlar, AKP iktidarı tarafından yok ediliyor. Halkımız bu gerçeği göremiyor ve bu gidişata engel olamıyor. Zaten demokrasimizi korumaya çalışan kahramanların çoğu son dönemde iktidarı n gerçekleştirdiği operasyonlarla ya hapsedildi ya da etkisiz hale getirildi.

Bir başkalarına göre ise demokrasiyi geliştirmek için onu asker-sivil bürokratik vesayetten kurtarmak gerekiyor. Ülkemizde demokrasimizi yok etmeye hazır bir vesayet güruhu var. Onlar geceli gündüzlü düzenledikleri entrikalarla demokrasimizi boğazlıyorlar. Bu güruhun demokrasi üzerindeki vesayeti kaldırılmadıkça demokrasiyi geliştirmek mümkün olmaz. Zaten geriye doğru baktığımızda hep bu vesayetin izlerini görmüyor muyuz? AKP iktidarı, ilk yıllarında bu vesayetin kaldırılması için çok olumlu adımlar attı. Eğer bu adımlarına devam edip bir de AB'ye giriverseydi bizim de nur topu gibi bir demokrasimiz dünyaya gelecek, AKP yöneticileri ve Başbakan da tarihe geçecekti. Ne olduysa oldu, Başbakan bu kararlı tutumundan çark etti ve vesayetçilerle anlaştı. Böylece çok ciddi bir hayal kırıklığı yarattı.

Halkın büyük çoğunluğu açısından ise demokrasimiz de ekonomimiz de çağ atlamış durumda. Demokrasimizi herkes örnek alıyor ve kıskanıyor. Daha düne kadar başörtülüler, dindarlar, inanç sahipleri, lâikler tarafından horlanıp dışlanıyordu. Artık o devir kapandı. AKP iktidarı döneminde hepimiz demokrasiye kavuştuk. Kürtlere serbestçe kendi dillerini konuşma hakkı verildi. Kürtçe televizyon bile yayına başladı. Bu iktidara karşı olanlar, eski baskıcı yönetimi arzu edenlerdir.

Yukarıdaki belirtilen görüşlerin sahiplerinin hepsi, bir gerçeği gözden ırak tutuyorlar. O gerçek şu ki demokrasi, insanların kafalarında değil, bizzat yaşamın içerisinde şekilleniyor. Düşünce ve niyetlerden bağımsız olarak gerçekleşiyor. Toplumdaki farklı kesimlerin birbirlerine kabul ettirebildikleri talepler, demokrasiye şekil veriyor. Kim daha güçlü ve örgütlü ise demokrasi onun isteklerini karşılayacak şekilde kendisini konumlandırıyor. İktidar olanların görevi, yaşamın her alanında sürmekte olan bu çatışmada güçlü olanların isteklerine hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmaktır.

Şöyle bir geriye doğru baktığımızda çok partili düzene geçildikten bu yana ülke yönetimine seçilen siyasi iktidarların tamamının, farklı çıkarlar doğrultusunda çatışma yaşayan işçi-işveren, kadın-erkek, sünni-alevi, Türk-Kürt vb, saflaşmalarında hangi tarafı desteklediklerini görebiliriz. Tüm iktidarların, işverenlerden, erkek egemenliğinden, sünni inancına dayalı bir müslümanlıktan ve Türk milliyetçiliğine ve asimilasyona dayanan bir ulusalcılıktan yana tavır koydukları yadsınamaz bir gerçektir. Zaman zaman taraflılık dozu ve söylemleri farklılık gösterse bile -ki bu farklılık asla siyasilerin niyetleriyle ilgili değil, o dönemlerde toplumun değişik kesimlerinin vermiş oldukları mücadelenin ivme kazanması ile ilgilidir- iktidarda olanlar, hep aynı kesimlerin sözcüleri konumundadırlar.

Demokrasiyi tanımlarken, onun yaşam buldu- ğu toplumun sınıfsal ve sosyal yapısını, toplumsal kesimler arasındaki güç dengelerini, ona şekil veren sosyal mücadelenin boyutlarını hesaba katmak gerekir. Demokrasiyi, siyasi iktidarı elinde bulunduranların düşünce ve niyetleriyle açıklamaya çalışmak, hedefi şaşırmamıza neden olur. Demokrasi, toplumu meydana getiren değişik kesimlerin bir arada yaşayabilmesi için aralarında güçleri oranında oluşturdukları geçici bir uzlaşmadır. Bu uzlaşma, çıkarları birbirinin zıttı olan kesimler arasındaki mücadelenin sona erdiği anlamına gelmez. Tam aksine bu mücadelenin daha yoğun bir şekilde sürmesine zemin hazırlar. Her seferinde mücadelede kazanan taraf lehine dolayısıyla kaybedenler aleyhine demokrasinin niteliklerinde değişimler yaşanır. Siyasi iktidarların görevi, mücadelenin yarattığı koşullara göre güçlüler lehine yapılacak bu değişiklikleri gerçekleştirmektir. Anayasalar, yasalar, hukuksal ve bürokratik uygulamalar bu nedenle ihtiyaç duyuldukça değiştirilir. Değişikliklerin hangi kesimlerden yana olacağını, o dönem iktidarı elinde bulunduranların niyetlerinden çok, sosyal mücadeledeki tarafların elde ettiği başarılar belirler. Egemen sınıflar uzun erimli çıkarlarını düşünerek kendi iktidarları için önemli bir tehdit oluşturmayacak bazı değişimleri kendiliğinden yapabilir. Böylece muhalefet saflarındaki kitlelere şirin görünerek iktidarının ömrünü uzatmaya çalışır. Toplumsal muhalefeti başka türlü kontrol altına alamayacağına karar verdiği anda ise her türlü baskı ve zulmü devreye sokmaktan da geri durmaz. Çoğu zaman kitlelerin kendi mücadeleleri sonucunda elde edilmemiş olan haklar, en küçük bir kıpırdanışta egemen sınıflar tarafından kolayca geri alınabilir. Demokratik kazanımları elde etmek kadar, bu kazanımları korumak da mücadele gerektirir.

50 yıl önce Orhan Kemal'in yazdıklarının bugün bile bize çok tanıdık gelmesinin ve ileriye doğru önemli bir gelişme sağlanmamış olmasının temel nedeni, demokrasiye şekil veren ülkemizdeki toplumsal yapı ve sınıf ilişkileridir. Çatışma içerisinde bulunan toplumsal kesimlerden hangilerinin daha güçlü ve örgütlü olduğudur. İktidarların hangi kesimler adına toplumu yönetmeye talip olduklarıdır. Muhalefette bulunan kesimlerin hak ve özgürlükleri için verdikleri mücadelenin ne kadar etkili olduğudur. Hiç kimse iktidarı elinde bulunduran egemen güçlere karşı mücadele edilmedikçe daha “ileri” bir demokrasiye kavuşamaz. AB müktesebatını Türkiye'ye uyarlayarak böyle bir demokrasi elde edeceğimizi hayal edenlerin, ülkenin sosyal gerçekliklerini hesaba katmadıkları sürece hayal kırıklıkları yaşamaları kaçınılmazdır. Eğer bugün hala AB ve Batı demokrasilerinin gelişmişliğinden söz edilebiliyorsa, bunu yüzyıllarca süren sınıf mücadelesine borçlu olduğumuzun farkında olmalıyız. Kaldı ki kapitalizmin kronikleşen ekonomik krizleri böyle devam ederse çok sıkça örnek verilen AB demokrasisinin de geleceği yoktur. Ne yazık ki bunun emareleri görülmeye başlanmıştır.

Demokrasinin “ileri” veya “geri” olarak adlandırılması, muhalefetin devlet yönetiminde ne kadar söz sahibi olduğu ile ölçülebilir. Gerçek anlamda “ileri demokrasi” emeğin tamamen özgürleştiği, insanın kendini her yönüyle geliştirme fırsatı yakaladığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda ancak gerçekleştirilebilir. Böyle bir demokrasiyi kazanıncaya kadar toplumsal sınıflar arasında mücadele durmaksızın sürecektir. Zaten sınıfların var olduğu, sömürünün devam ettiği, ezenlerle ezilenlerin bir arada bulunduğu, cinsiyet ve kimliğinden dolayı insanlar arasında ayrımcılığın yapıldığı, doğanın yok edildiği bir ortamda başkası düşünülemez. Demokrasimize “ileri” vasfını kazandırmanın tek yolu toplumsal muhalefet güçlerinin iktidarı elinde bulunduran egemen sınıflara karşı verdiği mücadeleye omuz vermektir. AKP iktidarına karşı mücadele, egemen sınıflara karşı mücadelenin günümüz özelinde önümüze koyduğu somut bir görevdir. Bu mücadele AKP iktidarının alaşağı edilmesiyle bitmez, bitmeyecektir. Gerçek demokrasiyi kazanmanın yolu mücadeleyi bırakmamaktan, örgütlü ve güçlü olmaktan geçiyor. Hiç kimse bize “ileri” demokrasiyi altın tepside sunmayacaktır.