Hayat ağacı

Tarih “tarafsız”dır
Hüseyin Hasançebi

Cinci hocalardan Çinci hocaya

erdogan-kadinlargunu-bw-crCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi'nde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Dünya Kadınlar Günü Programı'nda konuşmuş, "Bu konuda marjinalleri asla dikkate almayız. Din adamı olarak ortaya çıkıp da kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatta bulunan kişiler ortaya çıkıyor. Anlamak mümkün değil" demişti. "Siz İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hoca efendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın" cümlelerini de konuşmasına eklemiş ve İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini vurgulamıştı.

Söz konusu tartışma, Nureddin Yıldız ve ona benzer şahsiyetlerin fetva diye ortaya sundukları birtakım görüşleri üzerine ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, tartışmaya açtığı konunun sonuçları itibariyle Nureddin Yıldız gibi üç beş fetvacıyı Saadet Partisi’nin kucağına iterek Cumhur İttifakına karşı Saadet Partisi’nin de içinde olacağı olası bir karşı ittifakın önüne set çekmek, Saadet Partisi’ni tecrit etmek ve mümkünse karşı ittifakın en azından Saadet Partisi olmadan gerçekleşmesi gibi bir amaç güttüğü görülmektedir. Konunun bu boyutuna anında uyanan CHP’li Engin Altay, “Ayetleri sorgulamak kulların hakkı değildir” diyerek oyunun farkında olduklarının sinyalini vermiştir. Her ne kadar CHP uyanmış olsa da Saadet Partisi’nin bu tuzağa düşebileceğini; Millî Gazete’nin, Recep Tayyip Erdoğan’ın Dünya Kadınlar Günü’ndeki konuşmasını Nurettin Yıldız’a sahip çıkarak haberleştirmesinde görebilmekteyiz: “Dünya Kadınlar Günü Programı'nda konuşan Erdoğan, son dönemde açıklamaları çarpıtılan Nureddin Yıldız hocaya isim vermeden sert dille tepki gösterdi. Erdoğan, din adına ortaya çıkarak kadınlar hakkında İslam'da yeri olmayan içtihatta bulunan kişileri 'marjinaller' olarak nitelendirerek, 'İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hoca efendi tefe koyacak ama o ayrı mesele' diye konuştu.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, dinin güncellenmesi adına yaratmış olduğu tartışmanın Saadet Partisi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik ittifaklar kapsamında yukarıda ifade etmiş olduğumuz hedefi, bu tartışmanın ufak bir ayrıntısı olacak kadar küçücük bir boyutudur. Toplumun söz konusu tartışmalara katılımının da ancak bu boyutta kalması istendiği açıkça görülmektedir. Ancak dinin güncellenmesi adına yaratılan bu tartışmaların yeni bir resmî ideolojinin oluşturulması ve geçiş süreci sonunda uygulanması muhtemel iktisadi politikalar ile yakın bir ilişkisi bulunmaktadır.

Hâlihazırda süren tartışmaların boyutunu ve olan bitenin karşısında ortaya çıkmaya başlayan resmin büyüklüğünü en doğru şekilde Vatan Partisi Genel Başkanı Çinci Hoca yorumlamıştır. Çinci Hoca, “Erdoğan'ın İslam’ın güncellenmesi açıklaması aynı zamanda 28 Şubatçı bir açıklamadır” değerlendirmesinde bulunmuş; bu değerlendirme ile birlikte de 28 Şubat “post-modern” darbesinin nedenlerinden bir tanesinin TÜSİAD’ın çıkarlarına aykırı politikalar izleyen Erbakancı Parti’nin tasfiyesine ve AKP’nin önünün açılarak Siyasal İslam’ın liberalleştirilmesine yönelik olduğunu hatırlatmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında, “bu ülkeye bir siyasal İslam lazımsa onu da biz getiririz” anlayışının yansıması olduğunu söylememek için herhangi bir engel bulunmuyor. (Geçerken Kemalizm’in en güzel özeti olarak değerlendirilebilecek bu sözleri, zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın komünizm için söylediğini belirtelim.)

Kaldığımız yerden devam edersek; 28 Şubat, Nevzat Tandoğan’ın veciz sözleriyle ifade ettiği anlayıştan başka bir şey değildir. 28 Şubat “post-modern” darbe günlerinde  “28 Şubat bin yıl yaşayacaktır” sözlerinin ne anlama geldiği (ki bunun İsrailleşme olduğu) şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Aydınlık Gazetesi yazarlarının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın FETÖ’ye karşı vermiş olduğu mücadele çerçevesinde uyguladığı yöntemlerin Kemalistler tarafından yapılmasının mümkün olamayacağını vurgulayan memnuniyet dolu yazılarını hatırlatmak yerinde olacaktır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, asli olarak bu tartışmaların, oluşturulması muhtemel yeni sermaye birikim rejimine eklemlenme açısından gerekli bir geçiş süreci ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Türkiye uzun bir süredir çok boyutlu bir kriz içerisindendir. Resmî ideolojinin krizi bağlamında bakıldığında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açmış olduğu bu tartışmalar, 1930’lu yılların ikinci yarısındaki Müslüman-Türk ideolojisinden Türk-Müslüman ideolojisine geçiş süreci ile benzerlik göstermektedir. Bugün tartışmaya açılan tüm konular, aşağı yukarı o dönemde de tartışılmıştır. Fatih Altaylı, 17 Mart 2018 tarihinde Habertürk Gazetesi’nde yayımlanan “Din öğretiminde kurucu felsefeye doğru” başlıklı yazısında, “Emperyalizm destekli ve onların İslam ülkeleriyle ilgili emellerini gerçekleştirmeye yönelik bir ‘İslam anlayışına’ karşı, bu toprakların İslam anlayışını ön plana çıkarmaya çalışan bir tavır olarak gördüğüm bu durumu…” sözleri ile o dönemdeki tartışmaları da gündeme getirerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumunu desteklediğini belirtmektedir. Ayrıca Altaylı, Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam anlayışının Mâturidîlik olarak adlandırılan “akıl ve bilimi” esas alan bir İslam yorumuna dayandığı açıklamasını da yaparak bu konunun ihmal edilmemesini salık verir nitelikte sürdürmektedir yazısını.

“Din devlettir!” demiştik ya; “Din daha bir devlettir!” şimdi…

1970’lerin ikinci yarısında baş gösteren ikinci büyük kriz ile birlikte, kapitalist yeniden üretim sürecinin önündeki engellerin kaldırılmasına dönük olarak ortaya çıkan yeni sermaye birikim rejimine eklemlenmek ve TÜSİAD’ın da egemenliğinin devamı açısından yeniden Müslüman-Türk ideolojisine dönüş 1980 askeri darbesi ile gerçekleşmişti. İktisaden dışa açılmanın gerçekleşeceği bu dönemde, dönem öncesinde ithal ikameci politikalara uygun bir şekilde iç pazara yönelik üretim yapan TÜSİAD’çıların döviz biçimindeki sermaye ihtiyacının Körfez ülkelerinden ve bu ülkelerle bir şekliyle ilişkide bulunan İslami küçük işletmelerin döviz kazandırıcı faaliyetlerinden elde edebilmesi açısından Müslüman-Türk ideolojisi uygun bir ortam hazırlamaktaydı. Faizsiz bankacılık ve türevlerine ilişkin kurum ve kuruluşlar için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve bu tür kurum ve kuruluşların faaliyete geçişlerinin bu döneme denk gelmesi bir tesadüf eseri değildir. Cami imamlarının maaşlarının Suudi Arabistan tarafından karşılandığının ortaya çıktığı Rabıta olayını da bu kapsamda hatırlamak yerinde olacaktır.

Türkiye yaşamakta olduğu çok boyutlu bir krizin bir parçası olan resmî ideoloji krizini aşmak için yeniden Türk-Müslüman ideolojisine geçmeyi seçmiş olup, hâlihazırda da bir geçiş sürecindedir. Ancak kırk yıla yakın yürürlükte olan Müslüman-Türk ideolojisinden, İsrailleşmeyi de içeren yeni bir Türk-Müslüman ideolojisine geçişin kolay olmadığı görülmüştür. Başkanlık sistemi bunun için vardır. MHP bu nedenle Cumhur İttifakındadır. Bu nedenle Yahudilik tipi bir Müslümanlık yaratılmak istenmekte ve Yahudilik=İsrail formülüne benzer bir şekilde İslam=Türk formülü için adımlar atılmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Kürt sorununa benzer bir şekilde İsrail’in de Filistin sorunu olduğu ve İsrail’in bu sorununu çözme yöntemleri, TÜSİAD’ın ANAP’tan bu yana küllenmiş olan alt-emperyal heveslerinin yeniden alevlendiği ve Körfez ülkeleri ile özellikle de Suudi Arabistan ile ortaya çıkan çelişkiler ve bu ülke ve/veya ülkeler ile girişecekleri egemenlik mücadelesi göz önüne alındığında, İsrailleşmenin kendi açılarından gayet işlevsel olduğunu düşünmektedirler.

Diğer yandan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başına buyruk hareket ettiğini düşünmek siyaset bilimine aykırı bir düşünce tarzıdır. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, Çin (kapitalizmi) modelinin esas alındığı bir iktisadi paradigmayı anlatan uzunca bir konuşma yapmış ve TÜSİAD’ın beklentilerini daha doğrusu çıkarlarının gelecek dönemde nasıl korunacağını dosta düşmana ile ilan etmiştir. Çinci Hoca, Tuncay Özilhan’ın söz konusu konuşmasında yer alan ve TÜSİAD’ın tüm taleplerini içeren bir özetini herkesten önce gazetesindeki köşe yazısına taşımış, konuşmanın tamamını olumlamış ve TÜSİAD’ın da Vatan Partisi’nin çizgisine geldiğini vurgulayarak ön almıştır.

TÜSİAD’ın talepleri olarak değerlendirmemizde hiçbir sakınca bulunmayan Tuncay Özilhan’ın konuşmasındaki iktisadi paradigma, Çinci Hoca’yı bir yana bırakırsak, TÜSİAD’ın asıl siyasi temsilcileri arasında hemen yankı bulmuştur. Nitekim Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem, Milliyet Gazetesi’nde yer alan 6 Mart 2018 tarihli köşe yazısında neoliberalizmin artık tükendiğini, bu yolda artık ilerlenemeyeceğini, neoliberalizm öncesi iktisadi politikalara da dönülemeyeceğini ve tek çıkış yolunun ise Çin modeli kapitalizmde olduğunu net bir şekilde ifade etmiştir.  Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Çin modelinin düşük ücretlere dayalı, ağır sömürünün olduğu ve hayatın her düzeyinde otoriterliğe dayalı bir model olduğunun altını çizelim. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Çin’deki mevcut başkanın hâlihazırda ömür boyu başkan seçilebilmesine olanak sağlayan düzenlemenin yasalaştığı ve hayatın her düzeyinde otoriterliğin esas olduğu bir yönetim modelinin de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a cazip geleceği aşikâr.

Türkiye, bir yandan uzunca bir süredir çok boyutlu bir kriz içindeyken, diğer yandan da emperyalistler arası mücadele sonucunda oluşacak yeni sermaye birikim rejimine ilişkin gelişmelerle birlikte, söz konusu sürece eklemlenme açısından yakın gelecekte ülkedeki sermaye düzeninin nasıl şekilleneceğinin belirleneceği bir geçiş sürecindedir. Bu çerçevede Türkiye sermayedarları, kapitalizmin yeni sermaye birikim rejimine eklemlenmek üzere iktisaden Çin modeli (Çin işi kapitalizm) yönünde bir seçim yapmış gibi görünürken; devletin resmi ideolojisi, İsrailleşmenin de içkin olduğu yeni bir Türk-Müslüman ideolojisine doğru hızlı bir şekilde evrilmektedir.