Küreselleşmenin siyasi-askerî yüzü

Ülkemizde küreselleşmenin ateşli savunucuları Irak Savaşı konusunda küreselleşme açısından hiçbir şey söylemiyorlar. Bu savaşın küreselleşme denilen o büyülü dünya içinde nereye oturduğunu taraftarlarına veya muarızlarına izah etmiyorlar. Ya da bir başka deyişle, küreselleşmenin savaş boyutunu ağza almıyorlar.

IRAK SAVAŞI VE KÜRESELLEŞME

Küreselleşmenin şampiyonları ile tapınıcıları onu daima, a) Kaçınılmaz bir süreç; b) Kaçınılmaz olduğu kadar, insanlığın yararına bir süreç olarak tanıttılar. Onun da ana eksenini teknolojik gelişme gibi sundular. "Sanayi toplumu aşıldı, bilgi toplumuna girildi," dediler.

Oysa, Irak savaşı küreselleşmecilerin değil, onun karşıtlarının küreselleşme kavramını doğrulayan sayısız kanıtlar sundu:

  • Şu son savaşı dünyanın en büyük ulus-devleti istedi, hazırladı ve gerçekleştirdi. O ulus-devletin iradesi olmasaydı ne Birleşik Krallık'ın, ne de İspanya’nın böyle bir şeyi yapmaya niyeti ve gücü vardı. Esasen "koalisyon güçleri" deyimi propaganda değerinden ibaretti. ABD dışındakilerin katılımı sembolikti. Onlar ABD'ye aksesuar oldular, ABD saldırısına "ittifak" süsü vermeye yaradılar.
  • Savaş küreselleşmenin esas olarak teknolojik gelişme süreci olduğunu da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildiğini de tekzip etti. Çünkü savaş en çok geleneksel sektörlerin ve geleneksel ulus-devletin savaşıydı.
  • Çünkü, genel kabul gördüğü gibi, savaşın birincil nedeni stratejikti. ABD'nin küresel çapta yeterli görmediği, özellikle uzun erimde kendisi için sakıncalı gelişimlere namzet gördüğü bölgelerdeki siyasal egemenliğinin aracı olan askeri gücünü, kontrolünün zayıf olduğu yörelerde güçlendirmekti. Kısa erimde İslam'a, uzun erimde Çin'e, Rusya'ya ve Hindistan'a karşı önlem almaktı. Bush yönetimi Irak savaşı öncesinde, Türkçe'de "önleme savaşı" ya da "daha önce davranma savaşı" diyebileceğimiz "preemptive war" diye bir kavram ortaya atmıştı. Her ne kadar bu bahane, Irak veya benzeri ülkelerden gelmesini muhtemel ilan ettiği bireysel terör eylemleri için gösteriliyor idiyse de önleme anlamında alınan önlem, 30-40 yıla kadar dünyada kendisine rakip olacaklara karşıydı. Nitekim, Bush'un "şer mihveri" diye tanımladığı Irak-İran ve Demokratik Kore Cumhuriyeti'nden dünyanın tek süper gücü ABD'nin korkacağına inanmak fazla bönlük olacaktı. Bu nedenle, Negri'nin sözleriyle, o ülkelerden "İran'ın Rusya'nın yumuşak karnında bulunduğunu, K. Kore'nin ise Çin Denizi'nde yer aldığını" anlamak gerekirdi.
  • Savaşın ikinci nedeni petrol egemenliğiydi. İfade edildiğine göre, ABD'nin kendi ülkesindeki rezervleri azalmaktaydı, Orta Doğu bu konuda kilit önem taşımaktaydı. (Petrol konusundaki tali bir etken de Irak'ın petrolü Euro ile satmaya başlaması, İran'ın kısmen aynı uygulamaya geçmesi, Suriye'nin de aynı yolu izlemeye hazırlanmasıydı.)
  • Küreselleşme savunucuları istisnasız olarak, "Dünya 21. Yüzyıl'a girerken sanayi toplumundan bilgi toplumuna da girdi" görüşünün de savunucularıdır. Gelgelelim, savaşın gayri siyasi, yani ekonomik nedenlerinin başında gelen petrol için savaş çıkarmanın onların pek sevdikleri tekerlemelerindeki "bilgi toplumu paradigmaları" ile ne gibi bir ilgisi vardı? Nitekim Mehmet Altan, savaş arifesinde, Bush-Cheney-Rumsfeld-Woolsey-Powell ekibi için, yönetimini "dünya bilgi toplumu aşamasına girmişken, hâlâ geçmişin sanayi toplumunun ölçüleriyle ve fikirleriyle hareket eden, çünkü ABD'nin silah ve petrol tekellerinin politikasını uygulayan, modası geçmiş bir kadro" diye niteleyerek, ABD'nin çıkarlarını kendisinin daha iyi bildiğini iddia ediyordu. (Ama "çağın gerisinde kalmış" o ekip "Irak'ı Saddam Hüseyin rejiminden kurtarınca" alkışı hakkediyordu. Diktatörlük rejimi sanayi toplumu paradigmalarından daha geridir diye Kartezyen mantıkla bakılsa bile, Irak’ta cinler şişeden çıkınca ve nüfusun üçte ikisini oluşturan örgütlü ve dinamik köktendinci Şii toplumunun ayağa kalktığı, Sünni Arap'ların da ABD'yi istemediği, işgal kuvvetlerinin kala kala altıda bir oranındaki Kürt'lerin desteğine kaldığı, o desteğin de "yeni yönetim kuruluncaya kadar" olduğu, Mesut Barzani'nin sözleriyle "ondan sonra ABD güçlerinin Irak'ta kalmasının onları işgalci kılacağı" yeni Irak için acaba ne denilecektir?)

Bu bölümde, küreselleşmenin küresel tapınmacılar tarafından hiç ağza alınmayan yüzüne bakacağız: siyasi yüzüne. Tabii, siyasi deyince onun vazgeçilmez parçası askerî yüzü de beraberinde gelecek. (Ne demişti Claussewitz: Savaş siyasetin silahlı araçlarla devamıdır, dememiş miydi?)

Küreselleşme esas olarak tabii ki ekonomiktir. Tanrısı paradır, tapıncı pazardır, ayininde tekerlediği neo-liberalizmdir.

Ve kapitalizmin gayri insani yüzünün tüm yerküre düzeyinde tüm çirkinliğiyle gözükmesidir. Kapitalizmin gayri insani tıyneti nedir? O ekonomiyi insan için bir araç olarak görmez, insanı ekonomi için bir araç gibi, homo economicus olarak görür. Her şey ekonominin, ekonomi de sermayenin hizmetinde olmalıdır: Önce insan ve tabii tüm doğa.

Küreselleşmecilerin tüm liberal ve "siyaset üstü ekonomi" söylemlerine rağmen, küreselleşmeyi salt ekonomik ve teknolojik süreçler gibi göstermelerine ve bu bağlamda siyaset karşıtı sözler etmelerine rağmen, küreselleşme denilen fenomen, ekonomik olduğu kadar politiktik de. Çünkü, küreselleşme siyasetsiz var olamaz. Çünkü ekonomik egemenlik ancak siyasetle sağlanır, siyasetin emrindeki asıl güç silahtır.

SİYASET HÜKÜMET ETMEK, YANİ DEVLET DEMEKTİR

Siyaset derken, insan topluluklarının yönetilmesini anlamak gerekir, bunun da günümüzdeki üst şekillenişi devlettir. Devlet, ekonomik birimlerine ve çeşitli sosyal kurumlarına rağmen esas olarak siyasi bir araçtır, siyasi örgütlenmenin günümüzdeki en üst biçimidir. Kapitalizmin şafağında, her ülkenin burjuvazisi iç pazarı oluşturmak ve korumak için ulusları yarattı. Daha önceden var olan devlet biçimlerini ulus-devlet şeklinde "modernleştirdi." Devlet, sınıflı topluma geçildiğinden beri bir siyasal hükmetme biçimidir, iktidar demektir ve a) egemenin egemenliğini korumanın, b) o egemenin yakın veya daha uzak coğrafyalarda başka devletlere karşı koyabilmesinin –yayılmasının veya kendi hükümranlığını idame ettirmesinin– aracıdır.

Bütün bunlar ancak silahla mümkündür, onun da kurumsal ifadesi ordu ve polistir.

Siyasetin abc'si olan bu çok basit doğruyu anımsatmak gerekti, çünkü idealist devlet anlayışının (devleti sınıflar ve zümreler üstü bir kurum gibi gören, bu mekanizmanın başındaki seçilmiş veya seçilmemiş yöneticileri ya da onun bazı organlarını yönetici zümre sayan anlayışın) hayli yaygın olduğu, hatta bazı Marksistlerin bile bu olguyu göz ardı ettiği yahut unuttuğu sıkça görülüyor. Bunun nedenleri arasında, bazı toplumları (özellikle Latin Amerika’yı) hariç tutarsak, birçok ülkede sınıf mücadelesinin durağan olduğu bir evreden geçilmesi var, uluslararası arenada henüz üçüncü yılına giren küreselleşme karşıtı hareketin talepleri ve hedefleri belli olsa bile, bu hareketin sınıf karakterinin netleşmemesi, amorf kalması, düşünsel içeriğinin muğlaklığı var. Küreselleşmenin tapınakları IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı uluslararası mücadele, ya da ABD emperyalizmine karşı çıkış, Kuzey-Güney çelişkisi üzerinde devinen bir hareketin içinde yer alış, tüm önemine ve değerine rağmen, siyasal hedeflerden yoksundur. Bu da devletin asıl işlevinin unutulmasına ya da önemsenmemesine yol açan etmenler arasındadır.

Ülkemizden çok güncel bir örneğe bakalım: Kadınların "kamusal alanlarda" (eğitim kurumlarından, TBMM Başkanı'nın kabul törenlerinde veya uğurlama merasimlerine kadar) başlarını örtebilmeleri ya da örtememeleri konusunda yıllardır süren çatışkıyı iktidardaki veya muhalefetteki şu ya da bu siyasi akım ile TSK arasındaki bir zıtlaşmadan ibaret görürsek, bu çekişmenin sermaye içindeki kavganın siyasal alana yansıyan bir motifi haline geldiğine aldırmazsak, devletin bir organı ile devlet dışından gelip parlamentoya girmiş, hükümete seçilmiş –veya muhalefette kalmış– bir siyasi hareket arasında hangisi gerici-hangisi ilerici gibi yanılgın bir tartışmadan kurtulmak mümkün olmaz. Nitekim İslami hareket kendisinin sermayedar karakterini ve pastadan pay alma kavgasını yok sayıp, konuyu "Mazlum halk" ile "egemen zümre" asker-sivil bürokrasi arasında göstermektedir.

Şu hâlde, ne üstyapı mekanizmasının sınıf karakterini ve asli (siyasal) işlevini unutmak doğrudur, ne de onu "genel bir doğru" olarak görüp basite indirgemek. O asli işlevin sınıf ve zümrelerle bağlantısının mekanik açıklamalarına elbette düşmemek, üstyapının karmaşık doğasının, ona etkiyen sayısız etmenin özelliklerini ayrıntılı olarak bilince çıkarmak şarttır, ama sınıf gerçeği topluma bakıştan bir an olsun eksik edilmemelidir.

Devletin silahlı siyasal bir örgütlenme –baskı gücü– olması, zengin Avrupa ülkelerinin "refah devleti" dedikleri bir kavramın içinde yer alan "sosyal devlet" harcamalarını (sağlık, eğitim hizmetleri, işsizlik sigortaları, aile yardımı, konut yardımı adındaki parasal sosyal yardımlar, vb.) yani devletin sosyal işlevini görmemeyi getirmez.

Okuyucuya bir fikir vermek için 1990'larda bazı ülkelerde merkezi hükümetin yurttaşlar için yaptığı sağlık ve eğitim harcamalarını burada anmakta yarar var. Yerel yönetimlerin harcamaları sayılmazsa, devletin bu alanda kişi başına yaptığı harcamalar ABD doları birimiyle şöyledir: ABD 796, Avustralya 837, Avusturya 1642, Birleşik Krallık 996, Danimarka 962, Finlandiya 1923, Fransa 1853, F. Almanya 1308, Hollanda 2087, İrlanda 1322, İspanya 679, İsveç 966, İtalya 1604, Kanada 401, Norveç 2093, Y. Zelanda 149, OECD Ortalaması 1310. Gelişmekte olan ülkeler 58. (Kaynak: Dünya Bankası ve BM Kalkınma Programı, 1993.)

Ama devletin asli işlevinin siyasal olduğuna dair sözünü ettiğimiz abc'yi vurgulamanın küreselleşme konusundaki önemi büyüktür. Çünkü, küreselleşme ulus-devleti ortadan kaldırıyor diyen bir sol yaklaşımla onu olumlayan çokça kimse vardır. İster istemez akla bazı sorular geliyor: 1) Küreselleşme ulus devleti ortadan kaldırıyorsa, sınıf mücadeleleri çağı sona mı eriyor? Çünkü devletler sınıflı toplumlara özgüdür. 2) Sınıf mücadelelerinin yerini uluslararası karakterli sınıfsal mücadele alacaksa, bu hareketin siyasal hedefleri nedir? 3) Küreselleşmenin asli sahipleri olan uluslar ötesi şirketler dünya egemenliklerini sadece sermaye güçleriyle mi koruyacaklardır? 4) Küreselleşme, tek tek ulus-devletlerdeki sınıfsallığın, dünya toplumu ölçeğinde zengin-yoksul uçurumu şeklinde küreselleşmesi olarak şekilleniyorsa, uluslararası kapitalizmin siyasi-askerî alandaki muazzam harcamalarının nedeni nedir?

Yeryüzü ölçeğinde esas olarak iki örgütlenme vardır: Dünya toplumunun ekonomik örgütlenmesi ve siyasal örgütlenmesi.

20. yy. başlarında emperyalistlerin kontrol ettikleri dünya alanlarıyla birlikte ve emperyalist devletler arasındaki ilişkilerle, çelişkilerle bir dünya ekonomisi bulunuyordu. Derken Sovyetler Birliği o alanın dışına çıktı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada sosyalizmin bir sistem haline gelmesi, devletlerin katılımıyla Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (KEYK), Üçüncü Dünya'nın oluşması ve onların bazılarının sosyalist ekonomilerle yakın ilişkilerde bulunması, kapitalizmden ibaret tek bir uluslararası ekonomik alanın varlığını mümkün kılmadı. Sosyalizmin yıkılması, Üçüncü Dünya'nın ise sadece terim olarak ortada kalması sonucu, 1990'lardan başlayarak kapitalizm tek sistem olarak dünya hâkimiyetini 1917 Ekim Sosyalist Devrimi'nin öncesinde olduğundan da öteye geçirdi. İşte küreselleşme jargonu şu anda tek bir uluslararası ekonomik örgütlenmenin adıdır. Kurumlarını üç büyük tapınaktan başlayarak daha önce görmüştük. Propagandif önem taşıyan ve tapınma haline getirilen küreselleşme sözcüğünün tamamlayıcısı Yeni Ekonomik Düzen veya Yeni Dünya Düzeni terimidir ve tümüyle içi kof bir kavramdır. Böyle bir düzen yoktur, sadece uluslararası kapitalizm kendi ekonomik varlığına kendince bir cila çekmiştir. Bana sorarsanız, bu terim cila bile olamayacak kadar herhangi bir ışıltıdan uzaktır. Gidin dünyanın herhangi bir ülkesinde kamuoyu yoklaması yapın, hatta anketi küreselleşmenin merkezi ABD'de yapın, onun ne olduğunu bilecek insanların oranı binde bir (ABD'de 250 bin kişi) bile çıkmaz, çünkü o sorunun belli bir yanıtı yoktur. Herkes küreselleşmeyi kendi durduğu yerden, kendisine olan faydaları-zararları veya ondan beklentileri-endişeleri açısından görecektir.

Yeryüzündeki ikinci kategorik örgütlenme siyasal örgütlenmedir. Burjuva demokratik devrimleri ve onların 20. yy.'da 3'cü Dünya'daki devamı olan ulusal demokratik burjuva devrimleri dünyayı ulus-devletlerle ve sınırlarla ayırmıştır. Uluslararası düzlemde hangi siyasal ilişkiler içinde olurlarsa olsunlar, ülkelerin siyasal anlamda temel varoluş biçimleri, örgütlenmeleri tek uluslu ya da çok uluslu devletler şeklindedir. Daha önce listesini verdiğimiz tüm temel uluslararası kuruluşlara katılımlar devlet üyelikleri halindedir. Onların en ekonomik olanları bile böyledir: Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, IMF böyledir. Hepsi, düzenlemelerinde, ekonomik programlarında ve öngörülerinde devletleri muhatap almaktadır.

Dünyanın uluslararası ekonomik örgütlenmesi ile uluslararası siyasal örgütlenmesi her zaman uyum içinde değildir. Çünkü iktisat ile siyasetin doğası aynı değildir. Ekonominin başını tutan sınıf ve zümreler politikacılar aracılığıyla politik iktidarı da ellerinde tutarlar. Ekonominin başını çekenler, kâr, daha çok kâr, en çok kâr isterler; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sloganı gerçekten de onlar içindir. Ama devletin başındaki politikacı, ya temsili demokrasiyle (genel oyla) oraya gelmiştir veya burjuva demokratik olmayan bir siyasal mekanizmanın tepesindeki bir siyasal grup halindedir. Her iki durumda da siyasiler halkın hoşnutsuzluklarını göz önüne almak zorundadırlar. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin namlı Dışişleri Bakanı olan ve bugün bile yönetim üzerinde nüfuzu bulunan Henry Kissinger bu konuda şöyle diyor: "İktisattan farklı olarak siyaset, dünyayı ulusal birimlere ayırır. Siyasal liderler ekonominin istikrarını sağlama uğruna, bir dereceye kadar acı çekilmesini kabul edecek olsalar bile, yurt dışından dayatılmış yönergeler temelinde kemerleri neredeyse sürekli sıkmanın savunucuları olarak varlıklarını sürdüremezler... En oturmuş serbest piyasa demokrasileri bile, piyasa adına sınırsız acı çekilmesini kabul etmeyip, bir sosyal güvenlik ağı sağlamak, piyasanın aşırılıklarına düzenleme yoluyla gem vurmak için önlemler alıyorlar. Uluslararası mali sistem henüz bu emniyet supaplarından yoksun bulunduğu gibi, onlara ihtiyaç duyduğu bile yeterince kabul görmüş değildir." (NPQ-Türkiye, C. 1, Sayı 4, Kış 1999.)

SİLAHSIZ KÜRESELLEŞME OLMAZ

Küreselleşme kendisini ne denli uluslar ötesi veya çok uluslu şirketler olarak tanıtırsa tanıtsın, "dünya çapında olmak" denilince akla gelen ilk olgu siyasal kudrettir, onun da hiç itiraz edilmeyen adı Amerika Birleşik Devletleri'dir.

ABD ne için mücadele ediyor?

Dünya hakimiyetini sadece sürdürmek için değil, aynı zamanda daha da yaymak ve pekiştirmek için. Şu hâlde, küreselleşmenin siyasi boyutu ABD'nin siyasi olarak küreselleşmesidir, o da ancak askerî küreselleşme ile mümkündür.

ABD Irak Savaşı'nı niçin çıkardı? Nedeni, "Irak'ta kitle imha silahları var, o silahları günün birinde teröristlere verebilir" diye gösteriyordu. Silah denetçileri o silahlardan bulamadılar, ABD, Birleşmiş Milletler’den müdahale kararı çıkartamadı, "koalisyon" adını verdiği istila kuvvetleriyle Irak'ı işgal etti. Savaşı başlattığı günden itibaren diskurunu değiştirdi, kitle imha silahından söz etmez oldu, Irak halkına özgürlük getirdiğini ileri sürmeye başladı. (Başkent düştükten sonra ise tehdidini Suriye'ye yöneltince, bu kez, "Suriye'de kitle imha silahı var," demeye başladı, vb.)

ABD işgali altındaki Irak'ta kitle imha silahı bulmayacağını bildiği için, askerî harekât başladığında, o sözü kullanmayı kesmişti. Demek ki, amaç o değilmiş. Savunma bakan yardımcısı Woolsey, geçen yılki bir yazısında, "Bir milyon evladımız dünyanın dört bir yanında barış ve güvenliği korumak için görev yapıyor," diyordu. (Bu rakam o askerlerin aileleriyle birlikte 1,5 milyona varıyor.)

Son yıllarda ABD'nin askerî olarak nerelere yerleştiğini anımsayalım:

  • 1999'de Kosova'ya NATO müdahalesinden sonra ABD, Bandsteal üssüyle Balkanlar'a ilk adımı attı.
  • Irak Savaşı sırasında Köstence'ye yakın bir havaalanından Irak'a malzeme ve teknik personel taşıdı.
  • Burgaz’daki (Bulgaristan) askerî havaalanından 400 asker sevk etti.
  • Batı Polonya'da Poznan'da askerî üs için altyapı hazırlıyor, Krzesiny'de ise askerî havaalanı inşa ediyor.
  • Güvenilmez bulduğu Almanya'da 1945'den beri sahip olduğu üslerinin önemli bir bölümünü eski sosyalist ülkeler olan Polonya, Romanya ve Bulgaristan’a kaydırmayı planlıyor.
  • 2001 sonbaharından beri Afganistan'da üs ve askerî varlık sahibi oldu.
  • Kırgızistan'da Bişkek'de askerî üs edindi.
  • Irak Savaşı'nda Gürcistan'dan ABD askeri sevk etti.
  • Kuveyt'in yüzölçümü olarak üçte bir alanı tümüyle ABD askerlerinin ve yurttaşlarının kontrolündedir. O topraklara –görevli yerli personel hariç– ABD'li olmayan giremez, yani orası artık ABD toprağıdır. Suudi Arabistan'daki ve Emirlikler'deki ABD üsleri zaten biliniyor.
  • Bütün o üsleri korumak için 45.000 kişilik sivil ya da üniformalı güvenlik gücünü hazırlıyor. Sadece bu polis gücünün yıllık masraflarının milyar dolarları bulacağı belirtiliyor.

Şu hâlde, ABD besbelli ki, Orta Doğu'dan, Kafkaslar’dan Afganistan'a, yani Çin'in ve Hindistan'ın karnına bir kama gibi sokuluyor. Rusya'yı güneyden sarıyor, eski Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleriyle Avrupa Birliği içinde siyasal nüfuz alanı ve askerî yerleşim arıyor.

KÜRESELLEŞMENİN TEK ASKERÎ GÜCÜ

Savunma Bakanı Rumsfeld, hem askerî hem de siyasi olarak iki yönlü çalışmaları gerektiğini söylüyor. Siyasi alanda iyi ilişkiler inşa ederken, askerî bakımdan belli yörelere yerleşmek Rumsfeld'in planlarında birbirini bütünlüyor. Rumsfeld, "O askerî birliklerimizi kullanmasak bile onları kurmamız, başkalarına siyasi mesaj niteliği taşıyacaktır," diyor. Nisan’da (2003) Bulgaristan'a yolladığı General Gregory Martin, Balkanlar'da kuracakları askerî üsler için, "Buralar bize bir gün kullanabileceğimiz yeni ilişki olanakları sunuyor," diyor, ileride gerektiği takdirde buraların atlama taşı görevini yapacağını düşünüyor.

George Bush, savaşa başlamadan hemen önce üçlü bir toplantı yaptı. Yanına aldığı iki başbakan Blair ve Aznar'dı. Bu üç devletin yan yana gelmesi ilginç bir tarihsel tabloyu da akla getiriyordu. İspanya Orta Çağ'ın sonrasının Avrupa'lı dünya devletiydi. Nitekim, Ön Asya, Güney Akdeniz ve Balkanlar Osmanlı iken, İspanya dünyayı fethe çıkmıştı. 16-19. yy.’lar arasında Teksas ve Güney Kaliforniya dahil Orta Amerika'nın ve Brezilya hariç Güney Amerika'nın tamamını sömürgeleştirmişti.

İspanya 19. Yüzyıl'a girilirken yerini Britanya imparatorluğuna bırakıyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Britanya'nın yerini ABD aldı. Şu hâlde, son dünya imparatorluğu olan ABD, 21. Yüzyıl'da Orta Doğu'ya Haçlı Seferi'ne çıkarken, selefi Imperium Britannicus ile onun da selefi Imperium Hispanicus'un bugünkü bakiyelerini yanına almıştı. Savaş ganimetinden onlara ne düşeceğini yakında göreceğiz, ama ABD'nin koalisyon güçleri diye adlandırdığı 46 devletin, kanımca Britanya dahil, hepsinin katılımı ABD için askerî olmaktan çok siyasi değer taşıyordu. Gerçi, Birleşmiş Milletler'deki 191 devletin 46'sı, dünya nüfusunun sadece yüzde 19'unu oluşturmaktaydı, ama gene de ABD'nin istilaya tek başına gitmediğini göstermeyi amaçlıyordu. Ne var ki, bütün dünya ABD'nin yanındaki göstermelik askerî güçlere aldırmaksızın, bu savaşa ABD'nin savaşı gibi bakmıştır.

Bugün ABD dünya üzerine yayılmış varlığıyla, 400 milyar doları bulan savunma bütçesiyle (ki, Bush yönetimi Irak savaşı sırasında 78 milyar dolarlık ek askerî bütçe talebini Konrge'den geçirmiştir) dünyanın tek süper askerî gücüdür. Ya da küreselcilerin pek sevdikleri sıfatı kullanırsak, tek küresel askerî güçtür. ABD toplumu dünya nüfusunun yüzde 4'ünü oluşturduğu halde toplam GSMH'nın yüzde 30'unu tek başına üretmektedir. Yani dünyanın en büyük ekonomik gücüdür.

Oysa ABD'nin dünya toplam üretimindeki payı 1960'lardan itibaren sürekli düşmekteydi. Bu oran 1980'lerde yüzde 22'ye kadar inmişti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki parlak ekonomik dönemlere –Truman ve Eisenhower devrine– nazaran hayli azdı. 1980'lerde birçok kimse o ekonomik gidiş, devam ettiği takdirde, ABD'nin emperyal bir güç olmaktan çıkacağını söylemekteydi. Hatta, gelişme trendine bakılırsa, Japonya geleceğin "Bir No.sı" olmaya adaydı.

Tam o sırada Sovyetler Birliği çöktü. Japonya'nın ekonomik büyümesi çıkmaza girdi, mali sistemi tıkandı, Yen zayıfladı. Böylece, birisi sosyalist, diğeri kapitalist iki büyük rakip (hem ekonomik hem de teknolojik rakip) devreden çıktı. Ama daha önemlisi, Amerikan kapitalizmi yeni bir atılıma ve yenilenmeye girdi, pek çok sektördeki işletmeler maliyetleri düşürdüler, yeni teknolojilere yatırım yaptılar, firmaları yapısal reformlarla daha hırslı ve ihtiraslı kıldılar, iletişim atılımına önayak olup, onun tüm olanaklarını kullandılar. 1990'lı yıllar, 1950'lerden sonraki parlak ekonomik yıllardan sonraki ikinci altın devir oldu. Ekonomideki bu güçlenme, doğal olarak askerî harcamaların da artmasına olanak sağladı. Örneğin, 1985'te savunma bütçesinin GSMH içindeki oranı %6,5 iken, 1998'de bu pay %3,2'ye düştüğü halde toplam askerî harcamalar daha çoktu.

Varılan noktada ABD'nin savunma bütçesi kendisinden sonra gelen dokuz ülkenin askerî harcamalar toplamından daha fazladır. Bir fikir vermek için söylersek: ABD'nin Pasifik'teki 7. Filosunun yıllık masrafı, Fransa'nın savunma bütçesini geçmektedir. ABD'nin 13 adet uçak gemisi dünya denizlerinde tur atmaktadır. Her bir gemide 3200 denizci ve 2400 pilot ya da diğer hava personeli olmak üzere, toplam 6000 kadar insan yaşar, 70 adet tam donanımlı uçağı, ayrıca helikopterli deniz piyadeleri vardır, sadece geminin yıllık masrafı 400 milyon dolardır. 365 m. uzunluğunda, 20 katlı bir apartman yüksekliğinde bu gemilerin refakatinde destroyerler, firkateynler, Aegis tipi nükleer kapasiteli ve füzesavar donanımlı kruvazörler, bir ya da iki adet denizaltı, lojistik bir kaç gemi ve ihtisas tekneleri bulunur. Bir uçak gemisinin ve refakatindekilerin toplam yıllık masrafı milyar dolarları bulmaktadır. Bu rakamı 13'le çarptığımız takdirde, salt uçak gemilerine askerî bütçeden ayrılan tutarın yüksekliği daha kolay anlaşılır. (Gene bir fikir vermek için ekleme gerekirse, Fransa'nın tek uçak gemisi Charles de Gaulle yapıldıktan sonraki on yıl içinde 4 kez denize indirilmiş, arıza yaptığı için, tekrar kızağa çekilmiştir.) ABD'nin tek bir uçak gemisi çevresindeki tüm o "aksesuar"ı ile olağanüstü vurucu güce sahip olan yoğunlaştırılmış bir deniz-hava-kara gücü niteliğindedir, bugünkü askerî kapasitelerde hiç bir devletin yok edemeyeceği bir ölüm ve yıkım gücüdür.

ABD'nin askerî varlığına mevcut nükleer kapasitesi ve yeni nükleer silahlanma planları eklenirse, tek başına bir askerî gücün hiçbir zaman var olmadığı dünya tarihinin öyle bir evresini yaşadığımız görülür. ABD Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması’ndan çekilmiştir. Oysa bu antlaşma ve Stratejik Silahları Sınırlandırma Antlaşmaları (SALT I ve SALT II) nükleer silahsızlanma yönünde önem taşıyorlardı. ABD, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi'nin geliştirilmesi için yapılan değişiklik önerilerini de reddetmiştir... ve nihayet Nükleer Yayılmanın Önlenmesi Antlaşması'nı da bir yana bırakmaya hazırlanmaktadır. ABD'nin bu alandaki somut projesi Füze Savunma Sistemi (MDS) adıyla nükleer kalkanını örmektir.

Bu ve –burada anmamıza olanak bulunmayan– sayısız askerî veriler de gösteriyor ki, ABD uzun erimli (stratejik) hazırlıklar içindedir. Mutlak bir dünya egemenliği peşindedir. Soğuk Savaş yıllarında gerginliğin kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından geldiğine inanmak genel bir kanıydı. Oysa dünya sosyalizmi sona ermiştir; "dünyayı komünizm tehlikesine karşı koruyorum" iddiası bittiğine göre ABD niçin savunma bütçesini arttırmaktadır? Tabii ki, yakın geleceğin başka kapitalist devlerini kendisi için sakıncalı görmektedir. Demek ki, Soğuk Savaş yıllarında da gerginliğin kaynağı uluslararası kapitalizm ve onun başını çeken ABD idi.

Sosyalist Sistem'in dünya sahnesinden çekilmesi, çıkarlarını illa ki kapitalizmde görmeyen birçok aydını bir çeşit rahatlamaya uğratmıştı. Gerginlik bitti, dünya bir barış ve güvenlik sürecine girdi, diyen çok bön bir ümitlenmeye ve kapitalizmi tanımama iz'ansızlığına tanık olmuştuk. Sosyalizm devreden çıkmıştır, ama:

1) Yeni dengeler güven değil, güvensizliktir, çünkü denge gitmiş, yerini dengesizlik almıştır. Bugün dünya, tek bir süper devletin kendi hakimiyeti için her şeyi yapabileceğini gösteren misli görülmemiş bir tehdit altındadır.

2) Dünyada zengin-yoksul uçurumu gitgide büyümekte ve eski yıllardaki Doğu-Batı dengesinde kendisine bir yaşam alanı bulabilen Üçüncü Dünya, bugün Yoksul Güney olarak şekillenmektedir. Dünya’nın geleceği, nereye varacağı bilinemeyen Kuzey-Güney, yani Zengin -Yoksul uçurumuna terkedilmiş durumdadır.

3) Soğuk Savaş sonrasının bön iyimserliğinin yerini korku ve yeniden silahlanma, yeniden askerileşme tırmanışı almağa başlamıştır.

SİLAHLANMA YENİDEN TIRMANIYOR

1987-1995 arasında önemli oranlarda azalan askerî harcamalar ve silah satışları 1998’den sonra yeniden yükselişe geçmiştir.

NATO
1987-1995           1995-1997           1998-2000
-23.5                      -5.0                        +3.1

RUSYA
1987-1995           1995-1998           1998-2000
-90.1                      -27.9                      +41.9

2000'de NATO askerî giderleri: 471 milyar $.
2000'de Rusya’nın askerî giderleri: 44 milyar $.

2000'de en çok silah satan 15 ülke (milyar $): ABD 44,8; Rusya 17,4; Fransa 9,8; Britanya 6,7; Almanya 4,8; Ukrayna 2,8; Hollanda 1,9; İtalya 1,7; Çin 1,6; B. Rusya 1,5; İsveç 1,1; İsrail 1,0; İspanya 0,9; Kanada 0,6; Avustralya 0,6.
En çok silah satın alan 15 ülke (milyar $): Tayvan 11,3; Çin 7,1; Suudi A. 5,7; Türkiye 5,0; Hindistan 4,7; Yunanistan 4,4; G. Kore 3,9; Mısır 3,3; Japonya 3,2; Pakistan 2,9; Britanya 2,7; Arap Emirlikleri 2,4; Finlandiya 2,7; Singapur 1,7.
Silah üretiminde ilk sırayı alan ülkeler ve yüzdeleri: ABD 43, Britanya 13, Japonya 10, Fransa 7, İsrail 5, İtalya 3, Hindistan 3, İspanya 2, Kanada 2, İsveç 1, Singapur 1, İsviçre 1, Avustralya 1, G. Afrika 1, Türkiye 1.
(Veriler Özgürlükçü Sol sitesinde yayınlanmıştır. 28.11.2002, Recep Canbey.)

Görüldüğü gibi, durumdan yararlananlar, silah üreticileri ve tüccarları ile askerî sanayinin yan üretim alanlarıdır.

Ama ABD'nin yukarıda andığımız tüm politikalarının gösterdiği bir başka olgu, küreselleşme söyleminin sahteci niteliğidir. Madem ki, küreselleşme ekonominin siyasetsizleşmesi demektir, devletten kurtulması demektir, "pazarın tayin edici demokrasisi" demektir, bütün bu askerî bütçeler nedir? Devletlerin ve onların asli unsuru olan orduların küreselleşme ekonomisinde ne gibi yeri vardır? Liberalizmin şampiyonları demokrasiden pazarı anlıyorlarsa, militarizmin tablodaki yerini izah etmek zorundadırlar. Silahları uluslar ötesi şirketler mi satın alıyorlar, askerleri onlar mı besliyorlar? Bu kadar muazzam meblağların, yılda bin milyar doları aşkın bir paranın döndüğü ve devletlerin (yani siyasetin) karar verdiği askerî ekonominin serbest pazar kavramı ile ilişkisini neo-liberallerin ve küreselleşmecilerin nasıl açıkladıklarını doğrusu merak ediyorum. Biraz daha açayım: Küreselleşme madem ki devletlerin üzerine çıkmak demektir, ekonomiyi devletten kurtarmak demektir, dünyanın en büyük pazarı, en büyük sektörü olan silah endüstrisinin ve onun yan sanayilerinin biricik müşterilerinin devletler olmasının küreselleşme yandaşlığı açısından izahı nedir?

Yani küreselleşmeyi gerçekten de tanıttığınız gibi kılmak istiyorsanız, önce silah üretimine, askerî bütçelerin yan sektörlerine ve askerî harcamalar pazarına son verin, oradan hem stratejik hem de konvansiyonel silahlar bakımından genel ve tam silahsızlanmaya gidin, orduları ortadan kaldırın, o alandaki muazzam bütçelere son verin –gene o tapındığınız pazar kuralları içinde– gayri askerî üretime, insanların yaşam standartlarını yükseltecek ürün ve hizmetlere yatırım yapın, sağlık, eğitim, kültür ve turizme yatıran, o zaman biz de küreselci olalım, "Kapitalizme haksızlık etmişiz, baksanıza silahsız, yani devletsiz bir toplumu onlar da amaçlıyorlarmış," diye düşünelim!

Bu sayfalarda sergilenen silahlanma tablosu böyle bir gidişin tam tersini bize gösteriyor. Saddam Hüseyin'e silahı siz satacaksınız, sonra de kendi silahlarınızla gelip, o silahları yok edeceksiniz, yeni yönetime tekrar silah satacaksınız. Daha da önemlisi, dünyanın en büyük üretici ülkesi siz olacaksınız, en büyük silah müşterisi, Amerika Birleşik Devletleri olarak gene siz olacaksınız. Silahlarınızı kendi ulusal silah şirketlerinizden satın alırken, dünyanın en büyük silah ihracatçısı olarak dünya devletlerine silah satacaksınız. Bunun da adı serbest pazarın küreselleşmesi olacak!

Küreselleşme dedikleri olgunun herhangi bir kuramı olmadığı bütün bu saydıklarımızdan bellidir, çünkü kapitalizm demek pragmatizm demektir, ilkesi ilkesizliktir. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" düzenlenen ekonomi kavramını lafta reddeder, aslında ABD başta olmak üzere bütün o ekonomiler düzenlenen ekonomilerdir. Müdahaleciliğe teoride karşı çıkar, pratikte başı sıkıştığında Keynes'çiliğe başvurur, 1930 tarihli Smooth-Hawley tarifelerini getirir, devlet eliyle ekonomiye hayatiyet kazandırır; o aşılır, yarım yüzyıl sonra, başı sıkıştığı zamanda veya mekânda benzer reçeteler önerir, onlara da (ya Yeni-Keynesçilik, mesela) başvurur. Himayeciliği lafta yadsır, ABD'de çelik endüstrisi örneğinde, ya da Brezilya'nın Güney Amerika'nın çelik, narenciye, şeker gibi ürünlerinde olduğu gibi gümrük uygular, tarımda sübvansiyonları yükseltir. AB'de tarım ve hayvancılıkta görüldüğü gibi çeşitli ekonomi sektörlerinde sübvansiyonlar uygularken hem ABD'nin hem de AB'nin firmaları kendi ürünlerini Latin Amerika pazarlarında serbestçe pazarlayarak bu tek taraflı liberalizm uygulamasının ve çifte standardın keyfini çıkartırlar. Kapitalizmin ilkesizlik ve kuramsızlığının kanıtı mekânda mekâna, zamandan zamana değişen pratiktedir. Onun pragmatizmindedir. Kapitalizmi ilkeli, kurallı, kuramcı sanan ve boyuna kitabi söylemler vaa'zeden bizim ekranların ekonomi yorumcularının tahminlerinde ya da öngörülerinde sık sık yanılmalarının nedeni budur:

Bu ilkesizliğin ve pragmatizmin en önünde ABD gelir. İşine gelmeyen hiç bir uluslararası sözleşmeye imza koymaz, koyduklarını çiğner, insanlık çevre konusunda bu denli duyarlı hale gelmişken, gezegenimizin geleceğini tehlikeye sokan gidişe karşı getirilen Rio Sözleşmesi'ni ve Kyoto Protokolü'nü onaylamaz, kara mayınlarının yasaklanmasına itiraz eder; insan hakları der, Guantanamo Körfezi'ndeki Afganistan esirlerine işkence yapar, açık açık kötü muamele eder, kendisine savaş tutsaklarıyla ilgili Cenevre Sözleşmesi anımsatıldığında, "Onlar savaş esiri değil, terörist," diye yanıt verir, böylece –o kişiler tutun ki savaş esiri değillerdir– siyasi veya gayri siyasi tutuklulara göz altında ya da hapishanede insanlık dışı muamele edilemeyeceği yolundaki evrensel kurallara karşı olduğunu itiraf etmiş olur. Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kabul etmez, bu tutumunun gerekçesini de aynen şöyle açıklar: Bu mahkeme askerî sanıkları yargılayacaktır, bu nedenle dünyanın her yanında barış ve güvenlik için görev yapan 1 milyon askerimizin mahkemede yargılanırım korkusuyla görev yapmasını kısıtlayacaktır; eğer suç işleyecek olurlarsa, biz onları kendi mahkemelerimizde yargılarız, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne göndermeyiz. Evet, ABD'nin gerekçesi dünyadaki askerlerinin savaş suçu işleyebilecekleri ve bu nedenle dokunulmazlığa sahip olmaları yargılanmadan azade kılınmaları gerektiği şeklindedir.

YERYÜZÜNÜN SİYASAL TOPOĞRAFYASI

Herkesin sorduğu bir soru var: ABD'nin bu tek süper güç niteliği nereye kadar devam edecek? Bu soruya bir refleks halinde verilen yanıt da çoğunlukla tarihteki bütün imparatorlukların kendi kendilerine göçtükleri veya çöktükleri oluyor. Rousseau da –Isparta'dan ve Roma'nın akıbetinden yola çıkarak– her türlü imparatorluğun bir sonu olacağını söylemişti, ondan sonraki bir çok düşünür de.

Bununla birlikte, ABD imparatorluğunun günün birinde miadını dolduracağını ve kendi kendine göçüp gideceğini düşünmek bir genel doğrudan kaynaklanır, ama insanlığı o "mutlu son" gelinceye değin ABD'den çekeceklerinden kurtarmaz. Daha da önemlisi, o imparatorluk çökünceye değin vereceği zararlar nedeniyle, kendi çöküşünü de yeryüzünün felaketiyle birlikte getirebilir.

Daha önemlisi, öyle bir genel doğru ABD'nin sonu konusunda özel bir doğru olmayabilir, bunun için çeşitli veriler vardır. ABD'nin, şu anki verili durumda, tek süper güç, hatta tek güç konumunda bulunması, ABD-SSCB şeklindeki iki kutbun sona ermesinden sonra "tek kutup" gibi kalması, hatta artık BM fıkralarında "ABD ve Geri Kalan Dünya" denilerek –Türkçe'deki "Dünya bir yana, o bir yana" sözünü anımsatırcasına– "dünyaya bedel" bir dev olması 2000 yıllarının başına özgüdür. Oysa toplumlara verili bir andaki durumu esas alarak, statik olarak bakılmaz, gelişme trendleriyle ve zaman akışı içinde, geleceğe projeksiyon yaparak, yarına uzanan dinamikleri gözleyerek, olasılıkları çıkarsayıp hesaba katarak bakılır. Madem ki, ABD imparatorluğu küresel bir imparatorluk, o halde biz de öyle yapalım, Yerkürenin jeopolitik haritasını önümüze koyup bakalım:

  • ABD'nin en azından bir asırdır arka avlusu gibi kullandığı Latin Amerika, sadece onun kontrolünden çıkmamakta, aynı zamanda çok önemli toplumsal dinamikleri de bağrında geliştirmektedir. Sosyal taleplerin seçim sonuçlarını etkilemesiyle reformcu yönetimlerin işbaşına gelmesi neo-liberalizmde ve ABD takipçiliğinde önemli kırılmalar yaratmaya başlamıştır. O kadar ki, Güney Kıta'da en liberal olan Şili bile ABD'nin tavsiyelerinden uzaklaşmaya ve kıtadaki gelişimin çekimine kapılmaya başlamıştır.
  • Orta ve Güney Amerika'daki tek dinamik, bir kısım halk taleplerinin reformcu yönetimleri işbaşına getirmesi değildir. Yurttaş toplumu yer yer filiz vermeye başlamıştır, insanlar belli –şu anda çok yaygın olmayan– komünoteler halinde (ortaklaşa yaşam, temsili ve doğrudan demokrasinin birleştirilmesi, üretim ve üleşimde adil ilişkiler vb. tarzında) deneyimlere girişerek, geleceğin yaşam biçimlerinin tomurcuklarını üretmeye başlamışlardır. 1995 Mexico City depreminde kent halkının devlet dışında örgütlenmesi ve gelişkin bir yurttaş toplumu örneğiyle yardımlaşma-dayanışma ve paylaşma göstermesi bu gelişmelerin ilki olmuştur. Brezilya ve Arjantin'de bu tür toplu ve demokratik yaşam tarzları ortaya çıkmaktadır. (Milliyet'ten Ece Temelkuran 2003 Şubat ayında Porto Allegre'deki Dünya Sosyal Forum’una katıldıktan sonra, Brezilya ve Arjantin'de yaptığı gözlemleri beş günlük bir yazı dizisiyle "Arjantin’de Son Tango" başlığı altında yayınladı.) Ama daha bilinçli ve örgütlü olarak yapılan uygulama Meksika'daki Zapatista hareketinin (EZLN) yönetimde bulunduğu 2222 yerleşim biriminde gerçekleşmektedir.)
  • Latin Amerika'daki bu hareketler nereye varır, ekonomide ve sosyal örgütlenmede nelere yol açar, kıtanın ekonomisinde, dünya sosyal işbölümünde nelere tekabül eder, bugünden erken yargılara varmak doğru olmaz, ama kesin olan nokta, bu gelişimin aşağıdan gelme niteliğidir, kitlelerin hareketlenmesidir ve yöneten-yönetilen ilişkisinde yeni yaklaşımları başlatmasıdır. Çünkü en yığınsal, en katılımcı devrimlerin bile (örneğin Çin Hindi devrimlerinin) bir süre sonra yöneten-yönetilen ayırımından kendisini kurtaramadığı, devrimin coşkusu geçip, belli ekonomik sosyal başarılarla toplum stabilize olduktan sonra, yönetenler açısından bürokratikleşme ve içi kof bir söylemin, yönetilenler açısından ise kayıtsızlık, inançsızlık, depolitizasyon ve giderek hoşnutsuzluğun yerleştiği görüldü.
  • Asya'da Çin ekonomisinin bugünkü büyüme hızı devam ederse, 30 yıla kadar ABD'nin en ciddi rakibi olacağı tahmin edilmektedir. Şu anda bir milyara yaklaşan nüfusuyla Hindistan'ın da kıtada ikinci bir dev olarak gelişeceği söylenmektedir. Altyapısıyla ve yetişmiş insan kapasitesiyle çok güçlü olan Rusya'nın da dünya ekonomisinden ve siyasetinden kolay çekilmeyeceği görülmüştür. Bütün bu faktörlere bir de Japonya'nın –son on yıl içinde sarsılmış olsa da– dünya ekonomisindeki yeri ve önemli potansiyeli eklenmelidir.
  • Avrupa Birliği, ABD ile hem ittifak ve ekonomik iş bölümü ilişkileri içindedir (çok uluslu şirketler denildiğinde Avrupa'lı firmaları da hesaba katmak gerekir), hem de devletlerin bir üst birliğe gitmeleriyle çok büyük bir ekonomik potansiyel haline geldiği görülmektedir. Bu ülkelerin –üçü hariç– ortak para birimine geçmeleri ABD ekonomisiyle rekabete girişmelerinin kanıtı olmuştu. Euro son altı ayda dolar karşısında yaklaşık %10 değer kazandı. AB'nin varlığının güçlenmesi dünya çapındaki kendi özgül politikalarını da birlikte getirecektir. AB'yi ABD karşısında ciddi bir rakip gibi görmek erken olsa bile, önümüzdeki ilk on yıllar içinde dünyadaki ekonomik ve jeopolitik gelişmeler içinde ve yeni dengelerde onun da rolünü göz önüne katmak gerekir.
  • Şu anda ABD'nin en fazla başını ağrıtan, İslam alemidir. Bu dünyanın ağırlığı ise Orta Doğu'da ve Araplardadır. İslam ekonomik bakımdan güçlü değildir ama dünya petrol rezervlerinin azımsanmayacak bir bölümünü elinde tutmaktadır. İran, Irak ve Suriye toplumlarının ABD'ye karşı oldukları ortadadır. Suudi Arabistan'ın da çantada keklik olmadığı son savaştaki tutumuyla ortaya çıkmıştır. Diğer petrol ülkeleri Libya ve Cezayir de ABD'nin nüfuz alanında değildir. İslam ile ABD arasındaki kültürel ve siyasal çatışmanın tırmanması halinde, Kuveyt ve Emirlikler gibi toplumların da ABD karşısına geçmelerine şaşmamak gerekecektir.
  • Siyahi Afrika'ya gelince, Güney Afrika Cumhuriyeti sayılmazsa, kıta son derece yoksuldur, kabile savaşlarıyla hem ekonomik, hem de toplumsal bakımdan güçsüz düşmüştür. Bir-iki ülke sayılmazsa, ABD'nin Afrika'da hakimiyeti yoktur.

"Küresel, küresel" diyorsanız, işte size Yerküre. Bu koca dünyaya nasıl hâkim olacaksanız?

Eski politikacılardan Kâmran İnan 2002'de yazdığı bir yazıda, Economist dergisinin bir değerlendirmesine yer vermişti. Dört nesnel ölçüt esas alınarak ülkelere 0 ila 5 arasında puan verilmiş. Böylece tam puan 20 üzerinden yapılan puanlamaya göre, 2030 yılındaki sıralama şöyle: 1-ABD: 14, 2- Çin: 13, 3-Japonya: 9, 4-AB (O sırada 15 devletken): 9, 5-Rusya: 8, 6- İslam alemi (56 devlet): 4.

Görüldüğü gibi, tahminler, Çin'in 30 yılda ABD'yi yakalayacağı, AB, Japonya ve Rusya'nın da birer dev olarak dünya ekonomisinde ve siyasetinde söz sahibi olacağı merkezinde. ABD'nin, puanı 14'se kendinden sonra gelen ilk dört sıradakilerin gücü (yeni AB üyeleriyle birlikte) 40'ı geçecek, yani ABD'ninkinin üç katı olacak. Latin Amerika ve Hindistan'ı da eklerseniz, bugün tek kutup denilen ABD'nin kutup olma gücünü şu anda taşısa bile, potansiyelini taşımadığı ortaya çıkar.

Bu tabloya baktığımızda ve muhtemel gelişmeleri diyelim ki önümüzdeki 30 yıllık zaman kesitine yaydığımızda, ne denli ekonomik, teknolojik kudrete sahip bulunursa bulunsun, ABD'nin dünya egemenliğinin tıpkı "Amerikan rüyası" gibi kof olduğunu görürüz. Kaldı ki, ekonomide pazarı esas alacaksınız, yani ister istemez reklam yapmak zorunda kalacaksanız, ama siyasette zor yolunu kullanacaksınız. Bu mümkün değildir. Yerküre üzerindeki asker sayınızı bir milyondan altı milyona bile çıkarsanız, sizin ve yandaşlarınızın dışında kalan 6 milyara yakın insanı kontrol edemezsiniz? Siyasette ikna ve rıza önemlidir. Örneğin Irak'ı işgal ettiniz, ama "Duvar’ın yıkılması"ndan sonra elde ettiğiniz tüm propagandayı yitirdiniz, o sahte sırlarınızın ne olduğu görüldü ve tüm dünyayı karşınıza aldınız. Tekrar edelim, bu savaşta dünyada en fazla yüzde 5'te 1'diniz. Savaşı Suriye'ye yaymak istediniz, en yakın dostunuz Birleşik Krallık'ın Dışişleri Bakanı alelacele Başir Esad'ı arayarak öyle bir savaşa dâhil olmayacaklarına dair güvence verdi. Yani siz askerî istilalarınızı ve nüfuzunuzu yaymağa kalkıştığınızda, bütün dünyanın nefretini ve lanetini daha fazla üzerinizde toplayacaksınız.

Dünya güvenliği için hayati uluslararası antlaşmalara imza koymayacaksınız, koyduklarınızdan çekileceksiniz, gezegenimizin biyolojik varlığını tehlikeye sokan uluslararası antlaşma ve sözleşmelere katılmayacaksınız, uluslararası hukuk sistemini hiçe sayacaksınız, iyi kötü organlaşmış Birleşmiş Milletler sizin doğrultunuzda davranmadıysa onu da hiçe sayacaksınız. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi ülkeleri ya silah gücüyle işgal edeceksiniz ya da nüfuz yoluyla birtakım ufak tefek ekonomik çıkarlar vadederek gene oralara silahlarınızı götürüp dikeceksiniz, sonra da insanlığın size tabi olmasını bekleyeceksiniz...

Bölümü bitirirken bir noktayı önemle not etmek gerekiyor: Çin, Rusya, AB, Hindistan gibi geleceğin önemli güçlerinin ABD'nin karşısına dikilebilecekleri ihtimali, ABD'nin uzun süre başına buyruk davranamayacağını gösteriyor. Ama bu saptama o süreçlerin dünyayı kapitalizmden kurtaracağı anlamına gelmez. Çünkü Latin Amerika hariç, şimdilik görünürdeki gelişme "yukarıdan olan" gelişmedir, o süreçlerin kendiliğinden kapitalizmi tasfiye edecekleri düşünülmemelidir. O gelişmelerin insanlığın özgürleşme sürecinin parçası olabilmesi için mutlaka sosyal kurtuluşu öngörmesi, yani sömürüye son verme doğrultusunda ilerlemesi gerekir. Bu ise yukarıdan aşağıya olmaz, ancak aşağıdan yukarıya gerçekleşebilir. Eğer öyle bir topyekûn gelişme yaşanmazsa, Yerküre, kapitalist devlerin çatışma arenasına dönüşür: Yani ABD'nin başına buyruk ve tek egemen olmayı başaramayacak olması da barış ve esenliğin kazanılması demek değildir.

Özgürleşmenin özü anti-kapitalist mücadelede ve o içerikli yaşam biçimlerini başlatmaktadır.

Kızılcık, Sayı 16, Mart-Nisan 2003.