Gerçekle gerçek dışı iç içe

“Da Vinci'nin Şifresi", "Fatima'nın Üç Kehaneti", "Sion Tarikatı", "Vatikanın Sırları”, "Kâhin Nostradamus", "Mesih Ne Zaman Gelecek?", "Kıyamet Yakın mı, Alametleri Neler?", "Tapınak Şövalyeleri", "Masonlar"... son zamanlarda basında yazı dizileri halinde veya kitaplar dünyasında çokça duyduğumuz başlıklar ya da TV ekranlarında görüşülen, tartışılan konular.

Televizyon kanallarında "Sırlar Dünyası" veya benzeri adlarla yayınlanan mistik öyküler zaten sürüp gidiyor, o kurgularda akıl almaz tesadüfler anlatılıyor ve her defasında ilahi adalet tecelli ediyor, kötü daima cezasını buluyor, iyi hep hakkettiğine kavuşuyor, parasını çaldıran beklenmedik şekilde parasına ulaşıyor, ağır hasta iyileşiyor, çocuk bir harika yaratıyor... Kısacası mucizeler gerçekleşiyor, inanılmaz, inanılmazlığından çıkıp reel hayatın içine giriyor, ilh...

Bunlara bir fiksiyon (kurgu) olduğu halde gerçekmiş gibi algılanan "Metal Fırtına"nın, insanların kitap okumadıkları bir ülkede altı haftada 250.000 adet satılmasını da ekleyelim. Bu kitapta da gerçek (ABD'nin Irak'ı işgal etmesi, Kuzey Irak'taki 1991'den beri süregelen nüfuzu, oraya operasyon için gönderilen Türk özel timinin enterne edilmesi veya İkiz Kuleler'in vurulması...) ile kurgu (Türkiye'nin işgali, ABD-Türkiye savaşı, Türklerin uzaktan ABD'yi vurması...) iç içe giriyor.

TARİH, MİTOLOJİ, İLAHİYAT

İnsanları doğaüstü güçler yönetiyor, tek tek insanların yaşamlarını metafizik belirliyor, toplumları ise "Tapınak Şövalyeleri", "Mason Locaları" gibi esrarengiz örgütler yönetiyor. Bireyin hayatlarına ilahi tevekkül, toplumların yaşamlarına ise korku, giz ve giderek paranoya empoze ediliyor.

Düşle gerçeğin, efsaneyle reel‘in insan muhayyilesinde iç içe geçmesi her zaman olmuştur. Bunların en bilinen örneği Troya efsanesidir. Olay İlyada destanında anlatıldığı ve bütün kahramanları mitolojik olduğu halde, birçok insanın zihnine sanki gerçekmiş gibi yerleşmiştir. Ege'nin her iki yakasındaki site devletleri arasındaki savaşların kurgusal bir anlatımı olduğu halde, Hektor, Aekhilleus, Paris, Helena, Agamemnon, Priamos, Kassandra sanki yaşamışlar gibidir.

O kadar ki, Konstantinopolis'in düşmesinden, Bizans imparatorluğunun sona ermesinden sonra muzaffer Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in atını deniz kıyısına sürüp, "Hektor'un öcünü aldım!" dediğini söyleyen tarihçiler ve politikacılar vardır. Bazıları ise, o sözün Sultan II. Mehmed'e değil, İstiklal Savaşı'nın kazanılması nedeniyle Mustafa Kemal Paşa'ya ait olduğunu ileri sürerler. Her iki iddia da yakıştırmadır. Ya da semboliktir denilebilir belki, fakat o sembol de tarihsel değil, siyasaldır, Türk-Yunan düşmanlığına dayanak yapılmak içindir.

Gerçekle gerçek dışının iç içe girdiği bir başka alan ilahiyattır. Üç semavî dinin kutsal kitaplarının mitolojisi İbrani efsaneleriyle başlar, o da Ön Asya'sının ataerkil ve pagan dönem mitolojisinden etkilenmiştir.

Her üç kutsal kitap da dinlerin peygamberlerinin ölümlerinden sonra vücuda getirilmiştir. Musa'nın M.Ö. 14. yy. sonunda (1300'ler) doğduğu, M.Ö. 13. yy.’ın ilk yarısında yaşadığı –Kadeş Savaşı, II. Ramses dönemi gibi bazı tarihi olaylar kıstas alınarak– tahmin edilmektedir. Eski Ahid (veya İslam dilinde Tevrat) olarak anılan ve Tanrı tarafından Musa'ya vahyedildiğine inanılan 5 kitabın son halini alması M.Ö. II. yy.’ı bulmuştur. Hıristiyanlar Eski Ahdin Musa tarafından yazıldığına, Ortodoks Yahudiler 5 kitabın her kelimesinin Tanrı kelâmı olduğuna, Müslümanlar da keza Tevrat'ın Musa'ya Allah tarafından indirildiğine inanırlar. Ama o kelâmların bugünkü haline gelmesi için 14 asır gibi bir zaman geçmiştir.

Hıristiyanlığı ise zaten İsa değil, Aziz Pavlos (Paulus) inşa etmiştir. Hıristiyanlığın görüşleri ve prensipleriyle bir din olarak şekillenmesi, kanonik metinlerin kesinleşmesi 4. yy.'ı bulmuştur.

Oradan günümüze yaklaşılırsa, üç kutsal kitap arasında en az tartışmalı olanı Kur'an'dır. Muhammed, sûreleri kâtiplerine yazdırırdı, ayrıca okuma yazma bilmeyen ama metinleri ezberleyen hâfızlar vardı. Peygamberin 632'de ölmesinden sonra, kısa zamanda yazılı metinlerin ve ezberlerin farklı versiyonları oluşmaya, çoğalmaya başladı. 3. Halife Osman zamanında (644- 655) görevlendirilenler bugünkü Kur'an'ı bir araya getirdiler, Osman diğer metinleri yaktırttı.

Şöyle de olsa, böyle de olsa gerek kutsal kitaplar gerekse diğer din ileri gelenlerinin yazdıklarında veya bugünkü ilahiyatçıların inandıklarında, anlattıklarında tanrısallıkla tarih, mistiklik ve gerçeklik birbirine karışmıştır. Dolayısıyla, antik çağın mitolojisini nasıl ki, tarihten ayırdetmek gerekliyse, daha sonrasının ilahiyatı ile tarihsel verileri, bulguları da ayrı okumak şarttır.

EĞLENCELEŞEN HABER

Öte yandan, tarihî araştırmalara dayanmayan, sadece çekici olsun diye ilginçleştirilen ve gerçeklikten saptırılan tarih fiksiyonu vardır. Bu durum tarihin magazinleştirilmesidir. Çok satış yapan romanlar, filmler, TV dizilerinin ve özellikle ABD'de milyonlarca satılan CD-ROM’lar veya İnternetteki yazılı-görsel sunuşlar vardır. Böylece, ilahiyatla tarihin karıştırılmasının yanı sıra, magazinle ve kurguyla tarih de birbirinin içine girmiştir.

Sadece tarih mi, gazetecilik de magazinleşmiştir. Yanlış anlaşılmasın, basın ve TV kanallarındaki magazin basınını kastetmiyoruz. Gazetecilik gerçekle kurgu, haberle magazin arasında gidip gelmektedir. Reel kişiler fiksiyon tiplemeleri haline getirilirken, fiksiyon karakterleri insanların zihinlerine, belleklerine –âdeta hayatlarına– hakikî şahıslarmış gibi yerleşmektedir.

ABD'de bu tür bilgisayar ve İnternet malzemesi akıl almaz tahrifat ve yozluk örnekleri vermektedir. Asıl amaç elbette kurulu düzenin ve iktidarın ideolojisini toplumda kökleştirmektir. Mesela, firmasına on milyonlarca dolar net kâr getiren "History of the World" adlı CD-ROM yalanla, tahrifatla doludur ve hem "Amerikalıya Amerikalı propagandası" yapmakta, hem de dünyaya emperyalist hakimiyeti, ABD manipülasyonunu haklı, yararlı, gerekli göstermektedir.

"Fransız düşünürü Jean Baudrillard tüm realitenin toplumsal bakımdan kurgulanması konusundaki argümanı kendi mantıkî sonucuna götürebilme yürekliliğini gösterebilmiştir. Tüm dünya sahnesi kararsızlık içinde bocalayıp durmaktadır. ‘Böylece,’ diyor. Baudrillard ‘gerçeklik hayal ürünü olarak yaratılan “gerçeklik ötesi” tarafından emilmektedir.’ Tüm sosyal yaşam artık gerçeklik tarafından düzenlenmemekte, taklitler, maketler, salt imgeler ve temsili nitelikler gerçekliğin yerine geçirilmektedir. ...Sırf taklitten ibaret bir dünyada ‘gerçekliği’ aramanın anlamsız olduğunu bize söylüyorlar. Üstelik gerçeği taklitten, yapaydan ayırt edecek bir yöntemi de bulamıyoruz, aradaki ayırımı hiçbir zaman keşfedemiyoruz." (Ziyaeddin Serdar, "Hollywood Post-modernizmi", NPQ-Türkiye Sonbahar 1998, sf. 28-29)

Haberin ve belgesellerin eğlencelik haline getirilmesi ABD medyasında yaygındır. Yapımcılar buna ad bile bulmuşlardır: "Information" (haber veya bilgi verme) ile "entertainment" (eğlence) birleştirilmiş "infotainment". (habeğlence veya bilgeğlence) icat edilmiş ya da "information" yerine "education" (eğitim) geçirilerek "edutainment" (eğitimlence) bulunmuştur.

Yazının başına dönersek, bizim kanallarımızda, gazetelerimizde sunulan gizemler ve mistiklikler toplumun nabzına göre verilen şerbettir. Bir yanıyla çağdaş hayatın insana (kendisine) hiç vakit bırakmayan koşuşturması ve maddiyatı kişinin kaçıp o tür bir hayal dünyasında gezinmesine, belki bir anlamda günlük gailelerinden, sıkıntılarından, sorunlarından uzaklaşıp, dinlenmesine olanak vermektedir.

O tür yayınlar yalnız bize özgü değiller, gelişmiş sanayi toplumlarında da varlar. Avrupa'nın tarihinde de olmuşlar. Örneğin, I. Dünya Savaşı öncesinin aşırı gerilim ortamında ve onu izleyen savaş yıllarının cephe gerisinde Fransa'da Fantoma çizgi romanlara, yazılı öyküleri, sessiz filmleri âdeta bir salgın haline gelmişti. Fantomalar kaçış psikolojisine hitap ediyordu.

Savaştan mağlup çıkan Almanya'nın sinema yaşamında ise korku ve dehşet motifleriyle dolu Alman Ekspresyonizmi ortamın psikolojisinin ürünüydü. Sinema tarihçisi Siegfried Kraucer'in "Caligari'den Hitler'e" başlıklı incelemesi vardır. Yönetmenliğini Wiene'nin yaptığı en ünlü ekspresyonist film olan "Dr. Caligari'nin Muayenehânesi'nde (1919) Dr. Caligari denetimi altına aldığı bir uyurgezerle tüm Avrupa'yı gezerek ona korkunç cinayetler işletir. Birçok sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji uzmanı 1919'un film karakteri Caligari ile daha sonra tarih sahnesine çıkan gerçek Adolf Hitler arasında pek çok benzerlik bulmuş, savaşın korkunçluklarından, getirdiği yıkımdan doğan o düşsel, kurgusal (fiktif) korku dünyasının bir süre sonra Nasyonal Sosyalizm somutunda tekrar gerçeğe intikal ettiğini yazmıştır.

EVE KAPATILAN YARIŞMACILAR

Bir ekleme daha yapalım. Birkaç yıldır TV kanallarında süren bazı yarışma programlarında bir grup insan eve kapatılıyor ve aralarındaki ilişkiler, konuşmalar kameralarla saptanıyordu. Zamanla çöpçatanlık yarışmalarına kadar varan ve sayıları son zamanlarda artan bu tür yarışmalar da gerçeklikten bir çeşit kaçıştır, gerçek dışının gerçek yerine ikame edilmesidir.

Nasıl mı? Bir grup insanın bir eve, bir motele, bir tekneye veya –bizde de denenen– Batı'daki "survival" programındaki gibi bir yaban adaya tıkılarak haftalarca orada yaşamaya mecbur edilmelerinin gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur. Buralarda insanlar reel, ama ortamları kurgusaldır.

Kaldı ki, o gerçek kişiler de kamera önünde oyun oynamaktadırlar, gerçek kimlikleriyle orada bulunmayarak taraftar toplamaya, oy almaya dönük sun'ilikler yapmaktadırlar. Konulan ödülleri kazanmanın yanı sıra, kazanmasalar bile medyada sık sık boy göstererek, bir sunuculuk veya benzer bir iş kapma peşindedirler.

Azımsanmayacak sayıda insan onları izliyor, yetmezmiş gibi, evden çıktıktan sonra her sabah TV platolarına gelip canlı yayınlarda boy gösteren, birbirleriyle kavga eden, oradaki konuk izleyicilere laf yetiştiren elenmiş yarışmacıları dinliyorlar. Reel olmayan o ortam, yapay davranan o kişiler, izleyicilerin evine, dünyasına gerçekmiş gibi giriyor.

Gene yazının başında andığımız esrarengiz örgütler, tehlikeli kuruluşlar toplumda güvensizlik duyguların arttırdığı için, faşizan eğilimleri, Türkçülük hezeyanlarını, otorite tapıncını, somutta devlet, ordu, MİT yüceltmesini getirir. Böyle bir psikoloji anti-semitizmle ve masonların, gizli-açık Yahudilerin güzel vatanımızı yönettikleri, yönlendirdikleri, yuttukları-yutacakları şeklindeki paranoyak şırıngalarla birleşince, konu Hitler'in lanetli kitabının satış listelerine girmesine kadar varmıştır.

Bu kısa değinme toplumsal veya sosyal-psikolojik analiz ya da inceleme amacını taşımıyor, sadece bir anımsatma yazısı. Konunun üzerine elbette çeşitli alanların bilimcileri, uzmanları eğilmeliler. Burada vermek istediğimiz şey, toplumun bugünkü fotoğrafları arasında bu görüntülerin de yer aldığı.

Bütün bunlar elbette gelir, geçerler. Geçerler, ama onlarla birlikte insanların yaşamları da gelir geçer, yıllar tükenir gider... arkalarında çocuklarına, torunlarına... topluma sıradanlaşmalar, erozyonlar, çöküntüler bırakarak gider.

Kızılcık, Sayı 24, Mayıs/Haziran 2005.