Hayat ağacı

Mühür

Venezuela: darbe ya da anayasal geçiş?

guaido-crVenezuela’da olup bitenlerin ABD’nin başını çektiği küstah bir iktidar gaspı mı, yoksa uluslararası toplumun yardımcı olduğu anayasal bir iktidar devri mi olduğu konusunda uluslararası medyada birçok yanlış bilgi var.

Yasama meclisine 5 Ocak'ta seçilmeden önce Venezuela'da neredeyse bilinmeyen Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó, 23 Ocak günü kendini Güney Amerika ülkesinin “geçici başkanı” olarak ilan ederek yemin etti ve anında Washington ve müttefikleri tarafından tanındı.

Guaidó, kendine biçtiği makamın unvanının Venezuela’nın 1999 anayasasının 233. maddesiyle tamamen uyumlu olduğunu iddia ediyor. Gerçekten böyle mi?

Aşikâr bir mesele

Anayasası'nın 233. maddesi, şu durumlarda “mutlak bir iktidar boşluğunun” ortaya çıktığını belirler: başkanın ölümü, istifası, Yüksek Mahkeme tarafından görevden alınması, Yüksek Mahkeme’nin atadığı bir tıp uzmanının belgelediği ve Ulusal Meclis’in onayladığı “daimî fiziksel ya da zihinsel iş göremezlik”, Ulusal Meclis’in ilan ettiği “görevi bırakma” veya bir halk referandumu yoluyla azil.

Guaidó’nun başkanlık iddiası, bu koşulların sondan ikincisine, yani Nicolás Maduro’nun anayasal sorumluluklarını yerine getirmediği, dolayısıyla görevi bıraktığı iddiasına dayanıyor. Madde 236, uluslararası ilişkilerin yürütülmesinden ve silahlı kuvvetlerin yönlendirilmesinden af çıkarmaya ve referanduma gitmeye kadar her konuyu kapsayan başkanın görevlerini ayrıntıları olarak belirtir.

Muhalefet çeşitli nedenlerden ötürü Maduro'dan hoşlanmayabilir, ancak devletin başının Twitter hesabına gelişigüzel bir bakış, başkanlık işlevlerini yerine getirmekten pek de geri durmadığını ortaya çıkaracaktır. Yani, işe geleceğine Miraflores başkanlık sarayına kapanıp da Görev Aşkı [Call of Duty, yaygın bir bilgisayar oyunu, ç.n.] oynamamaktadır.

Öyle olsa, Maduro zaaf yaratan bir video oyunu bağımlılığı geliştirseydi bile, başkanın yetkileri illa Ulusal Meclis başkanına geçmeyecekti.

Madde 233, altı yıllık görev süresinin ilk dört yılında yukarıda belirtilen şıklardan herhangi birine uyan bir “mutlak iktidar boşluğu” durumunda, başkanın yerine başkan yardımcısının geçeceğini açıkça belirtir. Başkan Hugo Chávez’in 5 Mart 2013’te ölümünden sonra olan da budur, Nicolás Maduro vekaleten başkanlığı devralmış ve 30 gün içinde yeni seçime gidilmiştir. Yukarıdaki senaryonun görev süresinin son iki yılında ortaya çıkması halinde ise, başkan yardımcısı yemin eder ve görev süresini tamamlar. Ulusal Meclis başkanı sadece, başkanlık seçimleriyle seçilen başkanın göreve başlaması arasındaki sürede bir iktidar boşluğu doğması halinde görevi geçici olarak üstlenir.

Dolayısıyla muhalefetin yeni yemin eden Maduro'nun görevi bıraktığı şeklindeki hayli şüphe götürür iddiasını kabul etseydik bile, göreve devralacak olan Guaidó değil Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez olacaktı.

Adil olma uğruna, haydi bir anlığına Juan Guaidó'nun Venezuela'nın meşru “geçici başkanı” olduğunu kabul edelim. Öyleyse neden hâlâ Madde 233'te açıkça belirtildiği gibi 30 gün içinde yeni başkanlık seçimlerine gitmiyor?

Guaidó sadece yeni seçim çağrısı yapmamakla kalmadı, aynı zamanda onun Ulusal Meclisi 5 Şubat'ta, bu seçilmemiş politikacının seçimlerin daha önce yapılmasının “teknik olarak mümkün olmaması” durumunda “en fazla on iki (12) ay boyunca iktidarda kalmasına izin veren“ “Demokratik Geçiş Düzeni” başlıklı bir yasayı onayladı.

233. maddede seçimleri geciktirmeye mazeret olarak “teknik koşullar” diye bir şeyden kesinlikle söz etmiyor. Ayrıca Venezuela muhalefetini 14 Temmuz 2017'de hükümet karşıtı şiddet içeren bir başkaldırının ortasında gayrimeşru bir halk oylaması düzenlemekten alıkoyan engelleyen hiçbir "teknik" mesele yoktu elbette.

Geriye tek bir sonuç kalıyor; Guaidó bir diktatörlüğü haklı çıkarmak için Bolivarcı Anayasayı çarpıtmaktadır.

Maduro’nun seçimi meşru mu?

Anayasal tefsir bir yana, muhalefetin savının püf noktası, Nicolás Maduro’nun 20 Mayıs 2018’de yeniden seçimine “hile” bulaştığı ve dolayısıyla yemin töreninin “gayrimeşru” olduğu ve bir iktidar boşluğu yarattığıdır.

Hâkim medya bu tezi doğru kabul etmiş ve bıktırana kadar tekrarlamıştır.

Maduro’nun toplam seçmenlerin yüzde 31’ine denk gelen 6,2 milyon oyla yeniden seçilmesi, ki Joe Emersberger’in belirttiği gibi bu ABD başkanları için ortalama orandır, şirket gazetecilerinin umurunda değil gibi gözüküyor. Örneğin, Barack Obama için oran 2008'de yüzde 31, 2012'de yüzde 28 iken, Trump 2016'da sadece yüzde 26'ya ulaşarak seçildi, halk oyunu kazanamadı.

Öyle görünüyor ki, batılı uzman sınıfı Maduro’nun, Juan Guaidó’nun meşruiyetini dayandırma iddiasında olduğu 2015’teki ezici parlamento zaferini elde ettiği her şeyiyle aynı seçim sistemi ile kazanmasına da aldırmıyor.

Gerçekten de Maduro’nun uluslararası dört farklı bağımsız izleme misyonunun raporlarında doğrulandığı gibi, düzgün bir şekilde yeniden seçilmesi, Washington’un erken davranıp ana muhalefet partilerinin boykotunu destekleyerek seçim sonuçlarını 90 günü aşkın bir süre öncesinden tanımayı reddetmesi göz önüne alındığında önemsiz kalıyor.

Fakat ABD bununla da yetinmedi. Trump yönetimi, muhalefet adayı Henri Falcon'ın boykota karşı gelmeye cesaret ettiği için yaptırım tehdidinde bulundu; bir yandan da hükümet karşıtı başlıca partiler, bilfiil oy kullanılmaması için ısrar ederek ve eski valinin Maduro'yla iş birliği yaptığı gibi doğru olmayan iddialarda bulunarak onun adaylığını sabote ettiler. Her nasılsa, başka bir egemen ülkenin seçim sürecine yapılan bu pervasızca müdahale, Rusya-gate [ABD’de 1970’lerdeki Watergate skandalına atfen, ç.n.] histerisinin duygusuzlaştırdığı Batı medyası tarafından tamamen göz ardı edildi.

İşin garip yanı, sağcı muhalefet 2017'de Washington'un tam desteğiyle başkanlık seçimlerinin erkene alınmasını talep ederek ölümüne protestolarla sokaklara dökülmüştü.

Halbuki Dominik Cumhuriyeti’ndeki uluslararası arabuluculuk müzakereleri bağlamında seçimlerin öne alınarak Nisan 2018’e çekilmesinin ardından, muhalefet tavır değiştirdi ve söylendiğine göre hükümetle varılan bir ön anlaşmayı reddettiğini bildirdi, bundan sonraki görüşmelerden çekildi. Sonradan seçimleri gene 20 Mayıs'a ertelemek üzere varılan bir anlaşma, Falcon önderliğindeki muhalefet grubunun desteğini aldı, diğer üst düzey ABD yetkililerinin yanı sıra bir askeri darbe çağrısı yapan Florida Senatörü Marco Rubio'ya yakın şahin partilerin öfkesine yol açtı.

Muhalefetin Falcon'un arkasında birleşmesi halinde ülkeyi dört yıldır saran ağır ekonomik krizin ortasında popülaritesi düşmüş Maduro'yu yenme şansının epey yüksek olacağından hiç şüphe yok. Öyleyse ABD ve yerel işbirlikçileri neden boykotu tercih ettiler?

Köklü rejim değişikliği

11 Nisan 2002'de Venezuela muhalefeti ordunun bir bölümünün desteğiyle demokratik olarak seçilmiş Başkan Hugo Chavez'i deviren bir darbe düzenledi. Venezuela Ticaret Odası Başkanı Pedro Carmona kendisini “geçici başkan” ilan ederek yemin etti ve Ulusal Meclis'i, yeni anayasayı ve mahkemeleri feshederek icraatını sürdürdü. Carmona, Bush yönetimi ve İspanya’nın Aznar hükümeti tarafından tanınırken, New York Times kendisini “saygın bir iş lideri” olarak hararetle destekledi. Aslında darbecilere yeşil ışık yakan kişi, yakın zamanda Trump’ın “Venezuela özel elçisi” olarak yeniden hayata döndürülen kepaze savaş suçlusu Elliott Abrams idi. Bu arada, Guaidó'nun finansman talep etmeyi düşündüğü Uluslararası Para Fonu, yeni darbe rejimine alelacele borç teklif ediyordu.

Venezuela muhalefetinin kısa ömürlü darbe rejimi sırasında 50 ila 60 arası darbe karşıtı protestocu sokak ortasında kötü şöhretli Büyükşehir Polisi tarafından vuruldu. Küba elçiliği kuşatıldı; bir yandan da muhalefetin müstakbel başkan adayı Henrique Capriles, Guaidó’nun siyasi akıl hocası, eski Chacao Belediye Başkanı Leopoldo Lopez ile birlikte Başkan Chavez’in İçişleri Bakanı Ramón Rodriguez Chacin’i “yurttaş tevkifi” diyerek üstünü örtmeye çalışsalar da düpedüz kaçırdılar.

Yaygın medya anlatımlarının aksine, Carmona rejimi Venezuela'nın son yirmi yılda yaşadığı tek diktatörlüktür. Dahası, 2002 ile bugün arasındaki paralellikler hiç de rastlantı değildir. ABD’nin desteklediği darbe, 2002'de olduğu gibi, Venezuela’daki geniş siyasi, sosyal ve ekonomik haklar içeren Bolivarcı kurumsal çerçeveyi tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor, ancak bu kez daha önce feshettikleri anayasa adına bunu yapmak istiyor. Guaidó’nun Venezuela’nın petrol sektöründe önemli özelleştirmeler planladığını açıklaması, ki bu sektörün kamulaştırılması Bolivarcı anti-emperyalist projenin can damarıdır, kadar net bir kanıt yoktur. Bununla birlikte, 2002'de gördüğümüz gibi, muhalefet bununla yetinmeyecek, çünkü onları güden tek bir amaç var; Chavismo'yu kitlesel bir siyasi güç olarak ortadan kaldırmak ve böylece, yalnızca üst orta sınıf beyaz seçkinlerin muhayyilesinde var olan, Chavez öncesi “istisnai” liberal demokrasiyi geri getirmek. 2017’deki muhalefet protestoları sırasında gördüğümüz linçler gibi, yakın zamanda Merida'da Chavista olduğu düşünülen bir adamın diri diri yakılması bu tehlikeli yoksul düşmanı nefretin yalnızca bir tezahürü.

Kısacası, uluslararası sol Venezuela’da süregelen ABD destekli darbeyi durdurmayı bir görev bilmelidir. 1970'lerde ve 80'lerde Elliott Abrams gibilerin tüm yarı kürede hevesle teşvik ettikleri karanlık Washington destekli diktatörlükler ve kirli savaşlar çağına dönüşü ancak ABD emperyalizmine karşı aralıksız halk muhalefetiyle önleyebiliriz. Venezuela’da, ve dünyada, demokrasinin kaderi tehlikededir.

Bu makale, VA yayın kurulunun muhalefet lideri Juan Guaidó'nun 23 Ocak'ta kendini Venezuela'nın "geçici başkanı" olarak ilan etmesine ilişkin tavrını ortaya koymaktadır.

Lucas Koerner, Venezuelanalysis (VA), 6 Şubat 2019.
Çeviri: Kızılcık.