Sınıfa karşı sınıf

1mayis2019-bwTürkiye’de yeni bir döneme girildi. Birkaç şey söylemek gerekirse:

Olaylar keskin bir siyasi krize doğru gelişecek.

AKP gidicidir, fakat gitmeyecek.

Siyasi kriz 3-5 yıl kadar sürecek.

Bu öngörümü olgularla güçlendirebilirim.

Türkiye’de hâkim sınıf mali sermayedir (TÜSİAD).

Bu tekelci burjuvazi mevcut siyasi partilere eşit uzaklıktadır.

Sermaye birikimi için o günün şartlarında hangi parti uygun ise onu iktidara taşır ve orda tutar.

İktidara taşıdığı partinin siyasi kullanım değeri tükenir veya aşınırsa mevcut siyasi yelpaze içinden başka çözümler çıkarmaya yönelir.

Bütün bunları, dünyanın gidişatına ve Türkiye’nin somut koşullarına dayanarak yapar.

İçine girdiğimiz sancılı bir süreçtir.

Siyasal tarihimiz örnekleriyle doludur. İktidarın gidici olduğunun belirtileri ortaya çıktığında siyaset şenlenir. Sokak şenlenir.

Hapishaneler şenlenir.

Sınıf mücadelesi kızıştıkça kızışır.

Örneğin;

Menderes gidici olduğunu 1957 seçimlerinde görmüş; gitmemek için gözü kara davranarak seçim sonuçlarını değiştirmişti.

1960’a kadar direndi.

Şenlikli bir dönemdir.

Para vermeyen ABD’ye küstü, Sovyet Rusya’ya döndü.

Ayağının altındaki toprak günbegün kaydı.

Oysa iyi bir Amerikancıydı.

Demirel’in de gidici olduğu 1968’de anlaşılmıştı.

Sovyet Rusya’dan para ve teknoloji alıyordu.

İçerde güçlü bir sol-devrimci-demokratik-kemalist siyasi muhalefet yükseliyordu.

Sınıflar mücadelesi keskinleşmiş, sendikal mücadele büyük işgünü kayıplarına yol açar olmuştu.

Şenlikli bir dönemdir.

“İstesem sokağa ben de 200 bin silahlı adam sürerim” demişti Demirel ama sürememişti.

Sovyet Rusya ile ekonomik ilişkileri fazlaca ileri götürmüştü. Ancak 1971’e kadar dayanabildi.

Gidişinde Amerikan parmağı vardı.

O da iyi bir Amerikancı idi.

Şenlikli –ve kanlı– bir diğer dönem 1977-1980 arasıdır.

Ülke sınırları dışına asker gönderen ve ambargoya canhıraş direnen Ecevit Hükümetinin başına gelmeyen kalmamıştır.

Ecevit “beni fazla sıkıştırmayın, duvarın ötesine geçerim” bile demiştir. ABD ve Avrupa umursamamıştır.

Süreç 12 Eylül askeri darbesi ile noktalanmıştır.

***

Bugüne gelelim:

TÜSİAD böyle olmalı dediği için hükümet sistemi değiştirildi.

İpler AKP’nin elinden çıktı,

Türkiye’de bu sistemle hükümet edilemez.

Ya gideceksin, ya da sertleşeceksin.

Türk devlet dış politikası keyfiliğe, oynamaya hiç gelmez çünkü örtülü teslimiyete (tam bağımsızlık!) dayanır.

Dış politikada içine düşülen açmaz, hükümetin elini kolunu bağlamıştır.

“Türkiye İttifakı!” aranışı budur.

AKP iktidarına TÜSİAD tarafından “24 Ocak Kararları” dayatılacaktır.

TÜSİAD çalışan halkın acilen yoksullaştırılmasını istiyor.

Sanayiciler, AKP’nin sosyal yardım olarak 22,5 milyon yoksula verdiği paraya bile göz koydular.

Hiçbir siyasi parti bu sırat köprüsünden tek başına geçme cesaretini gösteremez.

Bu nitelikte programlar dayatılmış teknokrat hükümetleri zorunlu kılar.

“Demokrasi”den “Timokrasi”ye geçilir.

“Siyasal barış” ve “sosyal barış” çığlıkları yükselir.

Tekraren;

Türkiye’de sermayenin –geleneksel– partisi yoktur, bütün partiler TÜSİAD’ındır.

CHP’ye yeni dönem işlevi hatırlatılmış, evet yanıtı alınmıştır.

Ha İmamoğlu, ha öbürü…

Sorun “merkez”i yeniden örmektir.

“Bize de öneri gelecek mi?” demeyin.

28 Şubat ÖDP’yi kullanmıştı.

Bugün o da olur, HDP de.

Türkiye solu Lenincidir.

“İdeolojik ve örgütsel bağımsızlığını” gözü gibi korur.

Fakat gözünü koruyamaz.

CHP ile selam sabah kesilmeli;

“Türkiye İttifakı”nın karşısına hangi ittifakı koyacağımız düşünülmelidir.