Kapitalizmin araçları: Dünya Bankası ve IMF

Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa konulmadıkça hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.

Mayıs’larda meydanlarda toplanan emekçilere, emekçi liderleri Dünya Bankası ve IMF’yi şikayet eder. Yapılan konuşmalarda Yeni Dünya Düzeni’nin işsizliği arttırdığı yönünde serzenişlerde bulunulur. Nihayet, toplumsal heyecan doruklara ulaştığında, “IMF Politikalarına Hayır!” sloganları atılır. Kısacası, emekçi kesimin ve sermaye karşıtlarının IMF ve Dünya Bankası’ndan şikayetçi olduğu açıktır.

Öte yandan, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı, ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz ise Dünya Bankası ve IMF politikalarını eleştirdiği için, nerede ise Banka’dan apar topar kovuldu. Son Davos toplantısında Dünya Bankası ve IMF politikaları bizzat kapitalist patronlar tarafından sorgulanmaya başlandı. Bu görüşmelerde söz konusu mali kurumların tavsiyelerinin fazlaca işe yaramaması bir yana, uygulandıkları ülkelerde ekonomileri daha da kötü konuma getirdikleri ileri sürüldü.

DB/IMF’Yİ KİMLER NE İÇİN ELEŞTİRİYOR?

Öyle anlaşılıyor ki, Dünya Bankası ve IMF iki yanlı hücum karşısında kendilerini savunma durumu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Sermaye karşıtı kesimler bu kurumları yoksullaştırıcı politikaları nedeni ile eleştirirken, Stiglitz’e yöneltilenlerde olduğu gibi, içeriden ve kapitalistlerce yöneltilen eleştirilerdeki ağırlık noktasını ise, önerilen politikaların kapitalizmi çökertecek nitelikte olduğu görüşü oluşturmaktadır. Bu iki farklı çevreden gelen eleştiriler, uygulanan politikaların merkezi kapitalist dokuyu güçlendirici, buna karşın çevresel dokuları çökertici nitelikte olduğu noktasında birleşmektedir. Başka bir deyişle, çevre, çok haklı olarak, yoksullaşmadan yakınırken, merkez de çevrenin bu denli metalaştırılmasından yakınmaktadır. Başka bir deyişle, her iki kesim de, çevre ekonomilerin bu denli fakirleşterilmesine karşı tepki geliştirirken kendi çıkarını düşünmektedir. Ancak, çevre halkı kendi yoksullaşmaları üzerinde bilinç oluştururken, merkez, çevrenin bu denli yoksullaştırılmasının kendi aleyhlerine döneceğinden dolayı, dolaylı politikalara karşı çıkma yönünde bir bilinç oluşturmaktadır.

Marksist olmayan, aslında kapitalist bir iktisatçı olan Stiglitz tam de bu noktada hem merkezden, hem de çevreden yöneltilen eleştiririlerin temel mantığından ayrılmaktadır. Stiglitz’in konuya ve IMF politikalarına bakış açısı politik olmayıp, daha tekniktir. Stiglitz, uygulanan genel politikaları eleştirmekle beraber, tüm eleştirilerden de temelde ayrılmaktadır.

Mesele şudur: Stiglitz, Dünya Bankası ve IMF’nin “yapısal reform” adı altında çevresel ekonomileri içine ittiği “piyasa ekonomisi”ne tam olarak inanmamaktadır. Ona göre, piyasalar “asimetrik bilgi” ya da tarafların bilgi eksikliği nedeni ile, iddia edildiği üzere, optimal koşulları oluşturacak biçimde çalışmamaktadır. Başka bir ifade ile, Stiglitz’e göre, Dünya Bankası ve IMF’nin önerdiği ve ülkeleri uygulamaya zorladığı biçimde piyasa ekonomisi ne o ülkeyi kalkındırır, ne de Dünya Bankası ve IMF’nin hedeflerinin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu yönü ile, Stiglitz’in söz konusu kurumların önerdiği politikalara yönelttiği eleştiri politik olmaktan çok, teorik gözükmektedir.

Stiglitz-dışı çevrelerce Dünya Bankası ve IMF’ye yöneltilen eleştirilerin sonuçlarla ilgili olup, içerikten yoksun olduğunu vurgulamamız gerekir. Şöyle ki, gerek Dünya Bankası, gerekse IMF, neo-klasik iktisat öğretisi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu öğretinin iki temel ögesi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, insan faktörünü dikkate almadan, sermaye hedefleri doğrultusunda ayarlamalar yapmak ve sermayenin çalışma koşullarını kolaylaştırmaktır. Neo-klasik iktisat öğretisinin ikinci önemli kuralı ise, piyasa koşullarını hakim kılarak, tüm örgütlenme ve işleyişi göreli fiyatların göstergesi altında sürdürmektir. Piyasaya iman derecesinde inanan neo-klasikler, göreli fiyatların tüm dengeleri sağlayacağını düşünürler. Ne ki, piyasaların oldukça dengeli olduğu, monopolleşmenin bulunmadığı ve faktör getirilerinin verimliliklere göre gerçekleştiği koşullarda ancak göreli fiyatlar anlamlı gösterge olabilir.

Günümüz koşullarında, bir yandan gözlemlenen tekelleşme eğilimi, diğer yandan da sermayenin olgunlaşması ve bileşimindeki “ölü emek/diri emek” oranının birinciler lehine büyümesi, göreli fiyat yapısının eski işlevini yitirmesine yol açmıştır. Artık göreli fiyat yapısı ile gelir ve optimum kaynak dağılımının sağlanabileceğini düşünmek ve öngörmek olası olmadığı gibi, böyle bir ekonominin kendi iç dinamikleri ile kalkınmasını ve iç yapısını güçlendirmesini beklemek de yanlış olur. Anlatımdan açıkça anlaşılabileceği gibi, klasik ve neo-klasik öğretinin hakim olduğu dönemlerdekinden farklı olarak, günümüz koşullarında piyasalar, görece dengeli güçlerin bir araya geldiği bir faaliyetler ve etkileşim alanları olmaktan uzaklaşmış ve dengesiz güçlerin baskı ve artan sömürü alanları haline gelmiştir.

Bu görüşleri toparladığımızda şöyle bir sonuca ulaşıyoruz. Uygulanan ekonomik sistemin işleyiş dinamiklerilerini ihmal ederek, salt sonuçları ile ilgilenmek bizi fazla bir yere götürmemektedir. DB/IMF politikalarının uygulandığı ve giderek yoksullaşan çevre ülkelerinin, yoksullaşmalarının nedeni olarak söz konusu kurumları sorumlu tutması, eleştirinin hedefi açısından hedef şaşırtıcı olduğu gibi, aynı zamanda sistemin lehine bir girişim olarak da görülebilir. Zira, böyle bir eleştiri sistemi perdelemekte ve sistemin tetikçi kurumlarını asıl sorumlu gibi sahneye sürmektedir. Oysa, sorunun esasını, teknoloji-yoğun aşamaya ulaşmış olan sermayenin tüm dünyayı üretim araçları ve tüketim alanı olarak kapsaması sonucunda, sömürünün ve çevreden merkeze kaynak çekme gücünün artmış olması oluşturmaktadır.

SERMAYE KARŞITI KAZANIMLARIN İKİLİ İŞLEVİ

DB/IMF ikilisine Davos Toplantısı’nda ve merkez kapitalizm tarafından yönetilen eleştiriler ise, birincilerden farklı olarak, sistemin işleyiş dinamiklerini reddetmemekte, fakat bu dinamiklerin sistemi çökertecek biçimde aşırıya varacak biçimde işletilmesine karşı çıkmaktadır. Bu yönü ile, birincilerden daha bilinçli olarak geliştirilen bu eleştiriler, özünde, sistem mantığına karşı çıkmamakta, fakat sistemin işleyiş dinamikleri üzerinde ufak manipülasyonlar yaparak, sistemin çevreyi metalaştırma hızını, yine merkezin yararı doğrultusunda, geriletmeyi amaçlamaktadır. Kapitalist sistem içinde geliştirilmiş olan sendikacılık hareketleri, sosyal güvenlik sistemi, hatta sosyal politikalar hep, sermayenin emeği ve sermaye karşıtlarını mutlak metalaştırma süreci önündeki engellerdir. Tüm benzer politikalar ve sermayenin çevreyi mutlak metalaştırması karşısındaki benzeri engeller, sermayenin doğal devinimi ile oluşabilecek ve bizzat sermayeye zarar verici sonuçları düzeltici işlevle yükümlüdür. Görülüyor ki, sermayenin sömürü gücünü frenleyen politikaları sadece emeğin mücadelelerinin kazanımı olarak görmek fazla doğru değildir. Emeğin ve tüm sermaye karşıtlarının tarihsel mücadelelerini yadsımadan, mücadelenin tam olarak değerlendirilebilmesi için, dönemin tarihsel koşulları yanında, mücadele ile gerçekleştirildiği ileri sürülen kazanımların, aynı anda, sermayeye de neler sağladığının dikkate alınması gerekmektedir. Örneğin, sermaye karşıtlarının sağladığı ileri sürülen kazanımlarla piyasalar genişletilerek, sermayenin önündeki pazar sorununun aşılması yanında, sermaye karşıtlarının mücadele gücü kırılarak sisteme karşı bilinç yükseltmeleri önlenmiştir. Kısacası, sermaye karşıtlarının tarihsel kazanım olarak savladıkları politikalar, tarihsel diyalektiğin işlemesi önünde engel oluşturabilmelerı derecesinde sermayeye hizmet etmiştir, diyebiliriz.

STIGLITZ VE SİSTEMİN EHLİLEŞTİRİLMESİ

Stiglitz’in mücadelesine geldiğimizde, karar için henüz erken olmakla beraber, Stiglitz de, ikinci eleştiri grubuna dahil olarak, DB/IMF politikalarındaki tarihsel diyalektiği keskinleştirebilecek yaklaşımları törpülemeye çalışmaktadır, diyebiliriz. Bu yönü ile, Stiglitz de 1940’larda Keynes’in görmüş olduğu işleve benzer bir konum sergilemektedir: Şöyle ki, sistemi koruyarak ve aşırı uçlarını törpüleyerek onu ehlileştirmek! Nitekim, Stiglitz de şunun farkında ki, neo-klasiklerin dayandığı “piyasa” kavramı, yapısı ve işleyişi ile günümüzdeki piyasaların yapıları ve işleyişleri arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Neo-klasik dönemin oldukça etkin ve hakça çalışan piyasa yapısı, günümüz koşullarında tam bir hakim güç hegemonyasına dönüşmüş vaziyettedir. Böylesi çarpık bir piyasa yapısı ne üretimin yönlendirilmesinde, ne de hakça dağıtımın sağlanmasında güvenilir bir mekanizma oluşturmaktadır. Bunun da ötesinde, söz konusu hakim güç ilişkisi, hiçbir engelle karşılaşmadığı, yani ehlileşterilmediği koşulda, kendi sonuna daha çabuk yaklaşmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, DB/IMF’ye yöneltilen eleştirilere şu iki noktadan bilinçli ve dikkatli yaklaşmak zorundayız. Birincisi, DB/IMF bu sistemin bir ajanıdır ve, çok da haklı olarak, geliştirdiği politikalar sistemle tutarlı olacaktır. Çünkü bu kuruluşlar merkezi kapitalizmin çıkarlarını korumak ve yüceltmek, hatta bunları meşrulaştırmakla yükümlüdür. Bu nedenle, sistemi perdeleyecek biçimde salt söz konusu kurumlara ve onların geliştirdikleri politikalara çatmak, sisteme yarar sağlamaktan öte bir hizmet görmez. Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa koyulmadıkça, hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.

DB/IMF’ye yöneltilen söz konusu eleştirilerde dikkat edilmesi gereken ikinci nokta ise, birinciden de önemli olarak, bu tür eleştirilerin sistemi törpüleyip ehlileştirerek tarihsel diyalektiği geciktirici ve bu yönü ile de sistemi korumaya yönelik olmalarıdır. Bu nedenlerle, her iki eleştiriyi de aynı kapta ele alarak, DB/IMF politikalarına karşı eleştirel bakış açısı kazanmamıza yardımcı olabilecek görüşler olarak kabul etmek ve söz konusu kurumların politikalarına karşı ekonomileri koruyucu önlemler olarak görmek doğru ve anlamlı değildir.

DB/IMF POLİTİKALARI ÜZERİNE

DB/IMF politikalarını eleştirmekle beraber, aynı zamanda bu politikaları, sistemin işleyişini netleştirici olarak algılamak ve bu yolla günümüzün kapitalist ilişkileri bağlamında sistem dinamiklerini irdelemede ve anlamada bir tür kolaylaştırıcı olarak görmek daha yerinde bir davranış olur. Böyle bir görüş açısından yaklaşım yaparak, günümüzün kapitalist ilişkiler bağlamında sermayenin devinim dinamiklerine baktığımızda, hem DB/IMF politikalarını, hem de kapitalizmin olası sonuçlarını, kısaca da olsa, tartışabiliriz.

1944 yılında, İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru, dünyamızın Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasının netleşmesi aşamasında, dünyanın patronluğuna soyunmayı kalbine ve kafasına yerleştiren ABD, bu patronluğunu, hem durumu biraz perdeleyebilmek hem de maliyetleri paylaştırabilmek amaçlarıyla, Dünya Bankası ve IMF kurumları eli ile yürütmeyi yeğledi. ABD, Bretton Woods kasabasındaki konferansta kendi tezini kabul ettirerek, bir yandan yıkıma uğrayan kapitalist alemi ayağa kaldırmak, diğer yandan da komünist dünyanın etrafını kapitalist kuşakla çevrelemek politikası gütmeye başladı. Dünya Bankası’nın rolü orta ve uzun dönemli kalkınma kredisi vermek, IMF’nin rolü ise dış ödeme aksaklıklarını giderme olarak belirlendi.

İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemlerde, henüz kapitalist dünya bu denli finansal işlemlere açılmamışken, büyük rol Dünya Bankası’na düşüyordu. Dünya Bankası proje kredisi sağlayarak, kalkınmakta olan ülkeleri komünist blok dışında tutmaya çalışırken, aynı zamanda, hem çevre ekonomilerin denetlenmesi, hem de merkez kapitalizme yatırım piyasası oluşturma işlevi yükleniyordu. Çevre ekonomilerin denetlenmesi; bu ekonomilerin kalkınma hızlarının devamlı kontrol altında tutulması ve sadece iç piyasaların geliştirilmesi ve ithal-ikameci korumacı politikalar yolu ile dışa bağımlı montaj sanayilerinin kurulmasını ifade etmektedir. Böylesi bir gelişme yolu izleyen ekonomiler, ithalatlarını geliştirirken, ihracatta başarılı atılım yapamamışlardır. Nitekim, Türkiye’nin de 1970’lerin sonunda “bir cent’e muhtaç” hale gelmesi bu tür ithal ikameci korumacı politikaların bir sonucudur.

1970’lerin ortalarından itibaren başalayarak, 1980’lerde iyice suyüzüne çıkan kapitalist kriz, merkezin finansal aşamaya gelmesi, çevrenin ise ithal-ikameci korumacı politikalar izlemesi sonucunda büyük dış ödemeler açığı vermesi merkezle çevre arasında yoğun finansal akımların oluşmasına neden olmaya başladı. Sovyetler krizi de, artık komünizmin çevresinde tampon bölge oluşturma gereksinimi ortadan kaldırınca, bu kez temel işlev IMF’ye geçmiş oldu. Zira, yeni durumda IMF merkez kapitalistlerin çevresel ekonomilerdeki çıkarlarını korumak ve kollamakla görevli kılındı.

Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, kapitalist dünyada artık finansal akımlar öne çıkmış olduğu için, buna paralel olarak günümüzde de IMF öne çıkmış bulunmaktadır. Burada IMF ve politikalarını anlayabilmek için, eşitsiz ekonomiler arasında oluşan finansal akımların dinamiğini kavramak kaçınılmazdır. Ağır borçlu konumda bulunan gelişmekte olan ekonomiler dış ödemeler sorunlarını IMF politikaları ile aşmak istediğinde, kapitalist dinamiğe uygun olarak, bir yandan borçları karşılığında garanti vermek, diğer yandan da borç-alacak akımının kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu politikalar “borç/özkaynak değişimi” politikaları yanında, güçsüz kesimlerin baskılanmasını da gündeme getirmektedir. İşte, IMF politikalarını uygulayan ülkelerin kısa-dönemde derin gelir dağılımı sorunu ve yoksulluğa sürüklenmesinin nedeni budur.

IMF politikalarında dikkat edilmesi gereken ikinci önemli konu da, IMF politikalarının, sıkıntı içinde bulunan ekonomilerin sorunlarına uzun-dönemli çözüm getirmeyip, tam tersine temel ekonomik ilişkileri bozarak, ekonomileri uzun-dönemde daha derin sorunlara sürükleyici nitelikte olmasıdır. IMF politikaları, sadece kamu kesimi borçlanma gereksinimi, faiz haddi, enflasyon ve cari açık gibi parasal dengelere yönelmekte, buna karşın ekonominin yatırım, istihdam, teknoloji düzeyi ve gelir dağılımı gibi temel sorunlarını ihmal etmektedir.

IMF politikalarının temel özellikleri, sistemin işleyişi ve bu kurumların yüklenmiş oldukları işlevlere bağlı olarak, kaynakların merkeze çekilmesi biçiminde yansımaktadır. Bu özellik, finans dünyasının kısa-dönemli sorunlarını çözebildiği halde, uzun-dönemde merkezin kaynak dokularını tahrip edici bir nitelik taşımaktadır. İşte, IMF ve Dünya Bankası politikalarına bizzat kapitalist merkezlerden yöneltilen eleştiriler, merkezin çevre dokularının bu denli hızlı yoksullaştırılmasını engellemeye yöneliktir. Merkez, çevreyi sömürerek hayatiyetini sürdürdüğü için, çevrenin hızlı tüketilmesi merkez kapitalizmin uzun-dönemde işine gelmemektedir. Yoksa, bu eleştirilerin kapitalizmin özüne yönelik olduğunu düşünmek doğru değildir. Böyle bir eleştiri kapitalizmin merkezinden gelemeyeceği gibi, sol çevrelerin bu eleştirileri temel ve yönlendirici olarak alması hem doğru değildir, hem de böyle bir yöneliş ciddi kafa karışıklığına neden olabilir.