1905 Devrimi ve Sovyetler

Eğer 1905 Devrimi 1917'nin "genel provası" ise, onu anlamak, Ekim devriminin yenilgisini nihai olarak kavramak için de bir anahtar olmalıdır. Çünkü 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin dayandığı temel örgütlenme, proletaryanın iktidar aygıtları, onun sınıf egemenliğinin politik araçları olarak Sovyetler, 1905'in ürünüdür. Yani Sovyetler, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin zorunlu kıldığı proletarya diktatörlüğünün Rusya özgülünde ortaya çıkan biçimidir.

Lenin, 1917'de, Nisan Tezleri'nde, yeni bir devlet tipini temsil ettiklerinin anlaşılmadığından yakınırken, Sovyetleri böyle tanımlıyordu. Bu yakınma, yalnızca Plehanov, Axselrod ve Martov gibi Menşevik önderlere değil, Rusya'daki Bolşevik örgütün yöneticilerine de yönelikti. Dolayısıyla "anlaşılmazlığın" Sovyet devletinin kaderinde nasıl bir rol oynamış olabileceği önemli bir sorudur. Şimdilik bunu not düşerek devam edelim. Lenin, tarihin "demokratik devletin üstün tipini", "Engels'in deyimine göre, bir çok bakımdan bir devlet olmaktan çıkan, 'artık terimin gerçek anlamında bir devlet olmayan' devleti" ortaya çıkardığını ve bu devletin "halktan ayrı ordunun ve polisin yerine, halkın kendisinin doğrudan ve dolaysız silahlanmasını geçiren Paris Komünü tipi bir devlet" olduğunu kaydeder. "Rus devriminin 1905'te ve 1917'de kurmaya başladığı devlet, işte bu tipte bir devlettir." "Kendi tarzlarında bir demokrasiyi kendiliğinden yaratan halk yığınlarının girişkenliği üzerine" kurulan bir devlet.

Öyleyse, 1905 devrimi, "genel bir prova" olmanın yanısıra daha özel bir anlama sahiptir. Proleteryanın, pratik mücadele içinde nasıl kendi iktidar organlarını yaratma potansiyeline sahip olduğunun ve böyle bir girişkenlik içinde nasıl hızla politikleştiğinin, Paris komününden sonraki ilk önemli örneğidir bu devrim. Yalnızca Komün tarzında bir devlet tipini, proleter devlet tipini ortaya çıkarmış olmakla değil, başlangıçta geri bir ideolojik donanım ve önderlikle mücadeleye girişen proletaryanın, sonuçta böylesine devrimci bir devlet tipine erişmiş olmasıyla da ilginç ve öğreticidir.

OTOKRASİ VE İŞÇİ HAREKETİ

1905 Rus Devrimi, 20. Yüzyılın başında ülke içinde birbiriyle çatışan güçlerin ilk büyük kapışmasıdır. Bir yanda hükümdarlık ve onun istibdat rejimi etrafında bir araya gelmiş güçler (soylular, büyük toprak sahipleri,askeri kast, ruhban zümresi), öte yanda halkın hoşnutsuzluğunu ve başkaldırısını dile getirenler, yani işçiler, aydınlar ve köylüler. İlk çatışma 9 Ocak günü oldu. Soğuk bir kış sabahı imparatorluğun başkenti Petersburg'un işçi mahallerindeki insanlar Çar II. Nikola'nın kışlık sarayı önündeki büyük alana aktılar. Tamamen barışçı bir niyetle bir araya gelmişlerdi. Kimi işçiler çoluk çocuklarıyla katılmışlardı alaylara. Birçoğu ikonolar ve Çarın resimlerini taşıyordu. Devrim şarkıları değil, ilahiler söylüyorlardı. Başlarındaki Papaz Gapon, polisin onayıyla, hızla gelişen sanayi proletaryasının duygularını kontrol altına almak amacıyla Rus Fabrika İşçileri Birliği'ni örgütleyen adamdı.

Bu adam nereden çıkmıştı?

1900'den itibaren devrimci propagandanın gittikçe artan başarısı Çar'ın hükümetini oldukça tedirgin etmişti. İllegalitenin zorluklarına karşın, sosyalist partiler, bütün büyük şehirlerde propaganda ve işçi komitelerine, yer altı matbaalarına sahiptiler. Bu durumda hükümet, savunma araçlarının (hapishane, provokasyon, Yahudi kıyımları-pogromlar) yetersiz olduğu kanısına vardı. İşçi yığınlarını devrimci faaliyetin ve sosyalist partilerin etkisinden kurtarmak ve hareketin denetimini ele geçirmek üzere yeni bir strateji geliştirdi. Bunun için iki Okrana (gizli polis) ajanı görevlendirildi. Bunlardan ilki Okhrana'nın Moskova şubesi şefi Zubatov, ardılı da St. Petersburg cezaevlerinin birinde din adamı olarak görev yapan papaz Gapon'du. Zubatov, 1901'de, Moskova'da metal işçileri yardımlaşma derneklerini kurdu ve bunlar kısa sürede 50 bin üyeye ulaştılar. Ancak RSİDP militanları bu derneklerin asıl niyetini teşhir ederlerken örgütlenme aracı olarak kullanmaktan da geri durmuyorlardı. Böylece giderek politikleşen bu dernekler hükümet ve işverenler için tehlike arzetmeye başlayınca 1903'te tasfiye edildiler. İşçilerin sevgi ve güvenini kazanmayı başaran Gapon ise, "işçi seksiyonları" ile işe başladı. 1904'ün sonuna doğru bu seksiyonlar, başkentin mahallerinde her biri birkaç bin üye ile onbire ulaştı. Hükümetin bu seksiyonlara empoze ettiği tez şuydu: "siyaseti bir kenara bırakın ve sadece iktisadi çıkarlarınızla ilgilenin." Sonuçta devrimciler seksiyon lokallerine sokulmuyordu ama bir taraftan da işçiler talepleri için hızlı bir hazırlığa da giriştiler. Hareket hızla yoğunluk kazandı ve kısa bir sürede Gapon'u aşan ve onu da beraberinde sürükleyen bir fırtınaya dönüştü. 1904 Aralık ayında, Petersburg'taki Putilov fabrikası işçileri hazırladıkları talepler listesini fabrika müdürüne kabul ettiremeyince umutsuzluğa uğradılar. Gapon ise, prestijini korumak için onları tepki göstermeye teşvik ediyordu. Sonunda işçiler, davalarını grevle sürdürmeye karar verdiler. Böylece Rusya da ilk önemli grev başlamış oldu. Bütün işçi seksiyonları 40 bin Putilov işçisini desteklemek için eyleme geçtiler. Gapon'un da katıldığı olağanüstü bir ajitasyon faaliyeti, başkentin işçi yığınlarını sarsıyor, atölyeler kendiliğinden kapanıyor, Putilov grevi Petersburg genel grevine dönüşüyordu. Bu atmosfer içinde tüm Rusya'da mutsuz işçiler ve köylüler adına Çara hitaben bir dilekçe hazırlanacağı söylentisi grevin amacı haline geldi. Devrimci partilerin de baskısıyla bu dilekçe samimiyetle yazılmış köklü bir reform talebini dillendiriyordu. Bundan sonrası Kışlık saraya yürüyüştü.

KANLI PAZAR

Yürüyüşçülerin ağırlık merkezi grevdeki Putilov işçileriydi. İşçiler için için kaynayan ülkenin hoşnutsuzluğunu dile getirmekteydiler: hızla gelişen ve büyüyen sanayi dallarında düşük ücretler, kötü çalışma şartları, durmadan artan vergiler, Japon savaşının gidişi, siyasi hak ve özgürlüklerin kısıtlı oluşu önde gelen nedenlerdi ve hepsi de Çar'a hitaben yazılmış 135 bin imzalı dilekçede dile getirilmişti. Gapon'un yazdığı ve önde taşıdığı dilekçe şöyle diyordu:

"Efendimiz, bizler, Petersburg işçileri ve sakinleri, karılarımız ve çocuklarımız ve biçare yaşlılarımızla, hakikati, adaleti ve yüksek himayenizi talep etmeye geldik huzurunuza.. O hale geldik ki, böyle gidecekse ölelim daha iyi. Çalışamaz olduk ve efendilerimize bildirdik ki, isteklerimizi yerine getirmedikleri taktirde yeniden işbaşı yapmayacağız. Zaten istediğimiz de azıcık bir şey: İşgünü sekiz saate insin, günde bir ruble asgari ücret alalım ve mesai kalksın.. İşte bunlar, Efendimiz, sarayınızın duvarı dibine getirdi bizleri. En son umut durağımız burası bizim. Halkımızla aranızdaki duvarı yıkın. Emredin, genel, eşit ve gizli oy esası üzerinde Kurucu Meclis Seçimleri yapılsın. Eğer siz bu emirleri vermez ve bu yakarışımızı dinlemezseniz, bizde burada, sarayınızın önünde, bu alanda ölürüz."

Yaklaşık 200 bin yürüyüşçü, Çarın, bakan ve bürokratlarının yalanına dolanına kanmayıp halkın sözüne kulak vereceğinden emindiler. Bu, Rus halkının, emekçilerinin paradoksuydu. Rusya'daki işçiler, kırsal kesimle sınırlı da olsa varolan bağlarını koparmamışlardı; "küçük baba" çardan yardım ve himaye istemeye gitmek yabancısı olmadıkları bir gelenekti. Ama Nikola, halkın dert babası olmaya hiç de niyetli değildi. Ailesini yanına alıp sarayı terk etmiş, güvenliği sağlama işini bakanlarına, generallerine ve polis müdürlerine bırakmıştı.

Petersburg'da ve bütün ülkede hava gergindi; her yerde grevler oluyordu. Son iki gündür matbaalar durmuş, gazeteler çıkmamıştı. Şimdi de Putilov işçileri grevdeydi. Bu koşullarda barışçı bir gösteri, bir kıvılcımla bir patlamaya yol açabilirdi. Bürokratların kafası böyle işliyordu. Yürüyüşçülerin dağıtılması emri verildi. Halk dağılmadı. Bunun üzerine kadın, çocuk demeden üzerlerine ateş açıldı. O gün orada, başkentin sokaklarında, binlerce kadın, erkek ve çocuk katledildi. Gece boyunca, polis tarafından şehir dışına taşınan vagonlar dolusu ceset, toplu halde tarlalara gömülmüştü.

ÇAR EFSANESİNİN YIKILIŞI VE DEVRİMİN GELİŞMESİ

Çarlık ile Rus halkı arasındaki bu ilk büyük kapışma ülkedeki siyasi havayı baştan aşağı değiştirdi. Kanlı Pazar'da asıl önemli olan şey halkın Çar askerleri tarafından öldürülmesinden çok, Çarlığa karşı beslediği umutların yıkılmış olmasıydı. 1881'de narodnik devrimciler çar efsanesini yıkmak için çarı öldürmüşlerdi, ama efsane yaşamaya devam etmişti. Ne var ki şimdi paradoks başka bir biçimde bitmişti, efsaneyi bizzat çarın kendisi öldürdü. 9 Ocak 1905'te çarlık moral açıdan devrilmişti. Daha sonra Ekim genel greviyle de proletarya, bir avuç entelektüel ile Çarlık arasındaki teke tek mücadelenin romantizmine son vermişti. Lenin şöyle yazacaktı: "İşçi sınıfı iç savaşta kocaman bir ders almıştır; proletaryanın devrimci eğitimi bir günde aylarca ve yıllarca süren kasvetli, durgun ve sefil varlığıyla edinebileceğinden daha fazla ilerleme kaydetmiştir." Troçki de benzer duygu ve düşünceleri dile getiriyordu: "Devrim geldi! Barış günlerinde binbir güçlük ve yorgunlukla ancak tırmanabildiğimiz basamakları şimdi halk, devrim sayesinde, onar yirmişer basamak atılıyor." Çara hitaben yazılan dilekçenin bilinç düzeyini ölçü alacak olursak, bu saptamalar son derece isabetliydi, süreç böyle akıyordu. Bu arada papaz Gapon, önce yurtdışına kaçmış, daha sonra tekrar hükümetten özür dilemek ve hizmetlerini yeniden sunmak kaydıyla ülkeye dönmüştü. Ama foyası ortaya çıktığında işçiler tarafından asıldı.

Köylüler olup bitenleri tam manasıyla öğrenebilmek için seçtikleri delegeleri Petersburg'a göndermişlerdi. Böylece Kanlı Pazar'ın haberi imparatorluğun dört bir yanına hızla yayıldı. Hükümet büsbütün idareyi elinden kaçırdı. Grevler büyük şehirlere yayıldı. 10 Ocak sabahı başkentin ne bir tek fabrikası ne de bir tek atölyesi çalışmadı. Sadece sanayi işçileri değil, büro işçileri, öğrenciler, hatta hizmetçiler greve katılıyorlardı. Ocak sonunda grevde 400 bini aşkın işçi vardı. İşçiler, "şimdi ne yapmalı" sorusuna, tartışmalarına katılan devrimcilerin görüşlerini alarak bizzat kendileri yanıt arıyordu artık.

Öte yandan köylüler, yoksul, yarı-toprak kölesi milyonlar, efendilerinin malını mülkünü yakıp yıkmaya, yağmaya koyulmuştu. Ağustos'ta kurulan Köylü Birliği, Rus köylüsünün ilk siyasi örgütü oldu. Bu arada Sosyalist Devrimciler Partisi üyeleri Çar'ın amcasını ve Moskova valisini öldürdüler. Kitlelerin ruh hali en çarpıcı ifadesini isyanlarla ortaya koyuyordu: Haziran ayında (büyük sinemacı Ayzenştayn'ın 1924'te ölümsüzleştirdiği) Karadeniz donanmasına bağlı Potemkin Zırhlısı'nda ayaklanma patlak vermiş, Eylül’de ise Sivastopol isyanı çıkmıştı.

Tedirginlik ve huzursuzluk ortamında üretim düştü, fiyatlar ve vergiler arttı; böylece Rusya'nın sanayi ve şehirleşmesinin hızlı gelişmesinin yol açtığı bir çok sosyal ve ekonomik sorun da çapraştı. 1904'ten beri süregelen Japon savaşı da ekonominin yükünü artırmaktaydı. 27 Mayıs 1905'te Cuşima'da Rus donanması neredeyse yokedildi. Büyük bir kibir içinde başlayan, ulusal ve monarşist duyguları hortlatan savaş kaybedilmişti. Bu da hükümetin durumunu iyice zorlaştırmış ve onu ihtiyatlı olmaya zorlamıştı. Devrimci ve liberal çevreler, bu durumdan güçlü bir rejim karşıtı kampanya başlatmak için yararlandılar. Siyasi özgürlüklerin kazanılması doğrultusunda muazzam adımlar atıldı, basın ve ifade özgürlüğü fiilen işler hale geldi. Her eğilimden devrimci gazete sansürsüz yayınlanıp satılabiliyordu. Meslek mensupları birlikler kurup liberallerin öncülüğünde birleştiler. Liberallerin sağında ise, mahalli yönetimi temsil eden Zemstvo'lar vardı. Bütün liberaller anayasal temsili bir hükümeti savunuyordu. Eylül'de özerklik kazanan üniversitelerin amfileri devrimin derslikleri haline gelmişti. İşçiler işten çıkar çıkmaz soluğu üniversitede alıyorlardı.

Devrimde köylülüğü esas alan Sosyalist Devrimciler Partisi, liberalleri destekliyor, siyasal tedhiş ve suikast yöntemini savunuyordu. 1898'de kurulan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) ise, 1903'teki ikinci kongresinden sonra Menşevikler ve Bolşevikler arasında ikiye bölünmüştü. Parti bu nedenle devrimi güçsüz karşılamıştı. Lenin ve Troçki yurtdışındaydılar. Troçki döndü ve sonbahardaki olaylarda önemli bir rol oynadı.

Örgütlü muhalefet gelişiyordu ama aşağıdan yükselen hareket örgütlerin kapsayamayacağı kadar şiddetliydi. Kısmi reformlarla yetinmiyordu. Halkın asgari istekleri, tek dereceli, eşit ve gizli oyla seçilen bir Kurucu Meclis'te odaklanıyordu. Ama Çar ayak diriyordu. İşçilerin cevabı Ekim'de gerçekleşti. Devrim kendiliğinden bir genel grevle patlak verdi. İmparatorluk Balesi dahi dans etmekten vazgeçmişti. Devrimci partiler de, liberaller de hükümet kadar şaşırmışlardı. Petersburg çevresindeki sanayi kentlerinde greve katılan işçi sayısı 2.5 milyonu bulmuştu ve artık siyasal talepler öndeydi.

Ekim grevi, Ocak grevine nazaran daha az kendiliğindendi, çok sayıda grev komitesi tarafından hazırlanmış ve örgütlenmişti. 10 Ekim'de Petersburg İşçi Delegeleri Sovyeti, çeşitli grevci gruplarla siyasi önderleri arasında bir bağ kurmak amacıyla aceleyle toplanmıştı. Az çok temsil esasına dayanan proleter demokrasinin dolaysız bir biçimi olan Sovyet, başkan yardımcılığına seçilen Troçki gibi devrimcilerin elinde çok etkili bir devrim silahı oldu; ülkenin dört bucağına yayıldı. Yayın organı İzvestia, işçi hareketinin nabzının tutulmasında ve yönlendirilmesinde önemli rol oynadı.Ekim grevi proletaryanın genelini sarıp, üniversitelere, serbest mesleklere, hatta devlet memurlarına sıçradı. Grevler, akabinde barikatların yükselmesini ve çatışmaları beraberinde getirdi. Ülkenin her yanında çatışmalar genel bir hal alınca, Sovyet'in toplanmasından iki gün sonra, Çar bir Bildirge yayınlayarak anayasa, politik haklar ve meclis için seçim vaad etmek zorunda kaldı. Ama bu Bildirge devrimin yükselişini durduramayacaktı. Çünkü onun önerdiği danışma meclisi karakterli Duma yerine Sovyet, politik hakların yanı sıra, bütün tutuklular için af, 8 saatlik çalışma günü ve en önemlisi bir Kurucu Meclis talep ediyordu.

Kasım sonunda Petersburg Sovyetinin 560 delegesi vardı ve her biri beş yüz işçiyi temsil ediyordu. Sovyet istibdat rejimine karşı saldırının öncüsü olmuştu. Hem devrimin genel kurmayı rolünü üstleniyor, hem de gıdadan ulaşıma kadar birçok alanda bütünüyle felce uğramış ekonomik hayatı halkın ihtiyaçlarına uygun tarzda yeniden düzenliyordu. Sovyetler, kitleler üzerinde genişleyen etkisiyle tüm emekçilerin temsilcisi ve onların tek hükümeti olmuştu. Elektrik santralleri, demiryolları, telgraf, posta hizmetleri gibi can alıcı sektörlerde, Sovyetlerin emri olmadan, işçiler hizmet vermiyordu. Bu hizmetlerden yararlanmak isteyen burjuvalar Sovyetlere başvuruyordu. Toplumun tüm kesimleri sorunların çözüm kaynağı olarak yüzlerini Sovyetlere çevirmişti. Sovyet, kendi iradesiyle 8 saatlik iş gününü de kabul etmiş ve işçiler 8 saat çalışmaya başlamıştı. Bu bir iç savaş ilanıydı ve Çarlık, Sovyetlerin savaş ilanı karşısında geri çekilmedi. Çünkü bu, onun sonu olurdu.

1905 Devrimi buydu aslında, 1917 Şubat'ında da tekrarlanacak işçi sınıfının fiilen iktidar oluşu. İşçi sınıfı henüz fabrikaları, genel olarak üretimi yönetme bilincine sahip değildi ama Sovyetler aracılığı ile politik bir güç olduğunun bilincindeydi ve bunu kullanıyordu. Üstelik, işçiler sadece demokrasi ve sınıf sorunlarıyla ilgilenmiyordu. Rusya'nın hakimiyetinde ezilmekte olan Polonya'da da bir ayaklanma başlamıştı. Bir Polonya delegasyonu Petersburg Sovyeti'ni ziyaret ettiğinde, Sovyet, Polonya'nın kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını açıklıyordu!

YENİLGİ VE SONRASI

Sonuçta Çarın "Ekim Manifestosu" Rusya'yı meşruti bir monarşi yapıyordu. Kanlı Pazar'dan sonraki kararsız beyanlardan çok daha ileri giderek, bundan böyle Duma'nın onayı olmadan hiçbir kanunun çıkarılamayacağı ilkesini getiriyordu. Liberal burjuvazi açısından devrim başarıya ulaşmıştı. Ancak Çarın başyardımcısı olan ve ona manifestoyu kabul ettiren Kont Witte, manifestoyu Çar'la nazırlarının yetkilerini sınırlayan bir adım değil, Çarlığı ve istibdadı korumak için bir araç olarak görüyordu. "Kafamda bir anayasa var, var ama" diyordu, "kalbime sorarsanız, tükürürüm ben o anayasanın içine!"

Manifesto gözettiği başlıca amacı yerine getirmişti. Devrimin ayağını yerden kesmiş, Petersburg Sovyetinin manevi gücünü çökertmişti. Yeni Duma ile halk işinin başına dönerken Sovyet, genel greve son vermek zorunda kalmıştı. Ama önderleri hala bir silahlı ayaklanmanın ve demokratik cumhuriyetin sözünü ediyorlardı. Kasım ortasında yeni bir genel grev çağrısı yaptıysa da kulak veren olmadı. Ardından Witte, önce Sovyet başkanı Nossar'ı tutuklattı, daha sona onun görevini devralan Troçki ve diğer üyelerini tutuklattığında da halktan ciddi bir tepki gelmedi. 23 Aralık'ta Moskova Sovyeti, Bolşeviklerin rol oynadığı silahlı ayaklanmada 9gün direnebildi, Çar'ın demiryollarını denetleyebilmesi ve Petersburg ile bağ kurulamaması, hükümetin bu ayaklanmayı bastırmasını kolaylaştırdı. Devrim sona ermiş, istibdat şimdilik ayakta kalmıştı.

1905 devriminin ortaya çıkardığı Sovyet olgusu, 1917 Devrimine kadar süren bir tartışma konusu oldu. Pek çok kişi, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bu olguyu, işçi sınıfının devrimci iktidar organları olmaktan ziyade, ayaklanma komiteleri veya sendikal tipte yapılar olarak değerlendirdi. Fakat bütün bu tartışmalarda Paris Komünü deneyimi gözden kaçırılıyordu. Komün, işçi sınıfının devrimci iktidarıydı ve bir iktidar organı olarak Sovyetlerin öncülüydü. 1905'te sovyetler, tüm yığınları bir araya toplayarak, onlara yön vererek, Çarlık devletini felç eden politik grevleri örgütleyerek, kendine bağlı milis kuvvetleri oluşturarak, siyasal iktidarı hedef alarak ve bu yönde kararlı davranarak ikili bir iktidarın temellerini atmıştı.

Alınan kararlar, sovyetlerin Yürütme Kurulu tarafından sovyet delegelerine sunuluyor ve onlar tarafından onaylanıyordu. Yürütme Kurulunda bulunan temsilciler, her ne kadar resmi bir temsilcisi olarak bulunmasalar da sonuçta çeşitli devrimci partilerin üyesiydiler. Ayrıca Yürütme Kurulunda Bolşevik, Menşevik ve Sosyal Devrimciler olmak üzere üç partinin birer temsilcisi bulunuyordu. Sovyetler, burjuva parlamentarizmin, bürokrasinin, düzenli ordunun, mahkemelerin karşısına, çoğunluğun diktatörlüğü olan ve doğrudan sömürülenlerin aşağıdan örgütlenerek yönetimine dayanan işçi demokrasisini çıkarmıştı.

***

"1905 Devrimi yalnızca 1917'nin 'genel provası' olmakla kalmadı, aynı zamanda içinden Rus siyasal düşüncesinin bütün belli başlı gruplarının çıktığı ve Rus Marksizmi içindeki bütün eğilim ve ayrışmaların biçimlendiği ya da belirdiği bir laboratuar oldu."(Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, s.115, Kardelen y. 1990)

1905 devrimi niteliği itibariyle bir burjuva devrimiydi. Gerçekleştirdikleri, bir anayasanın ve Duma'nın kabul edilmesi, siyasi partilerin kurulması ve ifade özgürlükleriydi. Ancak 1908'de Duma feshedilip Stolipin gericiliği dönemi açıldığında devrimin kazanımlarından geriye bir şey kalmamıştı. Marksistlerin ortak yargısı, Rus burjuvazisinin, devrimi gerçekleştirmek bir yana, işçi sınıfının onun için yaptığı devrimin meyvelerini toplamakta da yetersiz kaldığı idi. Ancak bu ortak yargıdan çıkarılacak sonuçlar konusundaki görüşler Menşevikleri ve Bolşevikleri derin bir şekilde birbirinden ayırıyordu. Marksist analizin Rus devrimine uygulanması ve devrimin geleceğine dair ayrılıklar, Bolşevikler, Menşevikler ve Troçki tarafından önerilen yorumlar etrafında şekilleniyordu. Yalnızca Ekim Devriminin kaderinde değil, genel olarak dünya proletaryasının devrimci mücadelesinde de rol oynayacaklardı.

SOVYETLER, BOLŞEVİKLER VE LENİN

Bolşevikler, Ne Yapmalı'daki düşünceler ışığında, partinin denetleyemediği kendiliğinden işçi hareketlerine aşırı bir güvensizlik duyuyorlardı. 1905'in hemen bütün grevleri de bu nitelikteydi. Sovyetleri de bu yapıda gören ve sağlam bir parti önderliği olmadan devrimin başarı şansının olmayacağına inanan Bolşevikler, direktiflere uymayan bu yeni kuruma sempati duymuyorlardı.

Menşeviklerin tutumu ise tam tersineydi. Sovyetlerin oluşumunu doğuran hareketlerin kendiliğinden doğası onlara cazip geliyordu. 1903 Konferansından sonra, Lenin'in merkeziyetçi ve hiyerarşik bir örgütü savunmasına ağır eleştiriler yöneltmişlerdi. Plehanov, Martov, Akselrod vd. kendiliğindenliğe tam bir hareket serbestliği tanıyan bir partiden yanaydılar. Şimdi 1905 baharındaki olaylar, proletaryanın disiplinli, otoriter bir partiye ihtiyaç duymadan da devrimci politik bir hareket geliştirebileceğini gösteriyordu. Martov, daha önce proleter demokrasinin eğitim yeri işlevini görecek "devrimci özyönetim örgütleri"nin oluşturulmasını önermişti. Sovyetlerin çıkışı da bunu karşılıyordu. Ancak Menşevikler, bu "özyönetim örgütlerini" ne proletaryanın iktidar aygıtları olarak görme eğilimindeydiler, ne de bunlar aracılığı ile iktidarı almasını istiyorlardı.

Bolşevik örgütün Rusya sorumlusu Bogdanov, anti-sosyalist partinin çekirdeğine dönüşebileceğini öne sürerek, Sovyetin, Bolşevik parti programının ve merkez komitesinin otoritesini tanımaya zorlanmasını savunuyordu. Bu çizgi, Partinin Sovyetleri boykot etmesi gibi bir uç noktaya kadar gidiyordu. Buna karşın farklı düşünenler de vardı ve Bolşeviklerin bir kısmı Moskova Sovyetinde denetim sağlayabilmişlerdi. Ne var ki, sonuçta Bolşeviklerin Sovyetlerde oynadıkları rol, genel olarak silikti. Lenin'in Petersburg'a varışının öngününde, Rusya'daki Bolşevik örgütün yayın organı Novaya Jizn'de, Bolşeviklerin genel tutumu şu satırlarla dile getirilmişti: "Sosyal-Demokrasi, İşçi Sovyeti'ni proleter eylemleri yürütme organı olarak kuvvetle desteklese bile, Sovyet'in işçi sınıfının politik liderliğini alma denemeleriyle aynı kuvvetle savaşmayı sürdürmelidir." (Lenin Döneminde Leninizm-1, Marcel Liebman, s.103, Belge Yayınları 1990)

Lenin'e gelince.. O zaten Partinin kitlelerle yeni bağlar kurması, bu çerçevede partinin bileşiminin dönüştürülmesi, eski şemalara bağlı kalınmaması yönünde Bolşeviklere sürekli telkinde bulunuyordu. Bolşevikler arasında beliren Sovyet mi parti mi? şeklindeki ikilemi yanlış buluyor, Görevlerimiz ve İşçi Vekilleri Sovyeti başlıklı makalesinde "hem işçi vekilleri Sovyeti, hem de parti" diye yanıtlıyor ve böylece kendini diğer Bolşeviklerden ayırıyordu. Bir yandan Sovyetlerin Menşeviklerde uyandırdığı fetişizmi eleştirirken, öte yandan parti ve kitleler arasındaki diyalektik çelişkiyi çözmeye çalışan Lenin, Sovyetin geçici devrimci hükümetin embriyonu sayılması gerektiğini savunuyordu. Birçok konuda ayrı düşündüğü Troçki ile bu noktada birleşiyordu. Lenin'in tutumunu değiştiren Sovyetlerin başarısıydı. Sovyetleri izliyor, yeni ve beklenmedik bir olguyu anlamaya çalışıyordu. Önceleri grev savaşım organları olarak doğan Sovyetler, zamanla ayaklanma organlarına dönüştü. Bu özgünlüğü dikkate alan Lenin, Sovyetlerin işçi-köylü ittifakına kapı aralamasını savunuyordu. Yani Sovyetleri, proletarya ve köylülüğün "devrimci demokratik diktatörlüğü" düşüncesiyle birleştirmeye çalışıyordu.

Lenin'in bu dönemdeki düşünceleri, anlaşılacağı gibi, henüz Sovyetlerin, proletaryanın politik egemenlik araçları olduğu şeklinde bir kavrayışı içermez. O bu düşünceye, Şubat Devrimi’nde yeniden ortaya çıkan Sovyetlerin ikili iktidar durumuna yol açtığı devrimci koşullarda ulaşır.

DEVRİM ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Kautsky, Amerikan ve Rus İşçileri adlı çalışmasında, proletaryanın ve burjuvazinin politik güçleriyle kapitalist gelişmenin düzeyi arasında dolaysız bir ilişkinin bulunmadığına dikkat çekmiştir. Birbirine zıt bu iki ülke arasında şöyle bir kıyaslama yapar: "bunlardan birinde, sınıflardan biri haddinden çok, yani kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle orantılı olmayacak kadar gelişmiştir, öteki ülkedeyse öbür sınıf böyle gelişmiştir. Bu devletlerden birinde -Amerika'da- kapitalist sınıftır bu, ötekinde -Rusya'da- ise proletarya. Amerikanın dışında hiçbir ülkede, sermayenin diktatörlüğünden bu kadar kesinlikle söz edilemez, buna karşılık militan proletarya Rusya'nın dışında hiçbir ülkede bu kadar büyük bir önem kazanmamıştır.".."Rusya'nın kapitalist dünyadaki büyük devletlerin en gerisi olması, ekonomik gelişmenin politik gelişmeye temel teşkil ettiğini öne süren maddeci tarih anlayışıyla çelişkili gibi görünür; ama gerçekte maddeci tarih anlayışını bir araştırma yöntemi olarak değil yalnızca hazır bir kalıp olarak gören hasımlarımız ve eleştiricilerimizin tanımladığı maddeci tarih anlayışıyla çelişkilidir, o kadar."(aktaran, Troçki, Sonuçlar ve Olasılıklar, s.51)

Buna karşın Menşevikler, klasik Marksist şemaya bağlı kalarak, yani üretici güçlerin gelişme düzeyini esas alarak, sosyalist devrimin ancak güçlü bir proletaryanın eseri olabileceğini, doalayısıyla, Rus poletaryasının kapitalizmin gelişmesi içinde güçlenebileceğini, Rus kapitalizminin ise ancak burjuva devriminin zaferiyle gelişebileceğini savunuyorlardı. Bu ise, iki devrim arasında bir zaman aralığını, -aşamalı devrim anlayışını- öngörüyürdu. Yani Menşevikler, 1905 devrimi sürecinde, proletaryaya burjuvazinin yardımcı bir müttefiki rolünü biçiyordu. Köylülükle ittifak yaparak sürdürülecek bir devrim strtejisinin ise narodnik sapmaya dönüşeceğine ve burjuvaziyi ürküterek devrimi gerçekleştirmekten vazgeçireceğine inanıyorlardı. Mayıs 1905'teki konferanslarında resmi görüşlerini şöyle ifade ediyorlardı: "Sadece bir tek durumda; sosyalizmin gerçekleşmesi için gerekli şartların belirli bir olgunluğa eriştiği ileri Batı Avrupa ülkelerinde devrim zafere ulaştığı taktirde, sosyal demokrasi kendi inisiyatifiyle bütün gücünü iktidarı ele geçirmeye ve mümkün olduğu sürece onu elinde tutmaya yöneltmelidir. Bu durumda, Rus devriminin sınırlı tarihi çerçevesi son derece genişleyebilecek ve sosyalist dönüşümler yolunda ilerlemek mümkün olacaktır." (Bolşevik Devrimi-1, E. H. Carr, s.60, Metis y. 1989). Menşevikler, Rusya'da burjuvazinin zayıflığından, mekanik bir determinizmle, işçi sınıfının da politik egemenliğini kuramayacak kadar "zorunlu olarak" zayıf olduğu sonucunu çıkarıyorlardı.

Lenin ise, tam tersine, Rus burjuvazisinin, burjuva devrimini tamamlayacak kapasitede ve bilinçte olmadığı gerçeğinden proletaryanın devrime önderlik etmesi gerektiği sonucuna varıyordu. Bu yüzden, ona göre, Menşeviklerin politikası devrimin perspektiflerini geliştirmek bir yana, burjuvazinin direncini artırmaktan başka bir sonuç vermeyecekti; devrimi sonuna kadar götürecek tek devrimci sınıf proletarya olabilirdi. Lenin, bu görüşlerini Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği adlı kitabında, formüle etti.

Narodnik anlayıştaki gibi anti-kapitalist değilseler de, köylüler, mülkiyetin temellerinden birini oluşturan toprakları, toprak sahiplerinden alma eğilimindeydi. Dolayısıyla, proletarya, otokrasiyi devirmek ve burjuva demokratik devrimini tamamlamak için köylülükten müttefik olarak yararlanabilirdi. Şöyle diyordu Lenin: "Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük-burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır." (Sol yayınları,1977, s. 119)

Lenin, Proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün, "kalımlı olmayan, geçici bir sosyalist amaç" olduğunu özellikle belirtiyordu. "Dünyadaki her şey gibi, proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün de bir geçmişi, ve bir de geleceği vardır. Bunun geçmişi otokrasidir, serfliktir, monarşidir ve ayrıcalıklardır. Bu geçmişe karşı savaşımda, karşı-devrimle savaşta proletaryanın ve köylülüğün "irade birliği" olanağı vardır, çünkü burada çıkarların birliği vardır. Geleceği ise özel mülkiyete karşı savaşımdır, ücretli işçilerin işverene karşı savaşımıdır, sosyalizm için savaşımdır. Burada iradenin birliği olanaksızdır. Burada önümüzdeki yol, otokrasiden cumhuriyete değil de, küçük-burjuva demokratik cumhuriyetten sosyalizme doğru uzanır. (a.ge. s. 98)

"Elbette, bugünkü tarihsel koşullarda, geçmişin unsurları, geleceğin unsurları ile içiçe girmişlerdir; iki yol kesişmektedir. Ücretli emeğin özel mülkiyete karşı savaşımı, otokrasi koşullarında da vardır; serflikte bile vardır. Ama bu, hiç de bizi gelişmenin bellibaşlı aşamaları arasındaki mantıksal ve tarihsel ayrımı yapmaktan alıkoyamaz… (T) arihin akışı içersinde, bu iki devrimin tek tek özgün unsurlarının içiçe geçmiş oldukları yadsınabilir mi? ..Ve Avrupa'daki geleceğin sosyalist devrimi, demokrasi alanında geride bırakılmış olan bir sürü tamamlanmamış şeyi tamamlamak zorunda kalmayacak mıdır?" (age, s.99)

Burada görüleceği gibi, Lenin, özü itibariyle, kesintisiz bir devrimden yanadır. Lenin bunu Eylül 1905'teki bir makalesinde daha açık olarak şöyle dile getirmiştir: "Demokratik devrimden hemen ve kesinlikle kuvvetimizin, sınıf bilinçli ve örgütlü proletaryanın kuvvetinin ölçüsüyle uyum içinde, sosyalist devrime geçeceğiz. Kesintisiz devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız." (Aktaran Marcel Liebman, s.96). Peki bunun Troçki'nin sürekli devrim formülasyonundan farkı nedir? Bilindiği gibi, (bu satırların yazarı dahil olmak üzere) tarihi Stalin'nin gölgesinde okuyanlar, anlam olarak aynı olan iki terime farklı içerikler atfetmişlerdir. Soruya nesnel bir yanıt vermek için şimdi de Troçki'ye bakalım.

LENİN-TROÇKİ VE SÜREKLİ DEVRİM

Kuşkusuz Troçki, 1905 devriminde Şubat'tan itibaren aktif rol oynayan tek siyasi önderdir. 1903'te örgüt sorunu konusunda Lenin'le arası bozulmuş, ama Menşeviklerle işbirliği de kısa sürmüştü; şimdi onları proletaryanın devrimdeki önderliği konusunda liberal olmakla suçluyordu. Kautsky'nin analizinden hareketle Lenin'le aynı sonuca ulaşıyordu: "Bütün bunlar Rus "uşağının", "efendisinden" daha önce iktidarı ele geçireceği sonucuna varmamızı gerektirmiyor mu?"diye soruyordu Menşevikleri eleştirirken. (Sonuçlar ve Olasılıklar, s.52) Troçki'nin Kautsky'den aktardığı (üretici güçlerin gelişme düzeyiyle ters orantılı, yani burjuvazinin zayıf, proletaryanın ise güçlü olduğu şeklindeki) tespit şu vargıyla biter: Bunun sonucunda "tüm Rusya'nın çıkarları için mücadele, şu anda ülkede varolan tek güçlü sınıfın, sanayi proletaryasının sırtına yüklenmektedir." Dolayısıyla, "mücadele, mutlakiyetle sanayi proletaryası arasındaki tek bir mücadeleye, köylülerin hatırı sayılır bir destek sağlayabilecekleri ama önderlik yapamayacakları tek bir mücadeleye dönüşmüştür."(vurgular Troçki'nin)

Troçki'nin sürekli devrim terimini Marx'tan aldığı bilinmektedir. Marx, Fransa'da Sınıf Mücadeleleri'nde ve ardından 1850'de Komünistler Birliği'ne Çağrı'sında sürekli devrim kavramını ortaya koymuştur. Troçki'nin formülasyonu Marx'ın mantığına uygun olmakla birlikte, tarihsel olarak esas itibariyle Kautsky'nin Rus proletaryası analizine dayanmaktadır. Elbette ki bunu Troçki'nin tezini küçümsemek anlamında değil, bir tespit olarak söylüyoruz. Hem, o dönem tüm Marksist hareketin saygın bir önderi olan Kautsky'nin analizi, şaşırtıcı bir şekilde, tarihsel materyalizmin tutarlı bir uygulamasıdır. Egemen sınıf-devlet arasındaki ilişkide ve devrimin neden süreklilik/kesintisizlik özelliği taşıdığı konusunda Troçki'nin daha ileri bir diyalektik kavrayış gösterdiğini ise bize şu satırlar gösteriyor:

"Proletaryanın politik egemenliği, iktisadi köleliği ile yan yana yaşayamaz. Proletarya, hangi politik bayrak altında iktidara gelmiş olursa olsun, sosyalist politika yolunu izlemek zorundadır. Bir burjuva devriminin iç işleyişi ile politik egemenliğe itilmiş proletaryanın, kendisi bunu istese bile, görevlerini burjuvazinin toplumsal egemenliğinin cumhuriyetçi-demokratik şartlarının yaratılması ile sınırlayabileceğini düşünmek hayalcilik olur. Proletaryanın politik egemenliği, geçici bile olsa, her zaman devlet yardımına gerek duyan sermayenin direncini son derece zayıflatacak ve proletaryanın ekonomik mücadelesine dev boyutlar kazandıracaktır. (..) Proletarya diktatörlüğünün kaçınılmaz sosyo-ekonomik sonuçları kendilerini hızla, politik sistemin demokratikleştirilmesinin tamamlanmasından çok daha önce, ortaya koyacaklardır. "Asgari" ve "azami" programlar arasındaki duvar, proletarya iktidara gelir gelmez yıkılır."(age, s.89)

Sözkonusu olan Geçici Devrimci Hükümet'ti ve bu hükümeti kuracak olan da İşçi Delegeleri Sovyeti'ydi. Dolayısıyla, Troçki, Geçici Devrimci Hükümetin sosyalist önlemler almaktan geri duramayacağını, köylülerin ihtiyaçlarını karşılamak için azami çaba harcasa bile, bir işçi devleti gibi hareket etmeye zorlanacağını söylemiş oluyordu. Bu nedenle, devrimin karakteri burjuva olsa bile, "devrimin kesin bir zafere ulaşması halinde, iktidar, mücadelede önderlik yapan sınıfın eline", yani proletaryanın eline geçeceğinden, "hükümetin politikasının içeriğini" de o belirleyecektir. Bu hükümete köylülüğün devrimci temsilcileri katılmış olsalar bile. Ki, zaten "doğru ve sağlıklı bir politika, kent küçük burjuvazisinin, aydınların ve köylülüğün nüfuzlu önderlerini iktidara çağırmaya iteleyecektir proletaryayı." (age, s.55)

Açıktır ki, Troçki, sorunu iktidarın sınıf karakteri açısından ele almaktadır. Tarihsel deneylerin ışığında köylülüğün bağımsız bir rol oynayamayacağı olgusu iktidarın proletarya tarafından yönlendirilmesine imkan verecektir. "Her geçen gün, iktidardaki proletaryanın politikasını derinleştirecek ve onun sınıf karakterini gittikçe daha çok belli edecektir."

Troçki'nin söyledikleriye Lenin'kileri kıyasladığımızda, ikisi arasında bir yöntemsel yaklaşım farklılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kapitalizmin geriliği nedeniyle proletaryanın henüz iktidarı alabilecek kadar olgunlaşmadığını düşünüyordu Lenin. Bu nedenle, otokrasinin yıkılmasıyla birlikte kurulacak Geçici Devrimci Hükümet'in iki devrimci sınıfın ittifakına dayanmasını öneriyordu. Lenin'in tasarladığı demokratik devrimde, öncülük proletaryaya verilmişse de, proletaryayla köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü formülasyonu oldukça bulanıktır. Proletarya ile köylülük arasında, yukarda aktardığımız gibi, "irade birliği" oluşacağına dair önsel bir inanç vardır. Peki köylülüğün ve genel olarak küçük-burjuvazinin, proletaryadan ve burjuvaziden bağımsız bir iradesi, onlardan bağımsız olarak izleyebileceği ideolojik ve politik bir çizgisi var mıydı? Tüm bu açılardan bağımsız bir rol oynayabilir miydi? İşte sorun gelip burada düğümlenmektedir.

Troçki köylülüğün devrimi sonuna kadar götürme yeteneğinde olan bir sınıf olmadığını, ya burjuvazinin ya da proletaryanın arkasına takılmak dışında üçüncü bir yol izleyemeyeceğini savunuyordu.. Lenin ise, yıllar sonra 27 Mart 1921'de Nakliyat İşçileri Tüm-Rusya Birlik Kongresi konuşmasında şöyle diyecekti:

"Siyasi ruh hali bakımından değerlendirildiğinde onun [köylülüğün] nasıl bir güç olduğunu biliyorsunuz. O yalpalayan bir güçtür. ... Bu güç proletaryanın önderliğiyle burjuvazinin önderliği arasında yalpalıyordu. Dev çoğunluğa sahip olan bu gücün kendi önderliği neden yoktu? Bu kitlenin ekonomik yaşam ilişkileri, kendilerinin birleşemediği, biraraya gelemediği türden olduğu için.. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz -ve bunun onayını, en son çağı, diyelim ki, tüm dünyada son yüzelli yılı alacak olursak, tüm devrimlerin gelişiminde görüyoruz- ki, sonuç her zaman ve her yerde aynıdır: ... Ya proletaryanın önderliği altında, ya kapitalistlerin önderliği altında- orta bir yol yok." (Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yay., Haziran 1977, s.86-87)

İktidarın sınıf karakteri meselesine gelince.. Tartışma, 1917 Şubatında Çarlığın devrilmesinden sonra, bu kez Bolşevikler arasında, devrimin tam göbeğinde şiddetlenerek yeniden gündeme gelmişti. Bir tarafta Lenin ve karşısında onun "eski Bolşevikler" dediği Zinovyev, Kamanev ve diğerleri. Onların savunduğu, eski İki Taktik formülüydü. Lenin bunu "yeni ve canlı gerçeğin özgünlüğünü incelemek yerine, ezberlenmiş bir formülü ahmakça yinelemek" olarak değerlendirmekte ve Paris Komünü tipinde bir iktidar, yani işçi sınıfının devrimci deneyiminden çıkan Sovyet iktidarını önermekteydi. Nisan Tezleri partiyi bölünme aşamasına getirmiş ve Lenin "eski Bolşevikler" tarafından şiddetle eleştirilmişti. Bu itiraz, adeta 1905'te Sovyetlere takındıkları tutumu anımsatmaktaydı, Yine Sovyetlerin önemini kavramakta zorlanıyorlardı. Ne var ki Lenin'in otoritesi, partinin büyük bir hata yapmasının önünü almış ve Ekim 1917'ye gelindiğinde doğru bir tutum alabilmesini sağlamıştı. 1917'de Taktik Üzerine Mektuplarda bu "eski Bolşevikler"e karşı şöyle yazar: "proletaryayla köylülüğün devrimci demokratik iktidarı', Rus Devriminde daha önceden gerçekleşmiş bulunuyor (belli bir biçimde ve belli bir noktaya kadar), çünkü bu formül, yalnızca sınıflar arasında ilişkiyi öngörüyordu, bu ilişkiyi, bu işbirliğini gerçekleştiren somut siyasal bir kurumu değil." Yani formülü, iktidarın karakterini değil, dayandığı ittifakı ifade etmek için kullandığını yazıyordu. Ve ekliyordu "bu formül artık eskimiştir." (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s.24, Sol y.1979) Aynı yerde, çok daha önemli ve kesin bir belirlemede bulunuyordu Lenin: "İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir." (abç)

Bu, salt 1917'nin devrim sürecine özgü bir saptama olarak düşünülemez, yalnızca 1905 devrimi için değil, genel olarak geçerli olması gereken "bilimsel" bir belirlemedir. Böyle düşündüğümüzde, Troçki'nin sürekli devrim teorisinin Marksist bir teori olduğu sonucuna varmamız gerekir. Başka türlü düşünmek, yalnızca Stalinizmin, 1924'lerden sonra iktidarı elde tutma mücadelesinin bir aracı olarak tarihi geriye doğru ideolojik yapılandırma girişiminin tutsağı olmak anlamına gelmez, Marksist devlet teorisiyle de çelişmek anlamına gelir.

Devrim perspektifleri ve iktidarın sınıf karakteri konusu, önemini bugün de koruyor. Zira 1905 Rusya'sında yaşanan saflaşma günümüzde de devam ediyor. Şu farkla ki, bizim gibi geri kapitalist ülkelerde, bir zamanlar burjuva demokratik görevlerin ağırlığını toprak sorunu, yani feodalizmin tasfiyesi oluştururken, bugün kapitalizmin gelişmesiyle birlikte bu sorun giderek ağırlığını kaybetti. Ağırlık "demokrasi" ve "bağımsızlık" sorununa indirgendi. Bu yüzden de Stalinist literatürde, kapitalizmin sınırlarını aşmayan "anti-emperyalist demokratik devrim" ve "cephe"çeşitlemelerinden geçilmiyor.

SON SÖZ

1905 devrimi, 20. yüzyılın ilk büyük devrimi.. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, dünya bir "devrim tutulması" yaşıyor. Tek bir muzaffer devrimin bile yaşanmamış olması bir yana, uluslararası burjuvazi, proleter devrimlerin yaşandığı coğrafyada, Rusya'da, Doğu Avrupa'da, Çin'de kapitalizmin yeniden kurulmasının verdiği güvenle, artık devrimler çağının kapandığı fikrini kitlelere aşılıyor. Hatta, Kırgızistan'da, Ukrayna'da olduğu gibi, "pembe devrimler"le devrim fikrini yozlaştırma çabasında. Solda da azımsanmayacak bir kesim, devrim umudunu yitirmiş, tıpkı Menşevikler gibi, "aşırı muhalefet çizgisine" yatmış durumda. Ama emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı devasa çelişkiler her geçen yıl daha fazla birikiyor ve büyük işsiz kitlelerin yapısal bir durum haline gelmesi gibi, sorunlar daha da kronikleşiyor. Devrimin köstebeği şimdilik derinden derine ilerliyor. Yüzünü Latin Amerika'da göstermeye başladı bile.

Öyle görünüyor ki, 21. yüzyılın 1905'i, yalnızca yüzyılın geleceğine damgasını vurmayacak, burjuva uygarlık çağına son verecek proleter devrimin ilk büyük depremi olacaktır.