Hiç bir devrim kendi çağını aşamaz

Anlı şanlı komünistlerin “son kullanım tarihleri”nin geçmesi, aslında onların kusuru değil, yaşayan ve gelişen komünist düşüncenin erdemidir.

Hiçbir felsefe, diyordu Hegel, kendi çağını aşamaz. Devrimler de hiçbir zaman kendi çağlarını aşamıyor. Ekim Devrimi hariç değil.

Peki, neydi Ekim Devrimi? Emperyalizmin 20. Yüzyıl başlarındaki ilk ve olgunlaşmamış döneminde proletaryanın, sivil toplumda toplumsal hegemonyayı fethetmeden önce ve onu da fethedebilmenin zorunlu önkoşulu olarak, siyasal toplumda egemenliği fethetmeyi amaçlayan Leninis (“Marksist-Leninist”) sosyalist devrim tipiydi. Henüz 20. Yazyıl sonundaki denli olgunlaşmamış tekelci kapitalizm koşullarına uygun düşüyordu. Ekim Devrimi’nin kendi çağını, işte emperyalizmin Lenin tarafından 1915-16 yıllarında çözümlenen bu ilk ve olgunlaşmamış dönemi oluşturuyordu Bir başka deyişle, dünya çapındaki ulusal mali sermaye egemenliğinin yerini, niteliksel bir dönüşüme yolaçmak üzere, henüz uluslarüstü mali sermaye egemenliğine bırakmaya başlamadığı çağdaş küreselleşme öncesi dönem.

Ekim Devrimi’nin “güncellik” ya da “evrensellik” niteliği işte bu “çağ” ile sınırlıydı. Emperyalizmin bu ilk dönemi aşıldıkça, Ekim Devrimi’nin güncellik dönemi, evrensel bir model oluşturma dönemi ve öyleyse Marksizmin Leninist aşaması da aşılacaktı. Leninis emperyalizm çözümlemesinin ana hatlarıyla geçerli olduğu tarihsel dönemin güncelliğini yitirmesiyle birlikte Leninist sosyalist devrim tipi de güncelliğini yitirecek, yeni bir sosyalist devrim tipiyle aşılma zorunluluğu gündemdeki yerini almaya başlayacaktı.

Günümüzde örneğin Michael Hardt ve Antonio Negri’nin “İmparatorluk” ve “Çokluk” gibi çalışmaları, Marksizmin yeni bir gelişme aşamasına geçilmesinin ilginç belirtilerinden biri olarak da değerlendirilebilir.

Leninist dönemde devrimcilik, sınıflar savaşımını proletarya döktatorasına dek götürme girişimi anlamına geliyor, ancak proletarya diktatorasının kurulup pekiştirilmesine yönelik teorik ve pratik etkinlikler devrimci bir praksis değeri taşıyordu. Proletarya diktatorasının kurulması ya da pekiştirilmesine değil ama “bırakılması”na, tarihsel ve teorik zorunluluk olmaktan çıkarılmasına yönelik Marksist teorik ve pratik etkinliklerin, Marks ile Engels’in Paris Komünü’nü izleyen dönemlerinde ayrıksın bir biçimde de olsa taşıdıkları devrimci niteliklerini,sarmalın bir üst halkasında yeniden kazanabilmeleri için Marksizmin çağdaş küreselleşmeye öngelen Leninist aşamasının aşılması, çağdaş küreselleşme dönemine karşılık düşen yeni bir gelişme aşamasının başlaması gerekiyordu.

Son çözümlede “20. Yüzyıl Jaekobenliği”ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmayan Sovyetsel proletarya diktatorasının, örneğin devletin sönmeye başlama sürecini ertelemesi gibi, özgürlükçü sosyalizmin çoğulculuk ve özyönetimsel katılımcılık gibi özniteliklerini de olsa olsa bir süre ertelemekten öte bir sapma göstermemesi gerekirdi. Öyleyse Sovyet deneyimi, komünizmi her bireyin özgür gelişmesini herkesin özgür gelişme koşulu olarak benimseyen Marksist bir sosyalist devrim bürünümü olarak, özgürlükçü sosyalizmin bu ve benzeri özniteliklerini dıştalayabildiyse buna, Ekim Devrimi’nin ya da Sovcyetsel proletarya diktatorasının temel ilkelerinden çok, her halde Sovyet deneyiminin somut gerçekleşme koşulları yolaçıyordu.

Emperyalizmin 20. Yüzyıl başındaki ilk ve olgunlaşmamış evresindeki devrimci gerilimin yatışmış gibi göründüğü günümüzde, Marksizmin çağdaş küreselleşme sürecine karşılık düşenecek yeni bir dönem ya da gelişme aşamasında, Ekim Devrimi’nin tersine, siyasal toplumda siyasal egemenliğin değil, sivil toplumda toplumsal hegemonyanın fethine öncelik verilmesi gerekecek gibi görünüyor. Gene de günümüzdeki Ekim Devrimi, Marksist gelenek içinde yeralan bütün kazanımlar gibi, Marksistlerin tükenmez esin kaynaklarından biri olarak kalıyor.

Anlı şanlı komünistlerin “son kullanım tarihleri”nin geçmesi (aslında hiç geçmez; Althusser’in deyişiyle, bilimsel bilgiye açılmış “Matematik kıto”varoldukça, Thales’in; bilimsel bilgiye açılmış “Tarih kıto” varoldukça, Galileo Golilei’nin; bilimsel bilgiye açılmış “Tarih kıto” varoldukça, Karl Marks’ın “son kullanım tarihleri”nin geçmesi, aslında onların kusuru değil, yaşalan ve gelişen komünist düşüncenin erdemidir.

EKİM DEVRİMİ VE MARKSİZM

Rusya’da Ekim Devrimi ile başlayan süreç, Marksizm-Leninizm bayrağını 72 yıl dalgalandırdıktan sonra, 1989’da başarısızlıkla sonuçlandı. Marksizm-Leninizm, XX.yy’ın ilk yarısının, özellikle Rusya koşullarından esinlenen devrimci Marksizmiydi ve devrimci Marksizm olarak Rusya koşulları dışında da esinleyici bir güç taşıyordu.

Paris Komünü’nün 72 günde uğradığı başarısızlık, Marksizm-öncesi sosyalist akım ve düşüncelerin aşılmasına yolaçmıştı.Sovyet Devrimi’nin 72 yılda uğradığı başarısızlık, Marksizmin de aşılmasına mı yol açacak?

İrdelemeye bir soruyla başlayabiliriz: Tarihsel bir yanılgı mıydı Ekim Devrimi, yoksa tarihsel bir zorunluluk mu? (Ama belirlenimcilik, Marksizmin olgucu bir yorumunun tarih, toplimbilim ve ekonomi politik gibi insan bilimlerine soktuğu ve tarihsel diyalektiği anlaşılmaz bir duruma getiren bir saptırma olduğuna göre, belirlenimci bir Marksizm çağrışımına yol açmamak için, belki de tarihsel bir zorunluluktan söz etmemek gerekirdi!)

Her neyse, gene de konumuza gelmek için Sovyet tarih doktoru Vladimir Melniçenko’nun Sovyet tarihçi ve Bilimler Akademisi muhabir üyeleri Pavel Volobiyev ve Yuri Polyakov ile yaptığı eski bir konuşmadan yararlanabiliriz. Konuşmanın fransızca bir özeti (Rêvolition d’Octobre: l’êvênemen majeur du XXê siêcle ou une erreur tragique?) “Socialisme: Thêorie et Pratique” (stp) dergisinin Kasım 1990 tarihli 11. Sayısında (s.4-14) yayınlanmıştı.

Konuşmada anımsatıldığı gibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus kapitalizmi, savaşın gerginliklerine dayanamamış ve uzun bir bunalıma girmişti. 1917’de bu bunalım, tüm iktisat sisteminin tam bir dağılmasına yolaçtı. Rusya ulusal bir çöküntüye gidiyordu. Bunalımdan farklı olarak dağılma, umutsuz bir çıkmaz oluşturuyordu. İktisat sisteminin bu çöküşü, Rus kapitalızmınin tarihsel olarak tükendiğini ve halkın gözünden düştüğünü ortaya koyuyordu.

Sosyalist devrim ve sosyalizme geçiş “klasik” Marksizme göre, üretici güçlerin yüksek (ve kapitalist üretim ilişkilerinin daha da gelişmesini engellemeye başladığı) bir gelişme düzeyini öngerektiriyordu. Oysa, Rusya’daki durum bu değildi. Yani Ekim Devrimi “Marks’a göre” değil, “Lenin’e göre” yapıldı. Yeni tarihsel dönemin gerçeklerine dayanan Lenin, sosyalist devrim konusunda Marksizmde büyük bir değişikliğe yolaçtı. Lenin özellikle, kapitalist bir ülkenin sosyalizme hazırlık derecesi ile üretici güçlerin gelişme düzeyi arasındaki dolaysız bağlantıyı yadsıyordu. Rus sosyalist devrimini Lenin, dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak görüyordu. XX.yy. başına doğru dünya kapitalist sistemi, sosyalizme geçebilecek kadar olgunlaşmıştı. Sosyalizmin sanayileşmiş Batı ülkelerinde zafer kazandıktan sonra Lenin, sosyalist dönüşümlerini gerçekleştirebilmek için geri Rusya’ya maddi, teknik ve örgütleyici bir yardımda bulunacağı umudunu taşıyordu. Ancak Lenin tasarımlarını, salt bu umuda da dayandırmıyordu. Yaptığı somut tarihsel çözümleme, Rusya’nın herşeyden önce ağır sanayi, taşımacılık ve kredi alanlarında “belli bir gelişme düzeyi”ne eriştiğini ortaya koyuyordu. Batıda olduğu gibi Rusya’da da kapitalist tekeller ve büyük bankalar ağır basıyordu. Yani sanayi sektörü sosyalizme geçişin bazı öncüllerini içeriyordu. Kırlarsa henüz burjuva demokratik bir devrimin eşiğinde yaşıyordu. Kırlarda sosyalizmin hiçbir öncülü yoktu. Rusya’da sosyalizmi Lenin, bir solukta benimsetip yaymayı öngörmüyordu. Ülke iktisadi bakımdan buna hazır değildi. Lenin başlangıçta bankaların, tekellerin ve toprağın ulusallaştırılması, üretimde işçi denetimi gibi sosyalizme yönelik geçiş önlemlerine girişmek zorunluluğundan hareket ediyordu.

Lenin’e göre savaş, gelişmeyi hızlandıracaktı. Öyle ki 1917’de savaşın üç yılda Rusya’yı otuz yıl ilerlettiğini söylüyordu (Nisan Tezleri). İktisadi yıkımın genişlik ve derinliği Rusya’da felaket boyutlarına varmıştı. Kapitalizmin azgelişmişliği, göreli güçsüzlüğü, Rus devrimini kolaylaştırıyordu. Ve burjuvaziye bu proleter devrim, köylülerin feodal toprak sahiplerine karşı devrimi ile birlikte gidiyordu.

Şöyle özetlenebilirdi Lenin’in düşüncesi: Ülke geriydi. Savaş ve iktisadi yıkım ülkeyi ulusal bir felaketin kıyısına getirmişti. Aynı zamanda ülke, güçlü bir devrimci potansiyele sahipti. Öyleyse klasik tarihsel gelişmeyi devrimci yoldan değişikliğe uğratmak, sosyalizmin öncüllerinin “tamamen” olgunlaşmasını beklememek gerekiyordu. Ülkenin gelişmesini sağlayabilecek güçten yoksun burjuvaziyi devirerek işçi ve köylü iktidarını kurmak ve ardından bu temel üzerinde üterici güçleri geliştirmek gerekiyordu.

Kapitalizmden büsbütün vazgeçmedikçe ve toplumsal yaşamın bütün alanlarında tepeden tırnağa yenilenmedikçe ülke ne ulusal felaketten kazınabilir, ne de toplumsal düzeyde canlanabilirdi.

Aslında Lenin’in “sosyalist plan”ı ülkenin burjuva –feodal rejimin bunalımından kurtulmasını, savaştan ve yıkımdan kaçınmasını, 1917’de girdiği çıkmazdan çıkmasını amaçlayan bir pratik önlemler programından başka bir şey değildi. Rusya’nın toplumsal gelişmesinin somut sorun ve gereksinmelerine somut bir yanıttı. Sanayi uygarlığına götüren yolun Rus varyantını simgeliyordu. Ekim Devrimi ve bu varyant, Batı Avrupa varyantından farklıydı.

Peki neden sosyalist bir nitelik kazandı bu devrim?

Şubat 1917’de Rus çarlığının devrilmesinden sonra, sosyalizm ya da kapitalizmden başka bir seçenek, başka bir gelişme yolu yoktu. Yalnızca bu seçeneklerden birinin çeşitli gerçekleştirilme biçim ve yöntemleri söz konusu edilebilirdi.

Şubat 1917 Devrimi, çarlığı yıktıktan sonra, barış sorunu, toprak sorunu, yıkım ve açlığa karşı savaşım sorunu, işçi sorunu ve etnik sorunlar gibi genel demokratik ve/ya da ulusal bir nitelik taşıyan sorunların hiçbirine bir çözüm getirememişti. Devrimci süreci sosyalizme doğru yönelten içsel nedeni de işte bu olgu oluşturacaktı.

İşçiyer, askerler, köylüler demokrat aydınlar, yoksul köylü katmanlar, milyonlarca emekçi harekete geçmişti. Yığınlar karşı konmaz bir biçimde yenilenme, sosyal adalet, yaşamlarının düzelkilmesi, demokratik kazanımların pekişme ve geliştirilmesi doğrultusuna yöneliyordu. 1917 burjuva cumhuriyeti geniş halk yığınlarının özlyemlerini yerine getirememiş, çıkarlarını karşılayan toplumsal reformlara girişememişti.

Ya sovyetler iktidarı ya da karşıdevrimci asker diktatorası arasında bir seçim yapmak durumunda kalan halk çoğunluğu, sovyetlerden yana çıktı. Ancak devrim, devrimin erekleri ve görevleri karşısındaki tutum yalnız nüfus katmanlarına göre değil, aynı bir sınıf, aynı bir katman ya da aynı bir grup içinde de değişiyordu. Siyasal görüşlerdeki bu ayrılık tarihsely, coğrafi, etnik, vb. etkenlere dayanıyordu. Ayrıca devrim açısından önemli olan çoğunluk, aritmetik çoğunluk değil, ülkenin dirimsel merkezlerinde toplanan etkin ve etkili bir çoğunluktu. Siyasal güçlerin 1917 gücündeki dağılımı üzerine Lenin'’n sonradan (16 Aralık 1919) yaptığı çözümleme, derinlik ve belirginlik bakımından günümüze kadar eşsiz bir çözümleme olarak kaldı. ("“urucu Meclis seçimleri ve proletarya diktatorası"”başlıklı makalenin II. vE III. Bölümlerine bakınız). Lenin bu çözümlede Bolşeviklerin Petrograd, Moskova, sanayi merkezleri, Baltık donanması ve başkent Petrograda en yakın cepheler gibi dirimsel merkezlerde sahip oldukları çoğunluğun, zaferi önceden belirlediğini ortaya koyuyordu.

Bu merkezler dışında kalan ve karşı devrimin direnişi ile karşılaşan işçi ve askerlerin ezici çoğunluğu da ya Bolşevikleri destekliyor, ya da en azından sosyalist bir yönetimden yana çıkıyordu. Ayrıca köylüler de “Tüm iktidar Sovyetlere” belgisini, yani devrimin belgisini destekleyeceklerdi. Bolşevikler toprak üzerine köylülüğün çıkarlarını yansıtan bir kararname çıkartacaklardı. Ve köylülüğün istenci, Bolşeviklerin eylemi ile örtüşüyordu. Kırsal burjuvazi, kuşkusuz sosyalist düşünceler taşımıyordu. Ancak feodal topraklara konmak umudu ile bu düşüncelere karşı da çıkmışordu.

Ensonu “Tüm iktidar sovyetlere” belgisinin demokratik içeriği sayesinde aydınların önemli bir bölümü de devrimden yana çıkacaktı. Ayrıca bir çok ulusal devinim, umutlarının gerçekleşme güvencesini devrimde görüyordu. Böylece nüfusun ezici çoğunluğu, şu ya da bu biçimde sosyalizmi yeğliyordu.

Buna karşılık büyük ve orta burjuvazi, feodal toprak sahipleri ve yüksek memurlar, aydınlar, generaller ve subaylar gibi iktisadi, ideolojik ve siyasal bakımdan burjuvazi toprak sahiplerine bağlı çevreler sosyalist yönelime karşı çıkıyorlardı.

Aslında sosyalizmi yalnız Bolşevikler savunmuyordu. Nitekim Bolşevikler ve öteki sosyalist partiler arasında bir koalisyon sorunu, daha Ekim Devrimi’nden önce ortaya çıkıyor ve 1917 sonlarında, hemen her hafta biçim ve içerik değiştirerek, gündemin değişmez maddesini oluşturuyordu. Ekim-Kasım 1917’deki II Sovyetler Kongresinde Menşevikler ve sağ Sosyalist Devrimciler, toplumun bütün katmanlarınca desteklenen bir kabine kurulması üzerine Geçici Hükümet ile görüşmelere başlamayı öneriyorlardı. Ancak Geçici Hükümet daha yeni devrilmişti ve onu yeniden canlandırma girişimleri devrimin bu zaferinin yadsınmasından başka bir anlama gelmiyordu. Böyle bir koalisyon düpedüz saçma olurdu. Sovyetler kongresinde bu öneri öfke ile karşılandı ve sağ sosyalist liderler kongre binasını terketti. Tek partili Sovyet hükümeti kurulur kurulmaz, sosyalist koalisyon sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıktı. Kasım 1917’de Rusya Demiryolu İşçileri Sendikası “türdeş bir sosyalist hükümet” kurulması isteğini ortaya sürünce, Bolşevik Mk üyelerinin çoğu, çoğunluğun Leninist partide kalması koşuluyla böyle bir koalisyon önerisini olumlu karşıladı. Azınlıksa, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler ile ne pahasına olursa olsun bir koalisyondan yanaydı. Bu sorun üzerindeki tartışma, partinin doruğnnda ciddi bir bunalıma yol açacaktı. İktidarın alınmasından sonra bolşevik parti içinde patlak veren ilk bunalımdı bu. Lenin ve izleyicilerinin katı tutumu yüzünden, belki bütün uzlaşma olanakları kullanılmamıştı. Ancak sağ Sosyalist Devrimciler ile Menşeviklerin tutumunu da unutmamak gerekirdu. Bir yandan sosyalist belgiler atan bu partiler, bir yandan da devrimin gelişmesini engelliyor, burjuvazi ile anlaşma siyaseti izliyorlardı. Bu partilerin liderleri Leninist parti ile aralarındaki bağı açıkça ve kaba bir biçimde koparıyor, iktidara gelen Bolşeviklere karşı duydukları nefreti saklamıyor ve onlara karşı gericilik ve karşı devrim ile bağdaşıyorlardı.

Öyle görünüyordu ki ne 1917 sonu ve 1918 başında, hele ne de daha sonra, sosyalist partilerin koalisyonu olanaklıydı. Yalnız potansiyel bağlaşıkların, yani Bolşeviklerin, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin tutumlarındaki katılık bakımından değil, ayrıca en azından Petrograd’daki yığınların sertliği bakımından da olanaksızdı. 1917 güzünde “uzlaşmacı”, “sosyalist devrimci” ve “menşevit” sözcüklerini küfür olarak kullanan bu yığınlar, Bolşeviklerin sol sosyalist devrimcilerle bağlaşmasından başka bir hükümet bağlaşmasına olanak tanımıyordu. Böyle bir olanaksızlık, belki Rusya’da demokratik bir sosyalizmin temellerinin atılmasını da engelliyordu.

Ekim Devrimi gene de tarihsel bir zorunluluktu: Kesintisiz bir toplumsal gelişme koşulu, böyle bir devrimi gerektiriyordu. Ancak hiç bir tarihsel zorunluluk, yolaçtığı hiçbir girişimin başarısını güvence altına alamıyor. Çünkü başarı da, başarısızlık da, sonunda insanlara bağlı. Sovyet deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanmasından Marksist kuramı sorumlu tutmaksa, Hiroşima’da patlatılan atom bombasından Madame Curie’yi sorumlu tutmaktan farksız.

MARKSİZM ÖLDÜ MÜ, KALDI MI?

Kesin olarak yeni bir dünya görüşü, olmakta olan yeni bir yaşam biçimi için de, önemi ilkin tikel bir disiplinin sınırlarını aşmayan bir öğreti ya da yöntembilimsel bir ilke içinde de örtükçe varolabilir (Jacques Texier, Granmsci ve Felsefe, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1985, s.29). İnsanların eyleminde, yaşama ve savaşım verme biçimlerinde, onların praksisinde örtükçe içerilen bir dünya görüşü olarak “Marksizm”, kuşkusuz henüz alnında böyle bir ad taşımaksızın, Marks ve Engels’in yapıtlarına öngelse de, kuramsal Marksizmi ister istemez Marks ve Engels’in yapıtlarıyla başlatmak gerekiyor: Başlatmak ve bitirmemek!

Marks ve Engels sosyalizmi bilimsellleştirmeye çalışıyorlardı. Sosyalizmi bir etik olarak değil, tarihsel bir kategori olarak benimsiyorlardı. Sosyalizmi bilimselleştirme çabaları, tarihi bilimselleştirme çabalarıyla örtüşüyordu. Tarihi bilimselleştirme çabaları tarihsel materyalizme, sosyalizmi bilimselleştirme çabaları bilimsel sosyalizme yolaçtı. Bir de felsefeleri vardı kuşkusuz. Ancak sonradan diyalektik materyalizm, praksis felsefesi gibi adlar verilen felsefeleri, bu bilimsel çabalarında içkindi. Felsefelerini belirtik bir duruma getirebilmek için çok az yapıt verebildiler. Çünkü bu felsefenin örtükten belirtiğe geçebilmesi, hazırlanıp tamamlanmış bir “sistem” olmadığı için, bilim ve praksisis gelişmesiyle birlikte, özgül felsefel çabaların da gelişmesine bağlıydı. Bilim ve praksis gibi, onlarda içkin bu yeni felsefenin de ucu açıktı. Daha önceki felsefelerin oluşturduğu anlamda bir “sistem”, yani somut tarihten bağımsız olarak, daha önceki dizgelerden doğan kapalı ve tamamlanmış bir dizge oluşturmuyordu. Marksist felsefenin bu ayırt edici özelliği, felsefeyle birlikte Marksizmin üç oluşturucu parçasını meydana getiren ekonomi politik ve siyaset bilimi için de geçerliydi. Çünkü Marksizmin her oluşturucu parçasında öteki iki uğrak örtükçe içeriliyordu. Kapalı ve tamamlanmış bir “Marksist sistem” yanılgısına düşenler, Marksizmi ya sözcüğün kötü anlamında bir ideoloji, yani “dogmatik ve kesin bir sonsuz doğruluklar dizgesi” durumuna getiriyor, ya da Marksizmin gene sözcüğün kötü anlamında, yani geçersizleştiği anlamında aşıldığını ileri sürüyorlardı. Sözcüğün iyi anlamındaki ideoloji ya da “organik ideoloji” ise, Antonio Gramsci’nin deyişiyle: “sanatta, hukukta, iktisadi etkinlikte, bireysel ve kolektif yaşamın bütün belirtilerinde örtük olarak kendini gösteren en yüksek dünya görüşü” ya da “belirli bir yapının zorunlu üstyapısı” anlamına geliyor (Hapishane defterleri, Seçmeler, Onur yayınları, İstanbul, 1986, s.267,198 ve 253).

Peki, hiç tamamlanmayacak, gelişme olanaklarını hiç yitirmeyecek, hiç sona ermeyecek ve bu anlamda hiç aşılmayacak mıydı Marksizm? Elbette tamamlanacak, elbette aşılacaktı. Örneğin daha 1937’de Benedetto Croce, kuramsal Marksizmin İtalya’da ve bütün dünyada 1900’e doğru sona erdiğini yazıyordu.

Ancak biraz acele ediyordu. Şundan ki Marksizm, dünyaya gelmesini sağlayan koşullar aşılıncaya (Sartre), öyleyse gelişmiş sınıfsız toplum ütopyası gerçekleşinceye, “zorunluluğun egemenliği” yerini “özgürlüğün egemenliği”ne(Engels) bırakıncaya kadar yaşayacaktı. Sınıflı toplumsal sınırlıydı Marksizm. Bir tarih ve siyaset teorisi olarak, gelişmiş sınıfsız toplumda aşılacaktı.

 

Gramsci’nin özellikle üzerinde durduğu bir konuydu bu. Şöyle yazıyordu:

“Praksis felsefesinin kendini tarihsel bir bakış açısından, yani felsefel düşüncenin geçici bir evresi olarak kavraması… tarihsel gelişmenin belli bir noktada zorunluluğun egemenliğinden özgürlüğün egemenliğine geçişle belirginleşeceğini olumlayan ünlü tezde belirtik olarak dile getirilmiştir” (Hapishane Defterleri, agy., s.263).

“Ama praksis felsefesi de her ne denli tarihsel çelişkilerin bir dışavurumu ve hatta bilinçli olduğu için en tam dışavurumuysa da, bu onun tarihsel olarak varolmayan ve henüz varolamayan “özgürlüğe” değil “zorunluluğa” bağlı olduğu anlamına gelir. Öyleyse çelişkilerin ortadan kalkacağı tanıtlanırsa, örtük olarak praksis felsefesinin de ortadan kalkacağı, yani aşılacağı tanıtlanmış olur” (Hapishane Defterleri, agy., s.265).

“Zorunluluktan özgürlüğe geçişin doğa için değil, insan toplumu için olduğunu da söylemek gerekir. Hatta birleşmiş bir dünyada, tüm praksis felsefe dizgesi geçerliği kalmamış bir duruma gelebilirken, zorunluluğun egemenliği sırasında ütopik olan bir çok idealist görüşün, ya da hiç değilse onlara ilişkin kimi görünümlerin, geçişten sonra “doğruluk” durumuna gelebileceklerini, vb. olumlamaya dek bile gidilebilir” (Hapishane Defterleri, agy., s.267).

Marksizm ölmedi! Güncel tarihe içkin bir dünya görüşü olarak da, bilimsel ve felsefesel bir girişim olarak da, daha uzun bir zaman yaşayacak gibi görünüyor

SOSYALİZM POTURUNU ÇIKARIYOR

Sosyalizm ve/ya da komünizm, bir kültür ve uygarlık projesidir. Siyaset ve siyasal sınıf savaşımı, bu projenin amacı değil, aracıdır.

Bu projeyi salt devletin fethi ve önceden saptanmış bir toplum biçiminin kurulmasına yönelik bir örgütlenme ve siyasal sınıf savaşımına indirgemek, amacı araca indirgemek, sosyalizm ve/ya da komünizme yönelik bir kültür ve uygarlık projesini kendine yabancılaştırmak anlamına geliyor.

Sosyalizm ve /ya da komünizm, “âteşle abı yeksan” etmeye yönelik bir kültür ve uygarlık projesi oluşturuyor. Parçalanmış dünyanın liberalizm-komünizm karşıtlığından, birleşmiş dünyanın liberalizm-komünizm bireşimine geçişi simgeliyor.

Bir gün, belki de sonradan komünizm denebilecek bir durum gerçekleşirse, her halde bu durum o güne değin kimsenin beklediği gibi bir “komünizm” olmayacaktır.

Ekim Devrimi ile başlayan süreç, gerek “tek ülkede sosyalizm” zorunlu seçeneği, gerekse bunun sonucu olarak sömürge ve yarı sömürge ülkelere öncelik kazandıran dünya devrimci stratejisi ile sosyalizme potur giydirmeye, onu “ulusalcılaştırmaya”, köylüleştirmeye yolaçtı. Şimdi sosyalizmin poturunu çıkarması, yeni baştan kentlileşmesi söz konusu. Ayrıca, küreselleşme de kentlileşmenin yolunu açıyor.

Sosyalizmin poturunu çıkarma süreci bilimsel teknolojik devrim ile örtüşüyor ve bu örtüşmenin sosyalizmin yeni baştan kentlileşme sürecini etkilememesi olanaksız.

Bilimsel teknolojik devrim proletaryanın yapısını, sınıfsal içeriğini de değiştiriyor. Birinci sanayi devrimine yolaçan ve bu devrimle sağlamlaşan koşullar içinde ücretli üretken kol emekçilerinden oluşan proletarya, gitgide ücretli üretken kafa emekçilerinden oluşmaya başlayan bir sınıf durumuna geliyor. Birinci sanayi devrimi verileri ile kuşatılan “klasik” Marksist iktisadi ve siyasal düşüncenin devlet olarak örgütleneceğini ve demokrasiyi bu yoldan fethedeceğini öngördüğü proletaryanın sınıfsal içeriği ile çagdaş proletaryanın sınıfsal içeriği arasındaki gitgide gelişen bu ayırım, başka şeyler arasında, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti sorununda devletin tuttuğu yerin önemini yeni baştan tartışmak ve bugüne kadar düşünülmeyen yeni toplumsal mülkiyet biçimlerini düşünme zorunluluğuna yol açıyor. Birinci sanayi devrimi ile belirginleşen koşullar içinde gelişen proletaryanın sınıfsal içeriği (ücretli üretken kol emekçisi) ve bu devrimin verileriyle kuşatılan Marksist iktisadi ve siyasi düşünce, gerçekten de sosyalizmin kurulmasında üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine “devletçi” bir nitelik kazandırıyordu. Örneğin Engels’e göre proletarya devlet iktidarını ele geçiriyor ve üretim araçlarını önce devlet mülkü durumuna dönüştürüyordu. Ve böylece proletarya olarak kendini ortadan kaldırırken, tüm sınıf farklılıkları ile sınıf karşıtlıklarını ve devlet olarak devleti de ortadan kaldırıyordu. Devletin tüm toplumun temsilcisi olarak gösterdiği bu ilk etkinlik, yani üretim araçlarına toplum adına el koyması, aynı zamanda onun devlete özgü son etkinliğini de oluşturuyordu. (Anti-Dühring) Şimdi ise proletaryanın sınıf yapısında gerçekleşmeye başlayan yeni dönüşümler, üretim araçları üzerindeki devlet mülktiyetinin “klasik” Marksizmde taşıdığı eski önemini tartışılabilir bir duruma getiriyor.

Yeni toplumsal mülkiyet biçimlerini düşünmek zorunluluğundan söz ediyorum. Texier’ye göre “Marks insanların ancak çözebilecekleri sorunları koyduklarını yazıyordu. Bu tezin dar olmayan bir yorumuna yardımcı olmak için, gerçeklikte insanların çözebilecekleri ve çözmeleri de gereken kimi sorunları, onlara somut bir çözüm getirebilecek duruma gelmelerinden çok önce koydukları da eklenebilir. Üstyapıların değeri, işte böyle açıklanır. Felsefe ile tarihin, ya da ussal düşünce ile gerçeğin, tamamlanmış bir durum olarak değil, ama ara vermeden gerçekleşen bir süreç olarak anlaşılması gereken bu özdeşliği, Marksizmin felsefesinin “saltık tarihselcilik” olduğu yolundaki gramscigil olumlamayı anlama olanağını verir (Gremsci ve Felsefe, agy., s.3)

Bu durumda ortaya bilimsel çözümden çok, belki “bilimsel bir ütopya” çıkacaktır. Ama bilimsel çözümlere giden yol, genellikle bilimsel ütopyalardan geçmiyor mu? Yeni toplumsal mülkiyet biçimleri sorunu de şimdilik, öyle sanıyorum ki, ancak bilimsel ütopya düzeyine, geçici, tartışmaya açık ve mutlaka tartışılması da gereken çözümlere bağlanabilir.

Kendi payıma “kışkırtıcı” bir örnek verebilirim. Diyebilirim ki üretim araçları mülkiyetinden yoksunluk ya da sömürü artık, ücretli üretken kafa emekçilerinde, ücretli üretken kol emekçilerinde olduğu gibi yoksullaşma ve alıklaşmaya, hiç değilse bu sözcüklerin eski anlamında bir yoksullaşma ve alıklaşmaya yol açmayacak. Bu durumda sosyalist evrede bile, yalnız tüketim araçları için değil ama kimi üretim araçları için de belli bir özel mülkiyet alanı öngörülemez mi?

Üretim araçları üzerindeki geleneksel bireysel özel mülkiyet ve kapitalist özel mülkiyetten sonra, aslında üretim araçlarının çeşitli öteki toplumsal mülkiyet biçimleriyle de kuşatılmış yeni bir toplumsal mülkiyet biçimi olarak “toplumsal özel mülkiyet” denebilecek yeni bir özel mülkiyet kategorisi ve buna karşılık düşebilecek yeni bir “özel” girişim alanı öngörülemez mi? Kimi ücretli üretken kafa emekçileri bu yeni özel girişim alanının işverenleri olarak da etkinlik gösteremez mi? Ve gene ücretli üretken kafa emekçisi çalıştıran bu nevzuhur ‘kapitalistler”, kapitalistliklerini sürdüreblmek için yürürlükteki kâr oranının giderek altında kalan bir kâr oranından gitgide daha düşük bir kâr oranıyla yetinmek zorunda kalmaya başlayacakları zaman, artık emeğin sömürü oranında çok “sermaye”nin sömürüsünden söz etmek gerekmeyecek mi?

Gerçi altın yumurtlayan tavuğun söylenmiştir. Ama kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmeyeceği desöylenmiştir.

Örnek olsun: Macar Elçiliğinin davetiyle Sadun Aren, 1969’da Macaristan’a gitmişti. Yeni kitabının bir yerinde şöyle anlatıyor:

Macaristan hakkında bir şeyler okumuştum. Kolhozlarda her aileye dört dönüm toprak verildiğini biliyordum.Onu görebilir miyim diye sordum. “Burada herkes toprağını kolkohz’a devretti” dediler. Nedenini de şöyle açıkladılar: “Biz Butapeşte’ye çok yakınız. Akşamları Butapeşte’ye sinemaya, tiyatroya gideriz, eğer kendi toprağımız, hayvanımız olursa ailecek gidemeyiz. Sonra burada herkesin bir ay izin hakkı var. Onu da ailecek kullanamayız, onun için biz bağımsız toprak sahibi olmaktan vazgeçtik” dediler. Tabii bu bana şunu düşündürdü: Bize daima “Köylünün toprağa hasreti var. Köylü toprak sahibi olmak ister. Onun bütün güvencesi toprağıdır. Kolhoz filan pek yürümez, o hasteri gidermek için toprak vermek lazım, küçük mülkiyet daima olacaktır” derlerdi. Fakat gördüm ki mülkiyet hakikaten ayak bağı da olabiliyor. Marks’ın şematik bir ifadesidir: Teknoloji geliştikçe üretim gelişir. Mülkiyet ilişkileri geliştikçe toplumu geliştiren bir güç olmaktan çıkıp ayak bağı olmaya başlar. O zaman yeniden devrim gibi bir şey olur, üretim ilişkileri değişir, yeni üretim ilişkileri gelir vs. diyordu. Burada çok açık bir şekilde mülkiyet ayakbağı oluyor. Onun için de o kadar makbul bir şey olmaktan çıkıyor. Demek ki teknoloji gelişirse … böyle şeyler olabilir. Mülkiyetin insanların her zaman özlediği bir şey olmadığını, şartlara göre mülkiyet hakkının pekala önemini yitirebileceğini görmüştüm” Sadun Aren, Puslu Camın Arkasından, İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s.179).

Evet, sosyalizm poturunu çıkarıyor, çıkaracak.