Kurucu İrade ve Tek'lik manisi

Milli Savunma Bakanı: "İzmir Ticaret Odası'nda görev almıştım. Bu odanın kurucuları arasında bir tek Müslüman yoktu. Tamamı Levantenlerden müteşekkildi. Cumhuriyetin kuruluş öncesinde Ankara'da Ermenilere, Rumlara, Musevilere ve Müslümanlara ait dört mahalle bulunurdu. Ege'de verimli topraklar azınlıkların elindeydi. Ulus oluşturma sürecinde en önemli adım Mübadele olmuştur. Düşünün, Ege'de Rumlar ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi bugün acaba böyle bir milli devlet olabilir miydik? Güneydoğu'da verilen mücadelede tehcir sebebiyle kendisini mağdur sayanların katkısını hep biliyoruz." [Arat Dink cümle düşüklüğü yapan devam etseydi sözündeki eksik sözcüğü tamamladı ve 'Rumlar, Ermeniler yaşamaya devam etseydi' diye düzeltti. (Taraf, 13.11. 2008)]

Açık konuştuğu için bakana elbette teşekkür etmeyeceğiz. Sözleri aynı zamanda bir itiraftır, ama bu ülkenin demokrasiye, çoğulculuğa, insan haklarına bağlı insanları için utanma vesilesidir.

Bazı sözcükler terimleşince anlam kaymasına uğrar. Mübadele siyasi bir terim olarak kulağımıza olağan (alışılmış) geliyor, ama dilde değiş-tokuş demektir. İnsanlar emtia mıdırlar ki değiş-tokuş edilsinler? İki devlet, "Ben bendekini vereyim, sen sendekini ver," demişler diye olanı olağan mı karşılayacağız? Ülkeler arasında savaş esirlerinin, mahkûmların mübadele edilmeleri o insanların isteklerine, tercihlerine uygundur. Ayrıca o şekilde değiş-tokuş edilen insanlar hür değildirler, tutsaktırlar. Oysa Mübadele'de menkul mal gibi değiş tokuş edilen yüz binlerce insan tutsak veya tutuklu muydular ki devletler onları verdiler, aldılar?

İMAM, MÜEZZİN, HAFIZ

Özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra çağdaş bir ülke için asla kabul edilemeyecek bu lafları eden zât 1999 ANAP'ından kalma parlamenterdir, 2002'den beri bakandır. Millî Savunma Bakanlığı gibi, hükümeti kuran siyasetçinin atamada özen göstereceği, zira askerin kabul edeceği birisidir.

Dahası da 10. C. Başkanı Sezer'in görev süresi dolarken devletin Kemalist ortaklarının AKP'den birisi seçilecekse kendisini kabul edeceklerini söyledikleri mutemet adamdır.

Erdoğan-Gül-Arınç anlaşsalardı Vecdi Gönül bugün Türkiye'nin C. Başkanıydı. O takdirde ihtilaf doğmayacağı için anayasa değişmeyecek, Tehcirci, Mübadeleci Vecdi Bey Türkiye'yi 7 yıllığına temsil ediyor olacaktı. [Erdoğan, Gönül'ün adaylığını kabul etmeye razıydı, ama Arınç, "Gül dışında birisini aday gösterirseniz ben de adaylığımı açıklarım," dediği ve partide belli bir tabanı temsil ettiği için Erdoğan dayatmaya karşı çıkamayınca Gönül de devletin en yüksek temsil makamına çıkamadı.]

Bakanın bu kimliğini yazmamız başka devletlûların böyle düşünmediği, anlamına gelmez. Tam tersine, o anlama gelir. Yaklaşım dün de bugün de devleti yöneten veya teşkil eden kadroların hakiki ve samimi kanaatidir.

Öyle bir rejim düşününüz ki, başbakan, siyasal ve kültürel haklarını isteyen milyonlarca Kürt yurttaşa, "Çekin gidin!" der, Savunma Bakanı, "İyi ki, Ermenileri, Rumları göndermişiz," diye fikir serdeder, Gen. Kur. Bşk. kimi yurttaşları "sözde vatandaş" diye niteler, (DTP'li parlamenterlerin "Dur-Vur yasası" dedikleri) polis vazife ve salahiyetleri kanunu görüşülürken, polisin adam vurmasından zevk duyan afili milletvekili başbakanının pompalı tüfek teşvikinden aşka gelip, "Devlete karşı çıkanı vururum," diye gürler.

Daha ilginç olanı şu ki, birileri devletin tepesindeki AKP'lilere eşlerinin başörtüsünden dolayı, "Suudi Arabistan'a git!" demişlerdi. "Git," diyenler de denilenler de şimdi hep beraber Kürtlere, "Git" diyorlar. Memleketi babasının çiftliği, yurttaşı ağanın marabası sayıp önüne geleni gönderen gönderene.

ÖNCE ERMENİLER

Ermenileri Osmanlı Hükümeti tasfiye etmiştir, ama Türkiye Cumhuriyeti de bu faciayı benimsemiş, onaylamıştır. Hiçbir şekilde, "Osmanlı ayrı devletti, Monarşiydi, biz Cumhuriyetiz, yeni ve başka bir devletiz," dememiştir. [Bakanın, "Mübadele gibi Tehciri de Atatürk planladı," dediğini de hatırlatalım.]

Cumhuriyeti kuranlar Tehcirde siyasi mevkilerde olmasalar bile askeri veya sivil makamlardaydılar. Kadın, erkek, yaşlı çocuk 1,5 milyon Ermeni’yi göç ettirmek ve bu coğrafyadan silmek konusunda 90 yıl sonraki halefleri Vecdi Gönül gibi düşünmüşlerdir.

Daha önemlisi, yeni rejimi kuran da 1915-18 Tehcirini planlayan, organize ve icra eden de aynı kuruluştu, Teşkilat-ı Mahsusa'ydı. Almanya Doğu'da Ruslara karşı espiyonaj amacıyla kurulmasını istemişti, ama MAH devletin değil, İttihat ve Terakki'nin teşkilatı oldu. Tepesinde İttihatçı Merkez-i Umumi âzâsı Dr. Bahattin Şâkir vardı. İlk önemli işlevini de Ermeni Tehcirinde yerine getirdi. Sadece Ermeni katliamında değil, Karadeniz Rumlarına karşı da aktif oldu. MAH'çı Osman Ağa çeteleri binlerce Rum’u öldürdüler.

İsmet Paşa riyasetindeki delegasyon Lozan' a giderken Gazi'den aldığı talimat, "Ermeni konusu getirilecek olursa, asla görüşmeyeceksiniz, bana sormadan masayı terk edip döneceksiniz," olmuştu.

LOZAN'DA AZINLIK HAKLARI

Demek ki, bakan beyin söyledikleri devletin resmi politikasıdır, dile getirdiği husus uluslararası literatürde etnik arındırmadır. Ayrıca geçmişte yapılmış olanın bugün savunulması Türkiye'nin taraf olduğu 1945 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1960 Roma Sözleşmesi, 1976 Arupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Senedi ve 1990 Paris Şartı (BM, Avrupa Konseyi, AGİK ve AB) ilkeleriyle bağdaşmaz.

Bu yaklaşım sadece 1945 sonrası temel uluslararası belgelere aykırı değildir, 1923 Lozan Muahedesi'nde "Gayrimüslim" diye nitelenen ekalliyetin (azınlıkların) hakları güvence altına alındığı için o toplulukları alenen dışlayıcı niteliktedir, onları rencide edicidir.

Antlaşmanın azınlıkları korumaya ilişkin hükümleri III. Kısım'ın 37. ila 44. maddelerinde zikredilir. 37. madde bu bölümdeki hükümlerin temel kanun olarak kabul edilmesini öngörür. 38: onlara yaşama, din, seyahat ve göç hürriyetini, 39: medeni ve siyasi hakları ve mahkemelerde ana dillerini kullanma hakkını, 40: okul ve benzer kurumlar açma, yönetme, anadilden eğitim yaptırma ve buralarda dini törenler düzenleme hakkını, 41: o okullarda anadilde eğitimi kolaylaştırma amacıyla devletin o eğitim kurumlarına maddi yardım sağlamasını, 42: aile kurumu haklarının, örf ve ananelerin, din serbestliğinin teminat altına alınmasını, 43: din ve vicdan hürriyetini vurgular, 44. madde ise bu anılan hükümlerin Cemiyet-i Akvam'ın (Milletler Birliği'nin) güvencesi altında bulunduğunu ve Birlik Konseyi'nin ekseriyet kararı olmadan değiştirilemeyeceğini söyler. Ermeni Tehciri denilen olay deportasyon (zorla hicret ettirme) şekli altında fiili ve fiziki likidasyondur. Resmi görüş kabul etmese de çeşitli ülkelerin nazarında –literatüre sonradan girmiş– jenosit bağlamında etnik temizlemedir. İcra için hapishanelerdeki katiller, sair sabıkalılar, eski Hamidiye'li Kürtler, o yıllarda askerlik hizmeti diye yıllarca yapılan, âdeta bir meslek haline gelmiş sayısız jandarmalar infazcı olarak kullanılmışlardır. Geçtikleri yollarda yağma, cinayet ve tecavüz için saldıran mahalli çeteler ve çapulcular da cabası. Sadece güneydoğu Anadolu'dan değil, Samsun, Karesi (Balıkesir), İzmit, Muğla dahil tüm Anadolu'dan.

Tehcirse, Türk-Yunan Mübadelesi tehcirdir, etnik arındırmadır, çünkü göç ne Yunanistan'daki, ne de Türkiye'deki etnik toplulukların rızasıdır, gönüllü tercihidir.

Mübadele karşılıklı iki devletin anlaşmasıyla yapıldığına göre ortada hukuki bir sorun yoktu. Yani Ermenilerin etnik temizliği türünden bir yok ediş değildi. Ama Türkiye ve Yunanistan'ın yaptıkları, uluslararası hukuka uydurulmuş zorla göçtürmedir. Lozan'da azınlık haklarını karşılıklı tanımalarına rağmen, ulus devlet kurmak için Anadolu yarımadasını Rum ve Ortodokslardan, Yunanistan yarımadasını Türk ve Müslümanlardan arındırmayı öngören rejimlerin marifetidir. Her ikisi de uyruklarındaki etnik azınlıkları gönderirken onlara asla danışmamışlardır, itiraz hakkı da bırakmamışlardır.

GÂVUR İZMİR'İN YAKILMASI

Batı Anadolu'daki arındırmanın savaş sonrası evresi 9 Eylül 1922 günü Gâvur İzmir'de gâvurların öldürülmesiyle, evlerinin, işyerlerinin yağmalanmasıyla başlamıştır. İlk birkaç haftada 30 bin kadar Rum ve Ermeni öldürüldü. Binlercesi limana götürülerek gemilere, teknelere bindirildi. 13 Eylül'de Rum ve Ermeni semtleri ateşe verildi, yangın İzmir'in yarısından çoğunun yıkılması demekti. İzmir'i yakma emrini verenlerin, sigaralarını yakıp keyifle yangını seyrettikleri belirtilir.

İzmir'i bilenler için söyleyelim: Kentin imalat sanayii bölgesi olan Basmane'nin, Türk mahallesi Kadifekale'nin, kozmopolit iş ve çarşı merkezi Konak yöresinin kuzeyinden, bugünkü Büyük Efes Otelinin bulunduğu mevkiden başlayıp şimdiki Alsancak (tarihsel adıyla Punta) yöresine, tren istasyonuna ve iskelesine kadar uzanan geniş alan –şehir merkezinin yarısından fazlası– tamamıyla yakıldı. Enkaz temizlendikten sonra boş kalan alana 1935'te ilk Fuar kuruldu, sonra Kültür-park inşa edildi. Alsancak'ta ise yepyeni bir semt kuruldu.

İzmir'in nüfusu savaştan önce 250.000-300.000 kadardı, sürgün ve Mübadeleden sonra 100.000'e düştü. Cumhuriyette yeni nüfus kaydırıldığı halde, 1927 sayımına göre 134.000 insan vardı. Demek ki, şehrin ahalisinin nerdeyse üçte ikisi gönderilmişti Böylece Gâvur İzmir Gâvur'dan temizlenmişti. [Aradan nerdeyse 90 yıl geçti, İzmir hâlâ halk dilinde Gâvur İzmir'dir. Hatta bir defasında başbakanın bile dili sürçmüş, böyle bir telmihte bulunmuştur.]

Mübadil dediğimiz kitlelerin hangi dramları yaşadıklarına ait belgeler, hatta hatırat, hikâye, roman gibi eserler Türkçede maalesef az. [Şu anda aklıma Yaşar Kemal'in Ada üçlemesinin ilk kitabı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (Yapı Kredi, 1997), Dido Sotiriyu'nun Benden Selam Olsun Anadolu'ya (Can Yayınları, 2003), Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar (Altın Kitaplar, Aralık 2007) geliyor.]

Bilgiler yaşanmışların kuşaktan kuşağa, dilden dile aktarılmasında kalmış. Bu konudaki ilk akademik araştırma 1996'da tamamlanan, Kemal Arın'ın doktora tezidir. Azınlıklar üzerine çalışan Ayhan Aktar olmasaydı o çalışma üniversite kütüphanelerinde kalacak, Mübadelenin veya azınlık sorunlarının değişik tarihsel veçhelerinden haberimiz olmayacaktı.

Bir toplum belleğini bu kadar yadsıyamaz, iki milyon insanın dramını bu denli unutamaz, unutturamaz, tarihini yeni kuşaklardan böylesine kaçıramaz. Ve gençlik tarih diye 10 Kasım'lardaki, "Atam sen kalk da ben yatam"a, okul kitaplarındaki hamasiyata, ulusçu mitinglerde başkası söylenmeyen Onuncu Yıl Marşı'na bırakılamaz.

İnsanlar zor, baskı, korku olmadan soyunun, sopunun, ailesinin yüzyıllardır yaşadığı, çocukluğunu gençlik yıllarını geçirdiği, ölülerini gömdüğü toprakları, sahip olduğu malı, mülkü, araziyi, dükkânı, işyerini gönül rızasıyla terketmezler. Gidecekleri yerdeki insanlarla olan dil birliği, soy birliği ya da din/mezhep birliği o ülkeyi kendi yurtları gibi görmeleri ve isteyerek maceraya girmeleri için yeterli neden değildir.

Balkanlarda ulus devletlerin kurulma evresinde ve özellikle Balkan Savaşları sırasında Türk ve Müslümanların kitle halinde göçmeleri baskılardan kaçmak içindi. Türkiye ve Yunanistan mübadilleriyse karşılıklı devlet zoruyla göçtürülmüşlerdir. 85-90 yıl geçtiği halde mübadillerin çocukları, torunları hâlâ ailelerinin terkettikleri kasabaları ziyarete gelmektedirler, gitmektedirler. Türkiye'den gidenlerin ayrı futbol takımları bile var. Atina'da, Selanik'te yeni kuşaklardan Türkçe bilen ne kadar çok Yunanlı yaşıyor. Birçok, Anadolu Mübadili ana dilleri olmayan (ama anayurtlarından kalan) Türkçe'yi ailelerinde kuşaktan kuşağa yaşatmışlar. [Gönül'ün o lafları ettiği hafta Selanik'te verilen Klasik Türk Müziği konserini izlemeye gelen o torunların sevinçleri, hasretleri bakanı utandırmalıdır.]

RUM TEHCİRİ 1914'TE BAŞLAMIŞTI

Rum tehciri Cumhuriyet'le başlamadı. 1910 başlarında böyle bir plan vardı. Balkan Savaşı'nda Anadolu'ya kaçan Türk ve Müslümanlar MAH tarafından silahlandırılıp çeteler halinde Ege'ye gönderildiler. Rumlar korkutuldular. İttihatçı Halil Bey (Menteşe), "Talat Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safa koymuştu... Fakat bunu yapmak çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbe yol açabilirdi. Alınan tedbir şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen bu işe müdahale eder görünmeyecek, Cemiyet'in Teşkilatı (Teşkilat-ı Mahsusa) işleri idare edecek...Rumlar ürkütülecek..." demiştir. Yine Menteşe, bu şekilde Trakya'da 100 bin Rum Yunanistan'a, "çekilip gittiler", İzmir ve civarında ise 200.000 [Celal Bayar'a göre Bergama, Dikili, Foça, Karaburun ve Çeşme'de 130 bin] Rum Adalar'a, Yunanistan'a göçtüler, aynı yol Karadeniz'de de uygulandı, der. (Ahmet İnsel, Radikal, 29. 05. 2005.)

Demek ki, Yunanistan orduları Ege'ye girmeden 5 yıl kadar önce Rumları kitle halinde kaçırtma başlamıştır. Ve Doğan Avcıoğlu'nun da belirttiği gibi esas neden güvenlik değildir, üretim ve ticaret hayatında Rum ve Ermeni iş adamlarının yerine Türk ve Müslüman iş adamını geçirmektir: "1910'dan itibaren Genç Türkler imparatorlukta Rum avı ve Rum tüccarı avına başladılar... Komiteler Rum mal ve tüccarlarına karşı, açıkça belirtilen ve onları tamamen koyma azmiyle inatçı bir savaş yürüttüler. Bütün doğuyu alt üst eden milliyetçi ateş içinde, bu eylem kısa sürede büyük bir gelişme gösterdi. Rum reayayı ezmek ve bütün İmparatorlukta Rum ticaretini öldürmek söz konusuydu."

Mübadele sürgün operasyonunun tamamlanmasıdır. Yeni göç dalgası fiilen 1922 Eylülüyle başlamış ve 1924'e kadar sürmüştür. Mübadelenin 1924 tarihiyle anılması Yunanistan'daki Türklerin gönderildiği tarih olması nedeniyledir. Mübadeleyle gelenlerin sayısı 400.000'dir.

Sonuç olarak (Ayhan Aktar'a göre) Ege, Trakya ve Karadeniz'den 1.200.000 Rum gönderilmiştir. Harb-i Umumi'den önce gidenlerle birlikte bu rakam 1,5 milyon insandır. Bir o kadar da Ermeni’nin sürüldüğünü veya fiziken likide edildiğini düşünürsek 3 milyon insanın ülkeden silinmesinin insanî dramatik boyutlarının yanı sıra, "Millî iktisat" denilen ülke ekonomisi açısından da olay kalifiye işgücünün ve –sermaye biriktiren– burjuvazinin tasfiye edilmesidir. 1923 Kongresi'yle Kapitalist yola girmiş Türkiye'de onların yerine esnaf, zanaatkâr ve burjuva yetiştirilmesi uzunca zaman almıştır.

TEK DİN, TEK MEZHEP

Tehcir ve Mübadeleyle yapılanın etnik temizleme olduğunu sadece ben söylemiyorum, Vecdi Gönül de öyle düşünüyor: "Türkiye Cumhuriyeti'nin, ulus-devlet kurma gayesi icabı, dünün Osmanlı sonrasının Türkiye toplumunu oluşturan Ermeni, Rumlar başta, bazı kimlikleri etnik temizlemeden geçirme sonucu kurulduğunu" söylüyor.

Ermeni ve Rumlardan BAŞKA “temizlenen etnik kimlikler” acaba kimlerdi? Yanıtı bilmiyorum, ama onca kıyıma, kıyıma, olanca zor'a rağmen bir türlü temizlenemeyenin Kürt kimliği olduğunu biliyorum. Kürtlüğü ne Türkçülük asimile edebildi ne İslamlık ne Sünnilik ne de yüzyıllardır sürüp gelen Nakşi'lik.

Savunma Bakanı'nın andığımız 10 Kasım toplantısında Tehcir ve Mübadeleyi övmesiyle Başbakan'ın "Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Millet" yüceltmesi uyum teşkil etmektedir, Kurucu İrade'yle Millî İrade Tek'lik konusunda hemfikirdir. Türk ve Müslüman olmayanların gönderilmesini, yerlerine Türk ve Müslümanların getirilmesini bugün bile savunmak Tek'leştirme manisinin ve çoğulculuk fobisinin devam ettiğini göstermektedir.

Ne var ki Başbakan Tek'leri eksik saymış: Tek'lik onun saydığı üç Tek'ten ibaret değil. Kendisi de iyi bilir ki, Müslümanlık da o Tek'lere dahildir. İslamiyet’e ilaveten mezhep olarak Tek'lik de vardır.

Laik Kurucu irade dini Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devlet kontrolüne almak isterken amacı sadece Müslümanlık değildi, Sünni Tek'leştirmeydi de. Gayrimüslimleri göndererek toplumu Müslümanlaştırmak, Alevi-Bektaşileri dışlayarak Sünnileştirme amacıyla tamamlanmıştır. Bugün türban konusunda Millî İrade'cilerle takışan Kurucu İrade, kadınlarının asla türban takmadığı Alevi ve Bektaşileri dışlamak konusunda Millî İradeyi temsil ederiz diyen Sünni/Nakşi/Nurcu siyasilerle ahenk ve birlik içindedir.

ALEVİ AYIRIMCILIĞI

Kurucu İrade o kadar laiktir ki, namazsız, camisiz, Cumasız Alevi nüfuslu köylere, "Cami yaptır!" der. Tıpkı imamsız Kürt köylerine bir an önce imam atanmasını istemesi gibi.

Demek ki, Kurucu iradenin asıl derdi laiklik değil. Onun istediği devlette, millette, etnide, dinde, mezhepte monolitik bir Türkiye. Her şeyiyle Tek ve emsalsiz, tıpkı Tanrı gibi. İşte kutsallık budur, Tek'leştirme Tek tanrılı inanç sisteminde kutsallaştırma demektir. Çok Tanrılılıkta ise tabulaştırmaktır.

Aksi halde Cumhuriyet tarihi boyunca Cumhuriyeti ve laikliği desteklemiş ve dinsel gericiliğe hep karşı durmuş Aleviler Kurucu İrade tarafından sürekli ayırımcılığa uğratılmazlardı. Kürtlerin siyasi özgürlükleri tabu olmazdı.

Çeşitli Alevi-Bektaşi kuruluşlarının başkentte düzenledikleri mitingi yadırgadılar. Zaman gazetesi mitingin öncesinde, sonrasında bir hafta yayın yaptı. Zaman, Yeni Şafak, Vakit gibi gazetelere ilaveten kamuoyunun tanıdığı bazı Alevi simalar –bu arada o camianın mensubudur diye AKP'den mebusluk almış zât– Alevilerin alanlara çıkmasından hoşlanmadılar. Eyleme 135.000 kişinin katılmasından rahatsız olmuşlardır. Konjonktür, zamanlama, vb. gibi kelimeleri geveleyerek, "Başımızda bu kadar dert varken, bir de sen çıkma," der gibidirler.

Yöneticiler toplumun her kesiminin uslu çocuk olmasını isterler. İtaat beklerler. Çünkü siyasi anlayışlarında otorite mutlaktır. Yönetmek hükmetmektir. Yönetilen ne kadar boyun eğerse, yöneten daha çok hükmeder.

Halkımız söylemiş: Ağlamayan çocuğa meme verilmez, demiş. Alevi-Bektaşilerin (etnik nitelik de taşıyan Koçgiri ve Dersim sayılmazsa) kültürel ve siyasal hakları konusunda edilgen durmaları bugüne dek ne getirdi? Üvey çocuk olmalarını sona mı erdirdi? Yoksa Malatya, K. Maraş, Çorum, Sivas, Madımak, Gazi katliamlarını mı önledi? Ya da faillerin, katillerin yaptıklarını ödemelerini mi sağladı? İlk günden beri destekledikleri, kendilerini ait gördükleri Kurucu İrade'nin Tek Mezhepçiliğini mi değiştirdi?

Tam tersine, "tarihte ilk kez miting yapmaları" kabahat oldu. Seksen yıldır Mezhepçilik yapanların şimdi Alevileri mezhepçilikle suçlamaları yavuz hırsız misalidir. Tıpkı TBMM kurulurken milliyetler sorununda verilmiş sözlerin üstüne yatıp, seksen senedir ayrımcılık yapıp, sonra da Kürtleri bölücülükle itham etmeleri gibi.

TEKLEŞTİRMENİN EKONOMIK BEDELİ

İttihat ve Terakki' den beri süregelen bütün o Tek'leştirme gayretleri bugün Kürt sorununun vardığı boyutların da, Alevi-Bektaşi topluluklarına huzur vermemenin de sebebidir. Milyonlarca insanımızın temel haklarını ilgilendiren hususların, ölümlerin, kederlerin yanı sıra, Bakan Gönül'ün millî ekonomi dediği ekonomik çıkarlar açısından da sonuç vahim olmuştur.

Cemil Çiçek, Kürt sorunu nedeniyle son 25 yılda bin milyar dolar harcandığını ikrar etmiştir. O ulu Tek'lik adına havaya savrulan, sadece savrulmayan, daha da kötüsü 40 bin insanın hayatına, 3200 köy ve mezranın boşaltılmasına, o köylerden veya başka kırsal bölgelerden 2 milyon kişinin yerlerinden yurtlarından edilmesine, dağın taşın yakılmasına, o topraklarda otun bile bitmemesine, insanlarla birlikte hayvanların, bitkilerin, doğanın da zarar görmesine neden olmuştur.

Diyanet'in olağanüstü bütçesi de savrulan paralardır. Camilere bakınız, Cuma namazları dışında bomboştur. Buna rağmen Cuma’dan Cuma’ya bile camiye gitmeyen on milyonlarca insanın parası imamlara, müezzinlere, Diyanet personeline gitmektedir. Din adamı ancak laik olmayan rejimlerde devletten maaş alır.

Laiklik inanç sahiplerinin kendi din adamlarını kendilerinin finanse etmelerini gerektirir. Bugüne değin, halkın Diyanete savrulan parası sağlığa, eğitime, sosyal kurumlara, bilimsel araştırmalara, alt yapının geliştirmesine harcansaydı toplumumuz sosyal devlette, bilimde, eğitimde kim bilir ne denli ileri gitmiş olurdu.

İşte size Türkleştirmenin çimentosu olan dinsel Tek'leştirmenin ve ibadet masraflarını devlete ödetmenin bu ülkeye kaybettirdikleri. Hatta camilerde Cuma namazı kılanlara da kaybettirdikleri. Türkiye'de 70 bin cami var. Her camide imam yok ama Diyanet personeli 100.000'i aşıyor. Diyanet bütçesi her yıl arttırılıyor. (2009 bütçesinde %23,5 artış öngörülmüş.) Devletin camilere yapacağı yardım sadece eski eser niteliği taşıyan cami ve külliyelerin bakım ve onarımına hasredilmelidir.

Kurucu İrade laik davranıp Diyanet İşleri'ni kurmasaydı da Cuma namazı kılacak mümin Müslümanlar imamlarını, müezzinlerini kendileri temin ederlerdi.

Laiklik iddiasındaki Kemalistler "Batı, Batı" derler, "muasır medeniyetler"i dillerinden eksik etmezler, ama muasır medeniyetlerdeki laisizmi Türkiye'de öngörmezler, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesini, dinin inanç sahiplerine (ehl-i iman'a) terkedilmesini tasavvur bile edemezler. Onlar için laisizmin güvencesi Diyanet İşleri Başkanlığı'dır, genç kızların üniversite binasına başı açık girmeleridir.

TEK PARTİ, TEK ŞEF

Kurucu İrade kendisi kurulurken ve devleti kurarken başka Tek'ler de vardı. Günümüz başbakanının saydığı Tek'leri Kurucu'nun yaşadığı ekstra Tek'lerle tamamlayalım: Kurucu İrade'nin parolası Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Din, Tek Mezhep'in yanı sıra, Tek Parti ve Tek Şef'ti. Hatta başta sayılan ilk Tek'leri sağlamanın yolu bu siyasî Tek'likten geçiyordu.

Kurucu İrade İstiklal Harbi yıllarında Meclis'teki muhalefetin (İkinci Grubun) lideri Ali Şükrü Bey'i Mah'çı eşkiya Osman Ağa'ya temizletmişti. Aynı şaki, yakını Yahya Kâhya ve adamları vasıtasıyla Türkiye Komünist Fırkası kurucusu 15 siyasiyi de öldürtmüştü.

Millî Tek'lik için Karadeniz'de Rum ve Ermeni temizliğinde MAH'ta görev yapan, Koçgiri olayında (Şubat-Haziran 1921) Kürt ve Alevileri temizlemek için, zalimliğiyle tanınan ve ileride Gâvur İzmir'i de yakacak olan Sakallı Nureddin Paşa'nın emrine koşan Osman Ağa, Halk Fırkası için de temizlik yapmıştır. Ama ona siyasetçi temizletenler sonunda onu da temizletmişlerdir.

Derken 1925 Kürt isyanı geldi, ana muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası başta olmak üzere siyasi partiler, sendikalar ve –devletinkiler hariç– bütün cemiyetler yasaklandı. Ertesi yılki İzmir Suikastı fırsat bilinerek potansiyel muhalifler veya hoşlanılmayan şahsiyetler temizlendi. Tek'leştirme kaçınılmaz olarak Tek Parti ve Tek Şefle tamamlandı.

Bir süre için Fethi Bey'e (Okyar) Serbest Fırka denemesi yaptırıldı, Halk Fırkası'ndan 36 kişi istifa ettirilip bu partiye geçirildi, hatta Reisicumhurun kız kardeşi Makbule Hanım da âzâ kaydedildi. Yeni fırkanın devlet partisi olduğu bilindiği halde seçimlerde gördüğü büyük ilgi hoşa gitmedi, 'kapat' denildi, kapatıldı. Kurucusunun Türkiye'de kalması doğru bulunmadı Londra'ya gönderildi. Kurucu İrade halkın henüz demokrasiyi hazmetmediği, çok partili sisteme hazır olmadığı sonucuna vardı.

Reisicumhur ölünce Kurucu İrade adına ordunun başı Mareşal Fevzi Paşa Meclis'i tanklara kuşattırıp –1,5 yıl önce bütün aktif görevlerinden alınmış, İstanbul'a gidip hasta yatağında ziyarete çekinecek kadar Reisicumhur'la ilişkisi kalmamış, Ankara'da atla gezileri halktan tezahürat gördüğü için yöneticileri rahatsız eder hale gelmiş, Meclis oturumlarına bile katılmaz olmuş– İsmet Paşa'yı o makama seçtirdi. Birincisi Ebedi Şef'ti, ikinciye Millî Şef denildi. Millî Şef paraların üzerinden Ebedi Şef'in resimlerini kaldırdı, kendininkini koydurttu, fotoğraflarından boy boy on binlerce bastırarak Devlet dairelerine, mekteplere göndertti.

2. Savaş bitiminde 1945'te BM kurulurken ABD Tek Parti rejimine, "Batı'yla bütünleşmek istiyorsan çok partili olmalısın, en azından görüntüsünü edinmelisin," dediği için başka partilerinin kurulmasına izin verildi ve 1950'de DP olağanüstü bir oy patlamasıyla iktidara geldi. Böylece Tek Parti, Tek Şef dönemi bitecek, ama diğer Tek'ler devam edecek, engelli bir demokrasi 60 yıldır sürüp gelecekti.

TEK MİLLET, TEK BAYRAK

Demek ki, Tek-Tek-Tek diye tekbenciliklerini kutsallaştıranlar çeyrek asır boyunca o Tek'lerin tamamlayıcısının Tek Parti ve Tek Şef olduğunu hatırlarlarsa iyi olur.

O kadar çok Tek ve Tek'çilik hangi rejimde vardı diye düşününce, akla Franco geliyor. Rejim Katalonya'nın, Bask'ın, Andorra'nın, vb. federatif bir sistemde kendi kendilerini yönetme talebini reddediyordu. Dindardı, Hıristiyanlıktan başka din, Katoliklikten başka mezhep tanımıyordu. Siyasi yaşamda çok partili demokrasi değil Tek parti Falanj düzeni hâkimdi. Faşist diktatörlüğün tepesinde ise Generalissimo (En Büyük General Franco) oturuyordu.

Tek Şef 1975'te öldükten sonra ancak o zaman demokrasi geldi, 1978 Anayasası siyasi ve etnik çoğulculuğu tanıdı. Siyasi haklar arasında özerklik de vardı. Bir bölgeyi oluşturan belediyelerin üçte ikisi birleşerek özerklik ilan edebileceklerdi. Yani mevcut özerk birimleri tek tek adı konmuş olarak tanımakla kalmıyor, federatif bir yapı içinde yer alacak yeni özerk birimlerin oluşturulmasına da özgürlük tanıyordu. Özerk bölgeler kendi yerel parlamentoların oluşturdular, seçimle gelen bu kurumlar aracılığıyla kendi kendilerini yönetir oldular.

Özerklik hakkı 1992'de daha da genişletildi. Bugün İspanya'da 17 özerk bölge bulunmaktadır. Özerk bölgeler (ve Adalar) nüfuslarına veya yüzölçümlerine bakılmaksızın senatoda eşit üye sayısıyla (4'er senatörle) temsil edilirler.

Bayrak meselesine gelince: 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda Olimpiyat Köyü'nün ana girişinde üç ana bayrak gönderi vardı. Ortadaki en yüksek bayrak Katalonya Bayrağıydı, solunda bildiğimiz sarı-kırmızılı İspanya bayrağı, sağında beş kıtayı temsil eden beş halkalı Olimpiyat bayrağı asılıydı. Hiçbir İspanyol, Katalan bayrağına gösterilen ayrıcalığı Tek Vatan'a ihanet saymadı. Bütün dünyadan gelmiş sporcular, izleyiciler, devlet adamları da şaşırmadılar.

Demek ki, "dostum" dediğiniz Zapatero'nun dostluğunu hak etmek için önce onun devletinin demokrasisini kavramanız lâzım, Katalonya, Bask, Andorra ya da diğer özerk bölge halklarının haklarına da, bayraklarına da nasıl saygı gösterdiğini kavramak, örneğin, "Ben İspanyalıyım ama İspanyol değilim, Katalan’ım," diyene, "Çek git!" demeyen yurttaşlık ve çağdaşlık bilincini tanımak lazım.

Veya İngiltere bayrağı diye bildiğimiz üç renkli, ortada haç üzerine çapraz çubuklu bayrak İngiliz bayrağı değildir, Birleşik Krallık bayrağıdır. İngiltere'nin bayrağı beyaz zemin üzerine kırmızı haçtır. İngiltere gibi İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın da bayrakları vardır. Futbolda Avrupa Uluslar Kupası veya Dünya Kupası maçlarını izlemiş olanlar burada saydıklarımızın ayrı millî takımlarla ve bayraklarla turnuvaya katıldıklarını bilirler.

MÜŞTEREK HAYAT MÜMKÜNDÜ

Türk -Yunan Harbi 4 muharebelik ve 2 yıllık bir savaştı, büyük orduların savaşı değildi. Asıl zorluğu 1. Dünya Savaşından büyük yıkımlarla çıkmış, bitap düşmüş, toprakları işgal edilmiş ve savaşmak için askere vereceği silahı, yiyeceği, giysisi nerdeyse kalmamış bir toplumun olağanüstü zor koşullarda bu savaşı vermesiydi. Türk ordusunun İstiklal Harbi'ndeki can zayiatı hayli azdır. Buna karşılık 1. Dünya Savaşı'nda 1 milyonu asker, bir o kadarı da, Ermeni veya diğer sivil, 2 milyon insanın öldüğünü söylersek "Harb-i Umumi" (Genel Savaş) ile "İstiklal Harbi" arasındaki can kaybı farkı ortaya çıkar. Kaldı ki, 1. Dünya Savaşı Rumların yoğun olduğu İzmir ve havalisinde ya da Ege'de cereyan etmemişti.

Savaş devam ederken ortak yaşamı sürdürmüş olan insanların tanıklıklarını okuyalım, Gayrimüslim ve Müslim çatışması halk arasında değildi.

Balkan Harbi'nde Anadolu'ya göçen insanlardan veya başkalarından MAH nezaretinde kurulan çeteler veya Osmanlı döneminde dağa çıkmış eşkıyalar olan Efeler, Rum ağırlıklı köylere saldırıyorlardı. Rum Çeteleri de aynı şeyi Türklere, Müslümanlara yapıyorlardı. Ama İzmir’in içindeki Rum-Ermeni-Levanten ağırlığı sayılmazsa, Gayrimüslimler Türklere nazaran 5'te 1 azınlıktaydılar. Saldırılardan esas zararlı çıkanlar azınlıklar oluyordu.

Savaşın seyrine, git-gellerine göre bazen Türk çeteleri, bazen Rum çeteleri saldırganlaşıyorlardı. İlginç olan şu ki, bu çeteler birbirlerine karşı savaşmıyorlar, silahsız halka saldırıyorlardı, çünkü yaptıkları yağma çapul ve sindirme, kaçırtmaydı. Gene ilginç olan diğer bir husus, Güney Ege'de çetelerin şerrinden kaçan Rumların da Türklerin de güvenlik için İtalya işgalindeki bölgeye sığınmalarıydı.

Bu nedenle devletlerin siyasetleri ve içteki propagandaları halkın hissiyatını belirler. Yukarı'dan neyin empoze edildiği önemlidir. Savaştan sonra resmi politikanın yurttaşlığı vurgulaması, etnik kültürel çoğulluğun devamını işlemesi, "Hep beraber yeni bir ülke kuracağız, Türkiye'yi yoksulluktan, geri kalmışlıktan birlikte kurtaracağız," diye Türk-Rum, Müslim-Gayrimüslim birliğini, birlikteliğini vurgulaması halinde süreç çok farklı gelişirdi. Ankara tam tersini yaptı. Vecdi Bey'in övündüğü yolu izledi, ırkçı politikalar güttü. Esenliğin yolunu İzmir'i yakmakta ve Mübadelede, etnik temizlemede buldu.

Aksinin mümkün olduğunu Türk-Yunan Harbine ve sonraki ırkçılıklara rağmen 1955'e kadar İstanbullu Türklerin hemşehri azınlıklarla kavga etmeden, yaşamalarında görürüz. [Fakat onlara da sıra gelecekti. Bir kez daha Yukarı'dan gelecekti, 6-7 Eylül'le gelecekti.]

YUKARIDAN NE VERİLİRSE

1914'te Rumların 300.000'den fazlası sürüldüğü halde, Türk-Yunan Harbi'nin Ege'de açtığı yaraları sarmak gene de mümkündü. Mübadelenin ileri sürülen gerekçesi bahaneydi, ekonomik Türkleştirmenin resmî kılıfıydı.

Ayrıca, Lozan Antlaşması karşılıklı olarak azınlıklara haklar ve güvenceler getirmekteydi. Rumlar ve Ermeniler Türklerle İstanbul' da birlikte yaşamaya devam etmişlerken, Ege'de de yüzyıllardır bir arada yaşamış olanlar niçin beraber yaşamasınlardı?

Ve nihayet Türkiye ile Yunanistan arasındaki düşmanlık savaştaki gibi kalmadı. 1950'lerde Kıbrıs gündeme gelinceye değin iki devlet de ihtilafsız yaşadılar, 12 Ada'nın İtalyanlardan Yunanistan'a geçmesi de Ege'de barışı bozmadı.

Türk-Yunan Harbi yıllarının başbakanı Venizelos birkaç kez devrilip Liberal Parti başkanı olarak tekrar başbakanlığa seçildikten sonra Mustafa Kemal Paşa'nın davetlisi olarak 1930'da Ankara'yı ziyaret etti. 8-9 yıl öncesinin iki düşman devleti dostluk paktı imzaladılar. Her iki yönetimin de yarattığı yakınlaşma atmosferi Yukarı'dan gelen dostluk ve barış politikasının (veya aksinin) dostluklarda da, düşmanlıklarda da ne denli önemli ve etkili olduğunu göstermiştir.

Yunanistan Kralı Paulos ve Kraliçe Frederica'nm 1952'de uzun süren Türkiye ziyaretleri vardır. Konuklar günlerce manşetlerden, radyo haber bültenlerinden düşmediler. Hiç kimse, "30 yıl evvel denize döktüğümüz Yunanlıların Türkiye'de ne işi var?" demiyordu. Radyo, basın Türk-Yunan dostluğundan söz ediyor, resmi propagandanın da etkisiyle halk konuklara sevgi gösterisinde bulunuyordu.

Ama ne zaman ki Kıbrıs ihtilafı çıktı, içeride ekonomik sorunlarla sıkışmış DP hükümeti dikkatleri dışa çekmek için Kıbrıs Türktür propagandasına sarıldı, sonra "kahpe Yunan, alçak palikarya" lümpenliği başımıza bela edildi. Derken Özel Harp Dairesinin utanç verici 6-7 Eylül operasyonu geldi. Kıbrıs için devlet mitinglerinde Kıbrıs Rumlarıyla birlikte Yunanistan'a da küfredildi. Komünistlere dinsiz-imansız diye söven halk bir papazın nasıl komünist olacağını düşünmeden mitinglerde "Kızıl Papaz" Makarios'u lânetliyor, Moskova’ya gönderiyordu.

İSTANBUL'UN ESKİ ÇOĞULLUĞU

Sait Faik'in hikayeleri o dönemin İstanbul yaşamından röportajlara benzer: Rum ve Türk balıkçılar beraber çalışırlar: İbram, İstelyo, Muharrem, Koço, Barba, Hüseyin, Hristo, Karavokoni, Ahmet, Niko. Veya Kör Mustafa, yaşlı Apostol Efendi, Papaz Aleksandros, dondurmacı çırağı İmrozlu Todori, Çankırılı amele Mehmet oğlu Mehmet, ihtiyar duvarcı Antimos, Kumarbaz Hayri Efendi, berber Dimitro, Stelyanos Hrisopolus ile torunu Trifon, Bakırköylü Ermeni Mercan Usta, Arabacı Bayram, Bulgar sütçü Pandeli, Madam Eleni, genç sevgili Aleksandra... günlük yaşamın insanlarından bazılarıdır.

Türk ve Müslüman emekçilerle kahvede, meyhanede, muhallebicide, çarşıda-pazarda, mahallede, kadın hamamında, kabul günlerinde iç içe, yan yanaydılar. Paskalya'larını, Hamursuz'larını, 10 Muharrem Aşure Günleri'ni, kandillerini, yortularını, bayramlarını karşılıklı kutluyorlardı; komşular çörek, un helvası, haşlanmış boyalı yumurta, aşure, bayram yemeği, kandil simidi, iftar sofrasından özel yiyecekler veriyorlardı. Yardımlaşarak turşu, sirke kuruyorlar, reçel, ev salçası yapıyorlardı, ilh...

İlk buzdolapları azınlıklarda olduğundan yaz günlerinde konu komşuya kâse içinde buz yolluyorlardı, birbirlerinin cenaze törenlerine, taziyet ziyaretlerine gidiyorlardı. Hatta Müslümanlar kiliselerde Hıristiyan azizlere, Hıristiyanlar Müslüman yatırlara mum yakıyorlar, nezir (adak) adıyorlardı.

Çocuklar okulda, mahallede arkadaştılar, arsada top koşturduklarında hiç de dinlerine göre takımlara ayrılmıyorlardı. O yıllarda ilk ve orta öğrenimdeki Türk öğrencilerin azınlıklardan arkadaşları vardı.

Beyoğluspor, Taksim gibi futbol takımlarının oyuncuları Rum ağırlıklıydı, ama statta karşı takım taraftarı onlara gâvur diye sövmüyor, taraftarlarına bugün Diyarbakırspor’a yaptıkları gibi, "Kansızlar Dışarı!" diye bağırmıyordu.

Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük futbolcu, 16 yaşında 1. Küme'de oynamış, Fiorentina, Nice takımlarına transfer olmuş, 50 kez millî formayı giyerek Şeref Madalyalı ilk futbolcu olmuş, millî takımdaki gol krallığını 30 yılı aşkın elinde tutmuş, kaptanlık yapmış, adı Fenerbahçe ve Türk futboluyla özdeşleşmiş, Profesör lâkabını kazanmış, "Ver Lefter'e yaz deftere" sözüyle popülerleşmiş, yediden yetmişe futbolla hiç ilgisi olmayan insanların bile tanıdığı, Büyükadalı balıkçı çocuğu Lefter Küçükandoniadis herkesin Rum zannettiği bir Arnavut Ortodoks'uydu.

Diğer millî takım futbolcularından Buduri, Sofyanidis, Yordan, Kasapoğlu Rum, Garbis Ermeni, Rober Yahudiydi. Statlarda onlar için tek bir aşağılayıcı kelime duymazdınız Basketbol, voleybol takımlarında azınlıklardan oyuncular daha da fazlaydı.

Avrupa Şampiyonu olan Cemal Kamacı çıkıncaya dek uzun süre Türkiye'nin uluslararası ringlerdeki tek millî profesyonel boksörünün adı Garbis Zaharyan'dı. İstanbul Spor ve Sergi Sarayı'ndaki maçları radyodan naklen yayınlanır, bütün Türkler dünya çapındaki güreşçilerini alkışladıkları gibi Ermeni boksörün başarılarıyla gönenirlerdi.

O dönemin en ünlü aktörü Ayhan Işık, komedyen Aziz Basmacı, 'Horoz Nuri' Vahi Öz, kötü adam rolleriyle Kenan Pars, Turgut Özatay, sevilen tip Sami Hazinses sinemanın popüler Ermenileriydi.

İMROZ VE BOZCAAD

Metropol İstanbul'u bırakalım: Mübadele dışında tutulan İmroz (1960 ortalarında resmi adı Gökçeada yapıldı, Yunancası İmbros'tu) ve Bozcaada'da (Tenedos) Türkler'le Rumlar birkaç on yıl birlikte ve eskisi gibi uyum içinde yaşadılar. Devlet Fas kökenli Ticani tarikatının Türkiye liderini Bozcaada'ya sürgün edince, Ada bereli, çember sakallı, 99 tespihli müritlerle, mürtecilerle doldu, Rumlar rahatsız oldular, üçer beşer ayrıldılar.

İmroz'a gelince, bu ada çok daha ünlüydü. Orada yarı açık cezaevi kuruldu, ama Ada halkı tarımda, hayvancılıkta, marangozlukta çalışan, balık tutan, serbestçe dolaşan, yerli nüfusun içine karışan hükümlülerle iyi ilişkiler kurdu. İmrozlu Rumların konukseverliği dillere destandı. İç turizm ve yazlıkçılar henüz olmadığından, oteli, pansiyonu çok yoktu. İmroz halkının ününü ve şaraplarının lezzetini duyarak Ada'yı ziyaret eden meraklı aydınları ya da mahkûm ziyaretçilerini evlerinde konuk ederler, sizi balığa, şaraba, çiroza, ev havyarına, taramaya boğarlardı.

İmroz zamanla Kara'dan göç aldı, Rum nüfus ölerek veya göçerek azaldı, sıfıra yaklaştı. Sonra yazlıklar yapıldı, güzelim bağlar söküldü, çok beğenilen şaraplar kalmadı, sosyal dokusu, doğası, hatta mimarisi değişti ve bugünkü yazlıkçılar adası Gökçeada ortaya çıktı.

PRUSYA MİLİTARİZMİ DE İSTEMİŞTİ

Balkan Savaşı sonrasında 14 Ekim 1913'te Osmanlı Hükümeti'yle Almanya arasında gizli bir ittifak imzalanır. Her iki devlet de savaş halinde birlikte davranmaya karar verirler. Daha doğrusu, Almanya savaşa girdiği takdirde Osmanlı da onun yanında savaşa katılmayı taahhüt eder. Almanya Gen. Kur. Bşk. Moltke ertesi ay General Liman von Sanders'i ve yardımcısı General Bronsart'ı kalabalık bir askerî heyetle ıslahat yapmak gerekçisiyle İstanbul'a gönderir. "Liman Paşa" ve –Harbiye Nazırı ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver Paşa'nın yanına verilen– "Bronsart Paşa" aracılığıyla Osmanlı Hariciyesi ve Genel Kurmayı tamamen Alman Genel Kurmayı'nın emrine girer.

Son yıllarda hortlatılan, Ergenekoncularla tırmandırılan ve Ermeni düşmanlığı nedeniyle inadına arttırılan İttihat ve Terakki muhipliği Türkçülük iddiasındaki İttihatçıların 1. Dünya Savaşı arifesinde ne ölçüde gayri-millî olduklarını, ülkeyi Alman emperyalizminin sultasına nasıl terkettiklerini düşünmez.

İttihatçıların, ipleri Alman militarizminin eline nasıl verdiklerini biz söylesek sözlerimiz önemli sayılmayabilirdi. Ama kendisi onların içinden çıkıp gelmiş İsmet İnönü o durumu yeterince açıklıkla vurguluyor: "Bir devletin orduda, siyasette, memleket idaresinde sır denilebilecek nesi varsa hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti. Bu devlet müttefik de değildi, dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan birisini yönetiyordu. Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü gününe izler durumdaydı."

Bu kadar da değil: Almanya Türkçü Osmanlı hükümetine, "Birlikte harbetmemiz için 'arkanı temizlemen' lazım, Batı'yı Rumlardan, Doğu'yu Ermenilerden temizle," diyecekti. Yunanistan'ın Britanya'ya yakınlığı nedeniyle Anadolu Rumlarını Britanya'nın, Doğu'daki Ermenileri ise Rusya'nın müttefiki sayıyordu. Kısacası, çıkacak savaştaki taraflar (İtilaf ve İttifak saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar kesindi.

Alman Genel Kurmayı'nın istediği etnik temizlik İttihatçı hükümetin planlarına uyuyordu. Yukarıda anlattığımız gibi, Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi 1914'te (harp patlak vermeden önce) başlamıştı. Onu 1915'te Ermeni Tehciri izledi. Savaşın bitimiyle de Mübadele geldi.

Sonuç olarak, Prusya militarizminin 1913 'te kendi emperyal (sömürge paylaşımı) emelleri için öngördüğü Ermeni ve Rum temizliği 10 yıl sonra Türkiye'nin millî devlet kurması için tamamlanmış oluyordu. Gerisi Türk ırkçılığıyla gelecekti.

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ

Vecdi Gönül, "Cumhuriyet'in kuruluşunda ulus devletten başka önemli olan diğer hususun İzmir İktisat Kongresi ile şekillenen millî ekonomi politikası" olduğunu söylüyor.

Kongre toplanırken (Şubat 1923) önemli amaçlardan birisi Ankara yönetiminin İstanbul ve İzmir'in Türk ve Müslüman burjuvazisiyle olmayan ilişkilerini başlatmaktı. Yönetici bürokrasi Türkiye'nin yalnızca siyasi yöneticisi olmadığını, ekonomik temsilcisi ve yöneticisi de olduğunu göstermek istiyordu. O sırada İktisat Vekilliği yapan ve ırkçı görüşleriyle sonradan tarihe geçecek olan Mahmut Esat Bey'in Ankara adına organize ettiği Kongre, Osmanlıdan devralınan liberal politikaların değişmeyeceğini, yabancı sermayeye olumsuz davranılmayacağını göstermek, Düvel-i Muazzama denilen büyük devletlere güvence vermek de istiyordu.

Genç Türkiye, Cumhuriyet ilan etmeden önce liberal iktisat kararı almış, yüzünü Batı'ya ve kapitalizme dönmüş, devletin özel sektör yetiştirmesini, burjuvazi yaratmasını öngörmüştü, ama bunu sağlayacak sermaye, eleman ve tecrübe neredeydi?

1914-24 arasında Doğu'dan Ermeni, Batı'dan Rum kitlelerin gönderilmesi Cumhuriyet'in millî bir ekonomi inşa etmesini (bakanın iddiasının aksine) geciktirmiştir. Bu ülkenin yarısı Ermeni, yarısı Rum 3 milyon insanı kalifiye işgücüydü ve sermaye birikiminin nüvesiydi. Türk ve Müslümanlar uzun süre ne ticarette ne zanaatta ne imalatta boşluğu doldurabildiler. Türkiye kolay burjuva yetiştiremedi.

Vehbi Koç, Sadun Tanju'ya yazdırdığı anılarında, o yılların Ankara'sında bağ evlerinin hep azınlıklara ait olduğunu yazar ve onların eğlenceli yaşam tarzlarına imrenir. Ama Başkent Ankara uzun yıllar bürokrasinin kenti olarak kalır, Vehbi Koç gibi başka bir burjuva yetiştiremez. Koç da ancak 2.Dünya Savaşı yıllarında Koç olmaya başlar.

BURJUVA YARATMAK

Zaten asker-sivil zümre namevcut bir burjuvazinin burjuva devrim misyonunu üstlenmişti, bu durum o üç mil-yon insanın yokluğunda daha da olumsuzlaştı. Kemalist bürokrasi devlet memurları içinden aferist yetiştirmeye çalıştı. Anadolu'da ticaret Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın "antika tefeci-bezirgân" (modern ticarete uzak) dediği Müslümanlara kaldı.

Oysa genç Türkiye'nin üretimi hızla arttırmaya ve ekonomiyi büyük ölçeklerde büyütmeye ihtiyacı vardı. Aktar'ın belirttiğine göre beş yıl süreyle ihracat önceki yıllara göre geriledi. Arkasından gelen 1929-32 dünya bunalımı bu gelişmeye bir başka darbe vurdu.

Üretim bilgi ve tecrübesi ve kalifiye işgücünün yetişmesi açısından (meslek okulları olmadığından) tek eğitim yöntemi çıraklık, kalfalıktı. Herkes bilir ki aileler çocuklarını Ermeni, Rum ustaların (terzi, marangoz, kalaycı, demirci, fırıncı, tamirci, motorcu, kunduracı, kuyumcu, hatta berber, vb...) yanına çırak verirlerdi, hesap kitap bilen gençler ticarethaneye kâtip ya da ambar memuru olarak girerlerdi. Çocuklar okuyorlarsa bile yaz tatillerinde bir zanaat öğrenirlerdi. Küçük yaştan meslek öğrenmeğe başlayan genç ileride kendi dükkanını açardı. Rumların Ermenilerin bu coğrafyadan silinmesi Türk, Kürt veya etnisitesi ne olursa olsun Müslüman gençlerin yetişmesine de ket vurdu.

Feodal üretim ilişkilerinin güçlü olduğu bir toplumda kapitalist ekonomi emirle, kararla kurulmaz. Burjuva devletinin yapacağı asıl iş feodaliteyi tasfiye etmektir. Yapılacak en yaşamsal dönüşüm toprak reformudur ve topraklandırılan köylünün diğer küçük üreticilerle birlikte ekonomik bakımdan örgütlenmesinin yolunu açmaktır. Cumhuriyet yönetimi bunu yapamamış veya yapmamıştır. Çünkü siyasi iktidarını feodallerle işbirliği yaparak sürdürmüştür. Feodalitenin çözülmesi yol yapımıyla kırın kente açıldığı, makineli tarıma başlandığı 1950’li yıllara kalmıştır, Prusya modeli denilen kapitalistleşmeyle mümkün olmuştur.

SOSYAL ETKİ NE OLDU?

Ekonomik etmenleri bir yana koyalım, 3 milyon insanın gönderilmesinin veya yok edilmesinin sosyal etkileri de oldu? Gerek maddi olanaklarıyla gerekse kozmopolit kültürleriyle azınlıkların yaşam tarzları o dönemlerin dinsel ve geleneksel tutuculuklarının ilerisindeydi, Batı'lıydı, köhnemiş bir toplumda çağdaşlığı temsil ediyordu. İlerici atılımlar yapacaksanız onların enerjisine, modernliğine ihtiyacınız olacaktı. Hem irticaa karşı mücadele edeceksiniz, hem de toplumun modern kesimlerini Mübadeleyle, sindirmeyle tasfiye edeceksiniz. Sonra da memurları her ilde Vilayet ve Garnizon nezaretinde tertiplenen Cumhuriyet Balolarına gitmeye zorlayacaksınız, geleneksel toplumun bürokrasisine valsı, tangoyu, operayı, baleyi öğreteceksiniz!

Cumhuriyet'e başlarken dinsel irticadan uzak 1,5 milyon Rum’un Anadolu'dan gönderilmesiyle, onların kasaba ve köylerde iç içe yaşadıkları Müslümanlarla iletişimleri ve pozitif etkileri kaldırılmış oldu.

Yani Kemalist burjuvazi millî devlet, millî ekonomi için toplumu Türkleştirmek ve Türkçüleştirmek isterken ve Türkleştirmenin çimentosunu İslamlaştırmakta bulurken –Alevileri de dışlayınca– rejim büyük kentlerin az çok öğrenimli kesimine ve esas olarak bürokrasiye yaslanır oldu. Taşrada dayanak bulamadı.

Ülkenin en geri yörelerini ise feodallere terketti. Oralarda otoriteyi kendine bağladığı aşiretlere bıraktı. Böyle bir burjuvazi elbette toprak reformu yapmazdı, dinci bağnazlık büyük kentlere gelmediği, daha doğrusu su yüzüne çıkmadığı, gizlilikte kaldığı müddetçe halk hacı hocalara, şıhlara terkedilmiş, pek de önemli değildi. Yeter ki asayiş berkemal olsundu. Tepedeki yöneticiler öyle düşünmeseler bile, altlarındaki bürokrat hiyerarşinin huyudur: Çöpler halının altına süpürülür.

Kurucu irade bugün, seksen sene sonra ektiklerini biçiyor. Türkleştirmenin çimentosu olarak İslamlaştırma/Sünnileştirme politikasının ceremesini hepimize ödetiyor. Danıştay provokasyonları, 28 Şubat'lar, 27 Nisan'lar, parti kapatma davaları, Anayasa Mahkemesi kararları gibi demokrasi ve hukuk deformasyonlarıyla toplumu sarsıyor.

Ülkenin düşünsel gücü Avrupa'nın 200-250 yıl önce aştıklarıyla meşgul. Yerli gündem çağın gerisinde kalmaya, günümüzün geleceğe dönük konularıyla asla ilgilenmemeye devam ediyor. Bakınız, Türkiye 25 yıldır Kürt sorunundan, irtica tehlikesinden, hatta kadın başını örtmeli mi örtmemeli mi geriliğinden başka bir şey tartışmıyor. TV programları, gazeteler, ev, işyeri, kıraathane, berber dükkânı konuşmaları bu iki konuyla doldu. Geri kalanı da diziler, futbol, magazin.

Mesela ilkokullara din dersi Kurucu İrade'nin Millî Şefi zamanında konulmuş, ilk ve orta öğretimde Din Kültürü ve Ahlak Dersi adı altında Kurucu İrade'nin Kenan Evren diktası zamanında 1982 anayasasıyla zorunlu kılınmıştı. Devlet okullarında din dersi ister mecburi ister seçmeli olsun laiklikle bağdaşmaz. Ve o din derslerinde din olarak İslamiyet, mezhep olarak Sünnilik öğretilir.

Sonuç olarak, Batı'dan özce pek farklı olmayan bir yerli İslamofobi geldi. Baykal'a ve yüksek makam Kemalistlerine baksanıza: C. Başkanının eşi başörtülü diye resepsiyonlarına gitmiyorlar, resmi karşılama-uğurlama törenlerinde giyimlerinden ötürü kadınları yok sayıyorlar. Devlet insanüstü ve kutsal olduğu için başı örtülü kadınları Yüce Devlet'e yakıştırmıyorlar. Kanlarına dokunuyor.

TÜRK IRKININ VATANI ANADOLU

Türkiye'yi Türkleştirmek ve Türkçüleştirmek politikası sürüp gitti. Bu konudaki yaklaşımı dönemin önce iktisat sonra Adliye Vekili olan Mahmut Esat (Bozkurt) Ağrı isyanından sonra sarahaten ifade ve itiraf etmiştir: "Türk bu milletin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!" (19 Eylül 1930.)

Dağlar taşlar o hakikati bilsinler diye, Bozkurt'tan seksen sene sonra bile, bu memleketin iki yüz bin genci dağlarda hizmetçi, köle avına çıkmışlar. Kendilerinin de onlarla aynı sınıftan olduklarını bilmeden, önemsemeden.

Kemal Atatürk'ün evlâtlıklarından Afet İnan'ın Cenevre'deki doktorası kafatasçıydı. Tezinin adı "Türk Irkının Vatanı Anadolu"ydu. Yatıp kalkıp "Atam sen kalk, ben yatam!" diye tapınanlar, tapındıranlar 64 bin yurttaşın kafatasının devlet eliyle kumpasta ölçüldüğü (antropo-matriks yapıldığı) bu tezi bugün yüz binlerce basıp niçin okutmazlar, bilemem, oysa tam zamanıdır. (Afet İnan. l'Anatolie, le pays de la race turque, Cenevre, 1939.) İnan tarih profesörüydü, arkasında hangi birikimi bıraktı, bugün onun görüşleri hakkında 3 dakika konuşabilecek 33 kişi var mıdır, merak ediyorum. [Diğer manevi evlâtlardan Sabiha Gökçen, Dersim İsyanına gittiği için dünyanın ilk kadın savaş pilotu diye ün yaptığından, bir hava limanına adı verildiğinden biliniyor, ama Afet İnan'ı bugün kim ne kadar tanıyor bilemem.]

Buna karşılık İnan tezinden daha da irkiltici bir şey yapmış: Çılgın Türkler'in yazarı Kemalist Turgut Özakman'ın da ikrar ettiği gibi (Kanal D, 32. Gün, 13. 11. 2008), Prof. Afet İnan Türk Tarih Kurumu'ndayken Kemal Atatürk'ün bazı görüşlerini, hangi cüretle bilinmez, sansürlemiş. Onun tarafından evlât edinilmiş olmak bu sahtekârlığı yapma hakkını İnan'a nasıl verebilir? Ne adına, kimin adına Kemal Atatürk'ü sansürlemiştir? Düşüncenin sınırlarını çizerek devletin asil sahibi biziz diyenler adına mı öyle yapmıştır?

Hem, "Ah Atam, Vah Atam!" diye Ata'na tapınacaksın, hem de tapındığın kişinin sana uygun gelmeyen fikirlerini sansürleyeceksin. Demek ki, senin ona tapınman bile sahte. Kendinde ondan üstün gördüğün yanlar ve kamlar var ki beğenmediğin, sakıncalı bulduğun sözlerini sansürlüyorsun.

Yani mesele tapınmak değil, tapındırmak. Ülkeye vesayet koymuşların itaat beklentilerine uygun olarak tapındırmak. Siz olsanız babalığını yasaklayan, görüşlerine sınır koyan, ona hem Türk'ün Atası deyip, hem de Atası'nı Türk'ten saklayan bu kadına Hayırsız Evlât demez miydiniz? Sıkı Kemalistseniz, demezdiniz. Halk Atatürk'ü babası bilsin, ama görüşlerini babasının ağzından değil, devlet biziz diyenlerin ağzından, onların müsaade ettikleri kadar öğrensin, başkasını bilmesin.

Örneğin biz bu ülkede Kemal Atatürk'ün ölümünden otuz yıl sonra bile onun ünlü Bursa Nutku'nu yayınlayan dergiyi toplatan, yayıncıya ağır hapis cezası veren mahkemeler olduğunu hatırlarız.

KENDİLERİ GİTTİ, İSİMLERİ KALDI

Türk ırkının vatanı Anadolu nasıl olur, bilmiyorum, ama 64 bin kafatası tetkikinin o sonucu verdiğini hiç zannetmiyorum: Kanıtım, binlercesi kendiliğinden veya resmen Türkçeleştiği halde Anadolu'da şehir, kasaba, dağ, tepe, dere, bel, yalı, yar, bük, boyun, hatta kayalık gibi doğadaki mevki isimlerinden hâlâ arta kalmış o kadar Türk öncesi isim var ki.

Hangi birisini sayalım: Yunanca 'polis' (kent) kelimesinden kalma Bolu, Gelibolu, Safranbolu, Tirebolu, İnebolu, Hayrabolu. Smyrna/İzmir, İmparator Kenti Caesarea/Kayseri, Herakleia'dan Karadeniz, Marmara, Konya'da üç adet Ereğli (bir tane de Bafa Gölü kıyısında Herakleia antik kenti) var, Hereke ve Erbaa'nın da aynı kökenden geldiğini söyleyen kaynaklar bulunuyor.

Aynı adı taşıyan birden fazla yerleşimleri sayarken birisi Ege'de Adramittium Thebe, diğeri Van Gölü kıyısında kurulmuş iki Edremit kasabası olduğunu hatırlayalım.

Osmanlı'nın ilk iki başkenti Prusa Bursa, Adrianopolis Edirne olmuş. Amastris Amasra, Antigoneia/Nikaia İznik, Bitinya Kralının isminden kalma Nikomedia İzmit, Amisos Samsun, Amesiea Amasya, Zela Zile, Kerasoius Giresun, Kotyora Ordu, Trapezus Trabzon, Komana Pontika Tokat, Hyspiratis İspir, Kemacha Kemah, Melitene Malatya, Antiokheia Antakya, Ane Mourion Anamur, Magnesia Manisa, Kotiaion Kütahya, Amorion Emirdağ, Sagalassos Ağlusun, Ksentos Kınık, Abydos Biga, Astha Akçay, Pergamon Bergama, Tyrrha Tire, Pyrgion Birgi, Dadia Datça, Keramikhos Gökova, Dydimia Didim, ilh…

Ya da Anadolu'da bir Sivas, Kuzey Karadeniz' de bir Sivastopol (Sebastopol) var: Bizdekinin adı Sebasteia, oradakinin Sebastopolis imiş. Anadolu'da İskenderun, Mısır'da İskenderiye Aleksandrea'dan kalma. (Antakya ve İskenderun'dan başka Hatay bölgesinin adı Aleksandretta idi.)

Türkçülüğün, ülkücülüğün medar-ı iftiharı Erzurum kelimesindeki "Rum" acaba nereden geliyor: İmparator II. Theodosios'un adını almış bir şehirken, yakınındaki Arzen şehri Türkmenlere geçince kaçan halk Theodosios'a sığınmış, Türkmenler de oraya Arzen Rum demişler. Erzincan'ın ismi Eriza'dan Arzingân'a dönüşmüş.

Bugün Türkiye'nin en dindar şehirlerinden Konya İkonion ile başlamış, Bizans'ta Likonya Eyaleti olmuş. Ama Konyalı çocuklara okullarda, "Filânca göçebe Türk boyunun reisi, 'Buraya kon!' dedi, oraya yerleştiler, adı Konya oldu," denilir, yahut içinde Mevlana'nın adı geçen tevatürler anlatılır.

Halen Anadolu'da ismi en eski olan şehir Sinop. Miletos kolonisi olarak 2800-2900 yıl öncesine dayanıyor.

İsimler, tabiî ki, yerleşim birimlerinden ibaret değil. Mesela Marmara denizi, adası, gölü var. Menderes kelimesi jeomorfolojiye girmiş. Ermenice Ararat Ağrı Dağı, Araks Irmağı Aras, adını ünlü Ermeni hükümdan Büyük Tigran (Dikran)dan alan nehir Dicle veya Marmara Bölgesinde Appulient (Apolyont) Ulubat Gölü olmuş.

Say say, bitmez: Başkent Yerevan'daki "van"ın Güneydoğu Anadolu'da da bulunduğuna dikkat edebiliriz: Türkiye'nin en büyük doğal gölünün iki yakasında Van, Tatvan var, D.Bakır'da Silvan, Ş. Urfa'da Hilvan var.

Okulda bize başkent Ankara'nın Engürü'den geldiğini öğretmişlerdi, doğru ama eksik bilgi. Adın dönüşümünde Engürü, Angora'dan sonraki bir durak. Onun da kökü Ankyra, anlamı ise "deniz çapası". Batı dillerindeki "anchor" sözcüğü de o demek. "Anadolu'nun ortasında deniz çapasının işi ne?" derseniz, biri Bizanslı, diğeri Pers iki ayrı tarihçi kentin çapa ismi için farklı şeyler söylüyorlar.

Gelelim göz bebeğimiz İstanbul'a. Selçuk Erez'in İstanköy Altı Bodrum kitabını bilirsiniz. Ege'de Yunanistan'a bağlı Kós isimli adanın adını Türkler (Rum-Türk birleşik kültürünün sonucu) Stankós'tan İstanköy yapmışlar. Demek ki, İstanbul'dan başka ‘İstan’lar da varmış: İslambol'dan geliyor dedikleri İstanbul kelimesi ne Türk’tür ne Müslüman. İstanbul Rumcadır: Stanpolis. Şehre Doğru demektir.

Ve nihayet Afet İnan'ın tezinin adı bile savını tekzip ediyor. Türk Irkının Vatanı Anadolu muymuş? 64 bin kafatası öyle mi söylemiş? İnan, Anadolu kelimesinin anlamını araştırmamış olamaz. Anatoli Helenistik bir sözcük ve "Güneşin doğduğu ülke," yön olarak "doğu" anlamına geliyor. Ülke adı ise Anatolikon.

Türkler bir ara Türkçe'ye uydurup Anatoli'yi Hamideli yapmışlar, tutmamış neticede isim Anadolu kalmış. (Selçuklular döneminde halk dilinde Anadolu'ya –Bizans hakimiyetinden ötürü– Roma Toprakları anlamında Urumeli denirdi, zamanla Rumeli ismi şimdiki Rumeli'ye kaydı.) Erkek ismi olarak Anatol Yunan ve Rus Ortodokslarında var, ama yazar Anatole France, yönetmen Anatol Litvak'ta gördüğümüz gibi başka Batı ülkelerinde de var.

Kısacası, Tehcir, Mübadele, Güneş Dil Teorisi, Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası, Trakya Sürgünü, Amele Taburları, Varlık Vergisi, Çalışma Kampları, 6-7 Eylül Olayları, 1964 Kararnamesi derken Anadolu'nun bizden önceki sahipleriyle yüzyıllarca birlikte yaşadıktan sonra, "Burası artık bizim, siz gidin!" diye onları kovmuşuz, kovamadıklarımızı baskıdan boğmuşuz.

KÜLTÜREL MİRAS İNSAN YAŞAMIDIR

Kültürel çoğulluğumuzu insanlar yerine, şehir-kasaba adlarıyla koruyoruz. Ama bu kadarı dahi ırkçılara inat ülkemizin bir zamanlar gerçekten de Medeniyetler Beşiği olduğunu gösteriyor.

Anadolu Medeniyetleri Sergisi diye uluslararası çapta arkeolojik bir sergi açarız, anıt, heykel, mozayık, çanak çömlek sergileriz, ama o medeniyetleri kurmuş insanlar nasıl yaşamışlar, ne yapmışlar, ne hissetmişler, onu atlarız. Tarih diye oraları nasıl zaptetmişiz onları anlatırız. Anadolu bizim için Bizans'a karşı Malazgirt'le başlar. [Onu bile Türkleştiririz, Türklerden önce orada var olan, bölgenin yerleşik topluluklarından Kürtlerin savaştaki rolünden resmi tarihte söz etmeyiz.]

"Kültürel miras" diyenlerimiz o kavramdan maalesef insanı ve hayatı anlamıyor. Mirası turistik örenlere, taş duyarlı müzelere sıkıştırmışız, insan söz konusu olduğunda ırkçılığı ortaya salmışız.

En büyük gazetenin logosuyla, bakan-başbakan jargonuyla Türkiye Türklerindir diye geriniyoruz. Ne Mutlu Türküm Diyene'den ya da stadyumlardan apartılmış En Büyük Türk Başka Büyük Yok bağırtısından başka övünç biçimimiz kalmamış.

Büyük spekülatör, tefeci, 55 milyar dolarlık parababası Soros, Türk ordusuna uluslararası güvenlik görevi düştüğünü, satacağımız en büyük ihraç ürününün kanımız olduğunu, çünkü Türk askerinin NATO'nun en ucuz askeri olduğunu söylüyor. Hakaret etmek için söylemiyor, objektif bir saptama yapıyor.

Kan, kan diyenlere soruyoruz, Soros'un söylediği nesnellik hiç mi kanınıza dokunmuyor? Dokunmuyor. Çünkü, "Biz o kanları Kore'de ABD için döktük," diye hâlâ övünüyorsunuz. "Yoksa bizi NATO'ya almazlardı," diye gerekçe getiriyorsunuz. Soros da işte o aynı NATO için kanımızın en ucuz kan oluğunu söylüyor.

Bizim hâlâ en sevdiğimiz şiirler kahramanlık şiirleri. "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Vatan eğer uğrunda ölen varsa vatandır," diyen nekrofil (ölü sevici) lâfı çok beğeniyoruz. O kadar beğeniyoruz ki, lise öğrencileri toplanıyorlar, kendi kanlarından bayrak yapıp Genel Kurmay Başkanı'na götürüyorlar, o da, "Böyle şeyler yapmayın çocuklar, bilime inanın, düşünceye inanın, çok okuyun, çok öğrenin," demiyor, çok duygulanıyor, kanlı bayrağı makamından getirtip gözyaşları içinde basın mensuplarına gösteriyor.

‘KANATSIZ KUŞLAR’

Mübadeleyle, Rum göçüyle, savaş yıllarında Ege'de Türk-Rum ilişkileriyle ilgili yeni bir romandan söz edeceğim: Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini'nden tanıdığımız İngiliz yazarı Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar (Birds Without Wings) isimli eseri 1900 başlarından Mübadele yıllarına kadar, bugünkü adıyla Fethiye, o zamanki adıyla Telmessos kasabasının büyük bir köyündeki (ya da nahiyesindeki) değişik etnilerden, dinlerden insanlar arasındaki ilişkileri anlatıyor.

İmamla papaz dostturlar, köyün önemli olaylarına birlikte el atarlar, sorunları beraber çözerler. Herkes her iki din adamından da hoşnuttur. Müslümanlar Kiliselerde azizlere nezir adamakta, dilek tutup dua etmekte, Hıristiyanlar Müslüman Yatırın türbesine çaput asıp, mum dikmektedirler.

Birisi Rum, diğeri Türk, çocukluklarından beri birbirlerinden hiç ayrılmayan iki arkadaş vardır, Hıristiyan kendisine Mehmetçik, Müslüman ise Karatavuk lâkabını almıştır. Köyün en güzel kızı (ismi Tanrının Sevdiği anlamına gelen) Phliothei'yle çoban İbrahim aşıktırlar. [Romanın sonunda Mübadele onları ayıracakken, ölüm onları ayırır, genç kız uçurumdan düşüp ölür, savaştan zaten yarı meczup dönmüş olan delikanlı büsbütün delirir.]

Seferberlikte Karatavuk askere alınıp Çanakkale Cephesi'ne gönderilirken, Mehmetçik, Rum olduğu için, cepheye değil, halkın Amele Taburları dediği İstihkâm Taburlarına sevkedilir. Genç adam ağır işçiliğe ve uğradığı hakaretlere dayanamayıp dağa çıkar, eşkıya olur.

Savaş nedeniyle dağ taş eşkıya doludur, o da şâkilere katılır. Kasabada, köyde bir arada yaşamış Rum ve Türklerin bazıları, dağda da aynı çetede buluşabiliyordur. Kimse, gelip kendilerine katılmak isteyen Rumu, "Seni gidi gâvurun dölü!" diye temizlemiyor ya da, "Bas git, Kefere!" demiyor, onunla şâkiliği, ekmeği, ganimeti paylaşıyordur. Haydutların yaptığını devletler yapamıyorlardır.

ÇANAKKALE MUHAREBELERİ

Kitap, Çanakkale Cephesinde siperlerde aylarca kalan, kavurucu yaz sıcağında da, karakış soğuğunda da siperlerde yaşayan her iki tarafın askerlerini de anlatıyor.

Cesetler toplanmadığı için kokmakta, milyonlarca karasinek askerleri canından bezdirmekte, bit ayıklama molaları verilmekte, zaman zaman siperler arasında beyaz bayrakla ateşkes yapılarak cesetler toplanmaktadır. Cesetler toplanırken yardımlaşılmaktadır. Tarafların siperleri birbirlerine, Batı'nın uzunluk ölçümüyle yer yer 50 m. olacak kadar yakındır.

Çamaşır yıkamak için de savaşa mola verirler. Düşman tarafların askerleri arasında yiyecek, sigara, ekmek değiş tokuşu yapılır, hatta çukurdan beyaz bayrak uzatıp atış oyunu oynarlar. Atışın isabet kaydedip kaydetmediğini bildirmek için Anzak siperlerinden Missed (karavana) veya Hit (isabet) yazılı tabelalar yükseltilir. (Osmanlı askeri düşman askerinin doğru söylediğine inanmakta, attığını vurup vurmadığını ondan öğrenmektedir.)

Karşılıklı siperlerin arasındaki alanda eşeğiyle dolaşıp her iki tarafın askerlerine de su getiren üşütük bir saka yanlışlıkla öldürüldüğünde iki taraf da üzülür.

Bütün bu anlatılanların hiç birisi yazarlık muhayyilesinden çıkmış değil. Çanakkale savaşlarına dair anıları, cephe mektuplarını okumuş olanlar karşılıklı olarak anlatılmış olanların romanda yazılanlarla örtüştüğünü, o olayların doğru olduğunu bilirler.

Birbirlerini öldürmek için cepheye gönderilmiş, çukurlara inmiş, sığınaklara girmiş insanların birbirlerine tüfeklerle, topçu bataryalarıyla ateş ederken bile bir süre sonra düşmanlıklarını unutabildiklerini, karşılıklı oyunlar oynayıp eğlenebildiklerini, yiyecek, içecek, sigara alıp verdiklerini okumak insanları daha iyi tanımamızı sağlıyor.

Ölüm o denli olağan hale gelmiştir ki, insanlar artık ölümü kanıksamışlardır. Böyle olunca hisler dumura uğrar, ölüm korkusu ortadan kalkar. Yaralıları siperlerin, ateş hattının gerisine nakletme ve yaşatma her zaman başarılamaz. Bu ölüm furyasında ölüme değil, yaşama ait gerçekler (bit ayıklamak, çamaşır yıkmak, sineklerden, karıncalardan, ceset kokularından kurtulamamak) askerlerin baş kaygısı olur.

EN BÜYÜK DEFORMASYON

Ölüme böylesine alışınca, arkadaşımızı öldüren, bizi de her an öldürebilecek olan karşı saftaki insanı artık başlangıçtaki gibi görmez olacağızdır. Onu öldürmek üzere ateş ederiz ama düşmanlık duygusu kalmamıştır.

Osmanlıysak o bize konserve et verir, imalat malı sigara verir, zira biz ancak tütünü sararak içiyoruzdur, biz de ona taze ekmek veya meyve veririz.

Anzaksak, Britanyalıysak cephe gerimiz yoktur, lojistiğimiz gemilerden geliyordur, ama beslenmemiz Osmanlı askerinden çok daha iyidir, kışın kaputumuz battaniyemiz vardır.

Bütün vermeler almalar ticari bir mübadele tarzında değildir, gönüllüdür.

Böylece ister Müslüman olun ister Hıristiyan ister Osmanlı olun ister Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Britanyalı, savaşın bütün korkunçluğunu ta içinde yaşadığınız halde, onu kanıksıyorsunuz. Neticede savaş bir oyun haline geliyor. İşte, gerçekten dehşet verici olan budur: Ölmeyi ve öldürmeyi kanıksamaktır. Bu nedenle savaş en büyük insan deformasyonudur. Ve bu yüzden insan savaştan bedenen sağlam dönse bile ruhen ve aklen sağlıklı dönemez.

Lise yıllarımda Askerlik derslerini Kore'ye gitmiş gelmiş subaylar verirlerdi. Yaşlı komşuların geçmişte kalmış ‘Harb-i Umumi hatıralarını’ saymazsak, sıcak savaşı yaşamış insanları 16-17 yaşımızda o subaylarla tanımıştık, savaş manzaralarını canlı bellekleriyle birinci ağızdan dinlemiştik, savaşın benliklerinde bıraktığı izleri izlemiştik.

Kanatsız Kuşlar yazarının dedesi Çanakkale'de Britanya ordusunda savaşmış. Romancının o savaşa ve Türkiye'yle Yunanistan'a ilgisi buradan geliyor olmalı. (Zira önceki romanı, Yüzbaşı Corelli'nin konusu Yunanistan'da geçiyordu. De Bernières eserini yazarken hem Çanakkale muharebelerini, hem Fethiye yöresindeki sosyal yaşamı, hem de Mustafa Kemal'in çocukluğundan Cumhurbaşkanlığına uzanan biyografisini çok iyi incelemiş, Osmanlı kimliği altında bir arada yaşayan, dini ne olursa olsun, "Padişah Efendimiz" dediği Sultan'a (ve Halifeye) bağlılık hisseden insanların uluslaşma ve ulus devlet kurma çağında nasıl ayrıştığını, daha doğrusu ayrıştırıldığını iyi betimlemiş.

Romanda sadece Türkler ve Rumlar yok. Ermeni Tehciri çıktığında köydeki Ermenileri götürmek için Sultan Hamit'in Hamidiye Alayları'ndan kalma silahlı Kürtler gelirler, Ermenileri alıp götürürler, tabiî uzağa gitmeden öldürürler, paralarını, baha eder eşyalarını gaspederler.

Büyük Taarruz'da Yunan orduları çekilirlerken geçtikleri kasaba ve köyleri yakıp yıktıklarında, kaçabilen Türkler İtalyan bölgesine sığınarak güvenliğe erişirler.

MÜBADELEYLE GİDENLER VE GELENLER

Ve nihayet romanın finali savaşı izleyen Mübadeleyle gelir. Rumlar gönderilirler. Ermeniler zaten Tehcir'de tasfiye edilmişlerdir. Rumların yerlerine Girit'ten Türkler getirilir.

Romandaki ilginç bir saptama şudur: Girit'ten gelen Türk ve Müslümanlar da giden Rumlara benzemektedirler, onların âdetlerine, alışkanlıklarına sahiptirler, Türk ve Müslüman alışkanlıklarına uzaktırlar, üstelik giden Rumlar Türkçe bilirlerken, gelen Giritliler Türkçe de bilmemektedir. Köy sakinleri giden Rumlarla anlaşırlarken, gelen Türklerle anlaşamazlar.

Ne var ki, kabahat Giritliler'de değildir, onlar da Mübadele mağdurudurlar. Gidenler gibi onlar da tercihleri hilafına tehcir edilmişlerdir. Finaldeki en önemli sahnelerden birisi Türk ve Müslüman halkın Rum kafilesini çiçeklerle ve gözyaşlarıyla Fethiye'ye kadar yolcu etmeleri, geminin uzaklaşmasını gözyaşları içinde izlemeleridir. Çocukların, uğurlama töreni olarak gemiye ayna tutarak güneşi yansıtmalarıdır.

Yüzyıllardır dost yaşamış, birbirlerinin törelerine, dinlerin, azizlerine, evliyalarına saygı göstermiş, iyisiyle kötüsüyle düşe kalka bir arada geçinip gitmiş farklı dinden, farklı milliyetten, farklı etniden insanlar, Mübadelede, birbirlerini bir daha görmemek üzere ayrılacaklardır.

93 yıl önce soyu kırılan, 3 yıl önce de babasına kıyılan Arat Dink ne dedi? "Yokluğum Türk varlığına armağan olsun," dedi.

---

- İttihat Terakkiden Günümüze Yek Tarz-ı Siya-set TÜRKLEŞTİRME, Gülçiçek Günel, Belge Y., İstanbul, Mayıs 2006.
- Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, Ayhan Aktar, İletişim Y., İstanbul, 2006.

Kızılcık, sayı 35, Kış 2009.