Tektaş Ağaoğlu’na veda

Ocak ayının ikinci yazısında İran’da yaşanan kitlesel protestoları ele almak ve Türkiye solunun yaklaşımlarını yansıtmak istiyordum.

Ancak, sevgili dostum ve arkadaşım Tektaş Ağaoğlu’nun aramızdan ayrılması bu hesabımı bozdu.

Onun vedası beklenmedik bir şey değildi. Bir süredir devam eden bazı rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görüyordu. Son dönemde durumu biraz daha ağırlaşmıştı. Haberlerini ve hastalığının seyrine dair bilgileri, onunla çok yakından ilgilenen yakın dostu ve yoldaşı Halil Çamalan’dan alıyordum. Halil, son dönemde durumunun kötü olduğunu ve pek iyiye gitmediğini söylüyordu.  

Amerikan Hastanesi’ne ilk yatırıldığında ziyaretine gittim. Arkadaşları (avukat) Ali Er ve Dr. Nilgün Doğançay da oradaydılar. Şaka yollu “Tektaş uzun zamandır neredesin, hiç görüşemiyoruz” dediğimde, “Asıl sen neredesin” diyerek, sitemli ifadesiyle ÖDP’de yaşanan ayrılıktan sonra pek bir araya gelemememizi ima etti. Bu görüşmemiz bir vedalaşma oldu. 

Birlik için samimi çaba gösterdi

Tektaş Ağaoğlu’nu İsviçre sürgününden dönüşte, “Sosyalistlerin Birliği” amaçlı Kuruçeşme Toplantıları sürecinde Oral Çalışlar vasıtasıyla tanıdım. 12 Eylül öncesinde sadece adını bilirdim ama tanımazdım.

Tektaş ile aramızda kuşak farkı vardı ama bunun zerresini bile hissettirmeyen müstesna karakteriyle, ondan çok şey öğrenmemin kapısını kolaylıkla araladı.

Tektaş Ağaoğlu’nun içinde yer aldığı TSİP çevresi solun birliği için samimi ve yoğun çaba gösteriyordu. Çağatay Anadol ve Hüseyin Hasançebi’yle beraber Tektaş Ağaoğlu bu çabanın önde gelen isimlerindendi.

1989 yılı içerisinde gerçekleşen “Kuruçeşme Tartışmaları”nda birçok siyasal çevre geride kalan dönemin düşünce ve olaylarına, fazlasıyla takılıp kendi örgütsel pozisyonlarını ve isteklerini öne çıkarırken, TSİP’li arkadaşlar birliğin gerçekleşmesi için en ileri adımları atmaya kararlıydılar. Nitekim TSİP’in siyasal ve örgütsel varlığını, bu amaca armağan ederek tereddütsüz bir şekilde sonlandırdılar.

Tektaş Ağaoğlu bu tavrını içinde yer aldığı Sosyalist Birlik Partisi (SBP), Birleşik Sosyalist Parti (BSP) ve ÖDP gibi birlik partilerinde aynı samimiyet ve inanmışlık içinde sürdürdü.

Her üç partide, on yıldan fazla bir süre içinde aynı fikri zeminde, birbirimize çok yakın duran ortak çalışmalar yaptık. Siyasete birbirine zıt kutuplardan gelen insanlar olarak çok iyi anlaştık. Parti faaliyetinde birçok kararı birlikte aldık ve dergi sayıları hazırladık.

Düzenin nimetlerine tamah etmeyen aydın

Sol örgütlerde, iyi eğitim almış, genel entelektüel birikimi güçlü, donanımlı aydınlar hep bulunur. Onların örgüt içi konumları itibariyle biraz farklı yerlerde oldukları ise her daim hissedilir. Bu durumun nedeni kimi zaman örgüt üyelerinin onlara atfettikleri önem ise, kimi zaman da bu aydınların kendi varlıklarının altını biraz fazlaca çizmelerinden kaynaklanır.

Onu yakından tanıyan biri olarak Cumhuriyet gazetesinden Aydın Engin, yazısında nasıl güçlü ve etkili bir aileden geldiğini, aldığı nitelikli eğitimi, isteseydi Türkiye’deki mevcut şartlarda hangi konumlara gelebileceğini anlattı.

Böyle geniş imkânlar içinde yetişip mevcut düzenin cazibesine tamah etmeyen, safını özgürlükten, eşitlikten, adaletten ve kardeşlikten yana belirleyenler, kabul etmeliyiz ki fazla değildir. Tektaş’ın da onlardan biri olmasına tanıklık etmek ise bizden yana bir şanstı.  

Tektaş herkesle eşit ilişki kurabilen bir insandı. Bunu anlık ve bir kereye mahsus özel bir dikkatle sergileyenlerden değildi. Anadolu’nun en ücra ilçesinden metropollerdeki yoldaşlarına kadar herkesle dümdüz ve ambalajsız ilişki kurardı. Bu yapmacıksız, içten ve güven veren tavrı onu herkesin “Tektaş Abi”si yapmıştı.

Parti program ve karar komisyonlarının neredeyse daimi üyesiydi. Dile, kavramlara ve nüanslara hakimiyeti, Marksizme dair tescilli bilgisi, entelektüel derinliği ile partilerin en sert tartışmalarının yaşandığı bu konularda gözler hep onu arardı. Toplantıda bulunmasa bile gıyabında bu komisyonlara mutlaka üye olarak yazılırdı.

Köşeleri ve vazgeçilmez değerleri olan bir insandı, ama belli bir müzakere sonrasında uzlaşmayı da bilirdi.

Onunla ilgili bazı anılarımı da paylaşmak isterim.

Aziz Nesin’e götürdüğü teklif

Bildiğiniz gibi Tansu Çiller’in başbakanlık yılları Kürt sorununda faili meçhullerin, çatışmaların ve ölümlerın zirve yaptığı yıllardı. “Düşük Yoğunluklu Savaş” konsepti ve stratejisini, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş Başbakan Çiller’le birlikte yürürlüğe sokmuştu.

SBP Kürt Sorunu’na yaklaşımı nedeniyle kapatıldığı için, bazı sol gruplarla Birleşik Sosyalist Parti’yi (BSP) kurmuştuk. Parti merkezi bu kanlı sürecin durması için barışçı bir arayış içindeydi. Aralarında Aziz Nesin ve Mihri Belli’nin de olacağı bir heyet oluşturup Bekaa Vadisi’ne gönderilmesi; PKK lideri Öcalan’la görüşülüp “ateşkes yapmasının istenmesi... Sorunun barışçı yollardan çözümü için neler yapılabilir”in ele alınması ve dönüşte de aynı konuda bu sefer “devletle temas” kurularak hem görüşme bilgisinin verilmesi, hem de devletin barış düşüncesine zorlanması şeklinde bir yaklaşım benimsenmişti.

Çatalca’da yaşayan Aziz Nesin’e teklifin götürülmesi gerekiyordu. Doğal olarak herkesin aklına gelen ilk isim Tektaş Ağaoğlu oldu. Teklifin ciddiyetini gösterebilecek bir isimdi. Üstelik PM üyesiydi, yani karar organı mensubuydu.

Ben de o sırada partide genel başkan yardımcısıydım ve Aziz Nesin’i özellikle SBP’nin kuruluş döneminden beri yakından tanıyor, çeşitli vesilelerle görüşüyordum. Tektaş’la bir sabah birlikte Çatalca’daki Vakıf binasına gittik. Çocuklar bizi odasına götürdü. Biraz partiden, biraz Sivas Katliamı’ndan söz edildikten sonra esas konuya geçildi. Tektaş Ağaoğlu sebeb-i ziyaretimizi anlattı. Aziz Nesin çok yerinde ve önemli bir adım olarak gördüğünü belirtti ve desteklediğini ifade etti. Ama idrar yollarıyla ilgili bazı sorunları olduğu için kendi katılımının bazı güçlükler yaratacağını belirtti. İstanbul’dan Roma aktarmalı olarak uçakla Beyrut’a gidileceğini, oradan da PKK kampının bulunduğu Suriye’nin Bekaa Vadisi’ne otomobille geçileceğini anlatıp, yolculuk sürelerinin çok uzun olmadığı gerekçesiyle katılımında ısrar ettik.

Aziz Nesin “ Bu devlet bize güvenmez. Sözüne güveneceği birilerini de bu heyete katmalıyız. Mesela Türkiye’nin eski ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ olabilir” dedi. Kendi katılımı hususunda da düşüneceğini, o zamana kadar sağlık durumuna bir kez daha bakacağını ifade etti. Yani katılmam demedi.

Tektaş’ın güven veren kişiliği Aziz Nesin’in öneriyi ciddiyetle ele almasına, kendi katılımı üzerinde ciddi şekilde düşünmesine ve ilave öneriler getirmesine yol açmıştı. Daha sonra gelişmeler farklı doğrultuda cereyan ettiğinden bu girişim hayata geçirilemedi. Ancak Tektaş Ağaoğlu, kritik görüşmelerin heyetlerinin oluşmasında hep akla ilk gelen isimlerden oldu.

“Övmek istedin ama…”

Bugün gibi hatırladığım diğer bir anım ise 1997’de kanserden kaybettiğimiz, 1 Mayıs 1977 Taksim Mitingi’nin sunucusu, Kemal Türkler’in başdanışmanı ve ÖDP kurucularından Sıtkı Coşkun’u andığımız toplantıdır. Tektaş Ağaoğlu ve gazeteci yazar İpek Çalışlar ile yan yana oturmuş, konuşmaları dinliyorduk.

Söz sırası bana gelince çıktım, Sıtkı’yla ilgili düşünce ve anılarımı anlatmaya başladım. Bir ara, Sıtkı’nın yeteneklerini hatırlatırken, mahir olduğu her konunun önüne “kendince” nitelemesini ekleyip, övgülerimi sıralayıp gittim. Bayağı iyi anlattığımı sanıyordum.

Konuşmam bitip yerime oturduğumda, Tektaş kulağıma eğilip, “Sıtkı’yı övmek istedin ama kullandığın ‘kendince’ sözcüğünün murad ettiğinin neredeyse tam zıddı sonucu verdiğinin farkında mısın” demesiyle dondum kaldım. Bu konuda aralarında konuştukları anlaşılan İpek Çalışlar da ona katıldı. Hık mık edip kendimi savunmaya çalıştım ama nafile. “Kendince” sözcüğüyle, aslında istemeden de olsa Sıtkı’nın yeteneklerini hafifsemiştim. Kaş yapayım derken göz çıkarmam dil ustasından kaçmamıştı.

Beni şaşırtan yönü

Mimarlar Odası eski Genel Başkanı ve yoldaşı Bülent Tuna, Feriköy’de bulunan Aile Kabristanı’ndaki mezarı başında yaptığı konuşmada, Tektaş Ağaoğlu’nun hayatına değdiği insanları her bakımdan zenginleştiren ve güzelleştiren yönlerini samimi ve etkili bir dille anlattı.

Tektaş Ağaoğlu aslında bir kent insanıydı. Hayatı Türkiye’nin ve dünyanın kültür, sanat ve siyaset merkezlerinde geçmişti. Resimle, heykelle, edebiyatla, siyaset ve düşünce hayatıyla yakın ilgisi de zaten bunu ortaya koyuyordu.

Ancak birlikte yaptığımız uzun bir seyahat onun başka bir yönünü tanımamı sağladı.

Galiba 90’lı yıların sonlarına doğruydu. Üç aile –Tektaş ile Ezel; Hürriyet ve Latif ile oğulları Mehmet Cemil; Nurgül ve kızımız Deniz ile ben– Tekirdağ’dan başlayıp Alanya’ya kadar kıyı kıyı giden, uzun ve çok konaklamalı bir yaz tatili yaptık.

Gözümüze kestirdiğimiz her yerde geceledik. Ben öğrencili yıllarımdan hafızamda kalanlarla arkeolojik alanlarda bu uzun turun katılımcılarına rehberlik yapmaya çalışıyordum. Çoğu kez güzergâhımız ana yolların dışına çıkıyor, tarımsal ve bahçelik bölgelerden geçiyordu.

Mevsim tarla ve bahçelere dadanmamıza uygundu. Geçtiğimiz bölgenin özelliklerine göre kimi zaman yol kenarındaki köylülerden bir şeyler satın alıyor, kimi zaman da utana sıkıla istiyorduk. Bazı hallerde, kaşla göz arasında tarlalardan küçük apartmalar yapmadığımızı da söyleyemem.

Malum, Trakya dahil Ege ve Akdeniz sahil bölgeleri bahçecilik bakımından son derece elverişlidir. Özellikle Ege’ye inince sayısız otun yemeklik veya mezelik olarak sofraya geldiğini, turşuluk olarak bidonlara girdiğini az çok biliriz.

Biliriz bilmesine de, önümüze getirdiklerinde çok bilinen bir ikisi dışında tanımayız. Hele şehirliler otu ağacı, börtü böceği pek tanımaz. Hangisi ne işe yarar, hangisi yenir, hangisi yenmez, pek bilmez. Bu da büyük ölçüde doğaldır. Çünkü bizdeki kent hayatı insanı çoğunlukla doğadan koparır.

Tektaş Ağaoğlu eksiksiz bir kentli olmasına karşın bizi şaşkınlık içerisinde bıraktı. Tanımadığı ağaç, elleyip toplayarak yenmek üzere önümüze getirmediği ot ve kır meyvesi bırakmadı. Hangisinden ne yapılır, marmeladı, reçeli, turşusu, ızgarası, sulu yemeği... aklınıza ne gelirse hepsini biliyor, tanıyor ve bize tanıtıyordu.

Arabayı yollara vurduğumuzda Tektaş’ın bu kadar şaşırtıcı bir yönüyle karşılaşacağımı hiç ummazdım.

Amenna, herkes ağacın ve otun bir ikisini tanıyabilir.  Daha fazlasına gelince, insan olur a adalıdır, Girit’lidir bilir dersin; bu da anlaşılır. Ama Tektaş, bozkırın Ankara’sında büyümüştü. Sonrası malum, koca koca kentler. Nasıl oldu da bu kadar otu, bitkiyi, sebzeyi, velhasıl tabiatı bu kadar yakından tanıyabildi, hayretler içerisinde kaldıydım.

Onu uğurlama töreninde bu konuyu konuştuğum bir arkadaşım, İsviçre’deyken arkadaş olduğu bir biyologdan öğrendiğini söyledi; ama ne kendisinden, ne de yakın çevresinden bu konuda bir şey duymadım.

Doğayla haşır neşir olma, ondan aldığı haz ve lezzetle kendini ödüllendirmedeki cesaret ve atak tavrı bazen da başını derde sokuyordu. O gezide Küçükkuyu civarından geçerken bir tarladan koparıp yıkamadan yediği kan kırmızısı domates aniden midesinden rahatsızlanmasına, ateşinin yükselmesine ve doktor kararıyla o bölgede iki gün konaklamamıza yol açmıştı.

Çengelköy’deki evlerine ailecek de sık giderdik. Çiçeklere ve ağaçlara olan ilgisinin farkındaydık. Balığı tanır, eti bilirdi. Sofra adabı, lezzetler ve içkiler hakkında şüphesiz söyleyecek sözü vardı. Sevgili eşi Kadriye Ezel’le imrenilecek bir uyumu bu konuda da sergiliyorlardı.

Veda törenine Anadolu’nun ve Trakya’nın dört bir yanından kadın ve erkek yoldaşları, arkadaşları gelmişti. Bugüne değin onunla birlikte yol yürüyenler de, yürümeyenler de onu uğurlamak için toplanmıştı.

Onu hep şen kahkahasıyla hatırlayacağım. 

Atilla Aytemur, Serbestiyet, 14 Ocak 2018.
(http://serbestiyet.com/yazarlar/atilla-aytemur/tektas-agaogluna-veda-844828