Tektaş Ağaoğlu 'NUH' DEMİŞ, 'PEYGAMBER' DEMEMİŞTİR

Tektaş Ağaoğlu 1934-2018 yılları arasında yaşamıştır. “Mesleksiz” bir komünisttir. “Ölümden Hayata” adını verdiği ilk öykü kitabını 1956 yılında 22 yaşında iken yazmış, bir daha basılmasına izin vermemiştir. Tektaş Ağaoğlu kimdir sorusuna nasıl cevap verilir, bunu tam bilmiyorum.

Önce klasik biyografisine bakalım:

Kafkas kökenli köklü bir aileden gelmiştir. Ünlü yazar, siyasetçi, gazeteci Ahmet Agayev’in (Ağaoğlu) torunudur. Dedesi Agayev Paris Hukuk Fakültesi ile Sorbonne Tarih ve Filoloji bölümlerinden mezun, Arapça, Farsça, Türkçe dil ve doğu kavimleri tarihi alanında uzmanlaşmış, üniversite yıllarında Ernest Renan’dan etkilendiği söylenir. Paris’te gazetecilik yapmış, yazarlığa başlamıştır. Çar rejiminin baskısından kaçarak 1909’da İstanbul’a yerleşmiş, İttihat ve Terakki Partisinin öncü kadrolarından olmuş; 1911 yılında Türk Yurdu Cemiyetinin kuruluşuna katılmış; Türk Yurdu dergisinde yazdıkları, ülke düzeyinde yaygın konferansları ve İstanbul Üniversitesi'nde (Darülfünun) verdiği derslerle Türkiye’de “Türkçülük” ideolojisini kuran ve kökleştiren sayılı düşünürlerden biridir. Darülfünun’da Rus dili ve Türk tarihi hocalığı da yapmıştır. Agayev 1914’te Afyonkarahisar mebusluğuna seçilmiş, 1915’te İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyesi olmuştur.

1917 Ekim Sovyet Devrimi’nden sonra Kafkas orduları siyasi müşaviri olarak yeniden Rusya’ya gitmiş dönüşünde İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür.

1917 Ekim Devrimi’nin öncesinde ve sonrasında Azerbaycan’da, Türk Milliyetçiliği’nin önderliğini yapmış olan kurduğu parti Millî Müsavaat aynı zamanda ilk “Bağımsız Azerbaycan devletini” kurmuştur. Fakat o Türkiye’ye katılmak isteyen bu ilk bağımsız Azerbaycan devletine “Gidin, istikbalinizi Lenin ile birlikte arayın” diyerek, millet, tarih ve coğrafya şuuruna sahip, tarihsel determinizmi derinden kavramış bir “bilge” düşünür olduğunu da kanıtlamıştır.

Ahmet Agayev Malta (sürgün) dönüşü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Kemalist önderleri arasında yerini almış, Ankara hükümeti ile Kafkas ülkeleri arasındaki siyasal ilişkileri kurup yürüten ve Bolşevik yardımların Kafkas koridoru üzerinden “Türk kurtuluş savaşına” akışını yönetenlerden biri olmuştur.. Bilahare, Mustafa Kemal ile arası açılmış, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (1930) kurucu ideologlarından olmuştur.

Tektaş Ağaoğlu’nun babası, Demokrat Parti’nin kurucularından olan Samet Ağaoğlu’dur. Samet Bey 1950-1960 yılları arasında üç dönem milletvekili seçilmiş, Çalışma, Sanayi ve Devlet bakanlıkları yapmış, Menderes döneminin güçlü "adam"larından biridir. Yassıada Mahkemesi tarafından müebbet hapse mahkûm edilmiş, Türkiye siyasetinde “gerçek liberal” kimliği hak etmiş sayılı siyasetçilerden biridir, bir çevirisi ve yayınladığı kitapları bulunmaktadır. Samet Ağaoğlu’nun kitapları okunmadan, özellikle “Babamın Arkadaşları” adlı kitabında çizdiği kurucu Kemalist kadro profilleri tanınmadan Cumhuriyet’in kuruluş ve Menderes iktidarları dönemini çözümlemek mümkün değildir. Tutarlı liberal ve cesur kimliği ile Demokrat Parti’nin hatalarını söylemekten ve kirli çamaşırlarını deşifre etmekten kaçınmamıştır.

Agayev’in torunu Tektaş Ağaoğlu 1934 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini Ankara Atatürk Lisesi'nde, yüksek öğrenimini İngiltere’de Oxford Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. 1956 yılında Türkiye’ye döndü; Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olarak girdi. Aynı yıl, “Kurtuluş Yolu Solculuktur” manşeti ile çıkan Yeni Ufuklar dergisi çevresine katıldı. Katıldığı bu yeni edebiyat çevresi, Türkiye’nin sonraki yıllarında düşünce, çeviri, kültür, sanat, siyaset ve yazı dünyasına damgasını vuracak olan aydınlardan oluşuyordu. Bunlar arasında İlhami Soysal, Muzaffer Erdost, Ahmet Oktay, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Talip Apaydın, Doğan Avcıoğlu, Ece Ayhan, Can Yücel, İlhan Berk, Asım Bezirci, Metin Eloğlu, Korkut Boratav, Demir Özlü, Özdemir Nutku gibi isimler vardı. Salt  bu isimler bile Tektaş’ın sahip olduğu yüksek entelektüel birikimin kaynakları ve niteliği hakkında fikir verebilmektedir.

Babası iktidarda, kendi en keskin sol aydın muhalefeti saflarındadır. Türkiye’de siyasi hava serttir; İran’da Musaddık hükümeti askerî darbe ile düşürülmüş ve petrol özelleştirilmiştir. Menderes hükümeti de, adeta aynı yolu izlercesine, ünlü MOBİL tekelini (Koç’un ortağı) Türkiye’ye sokmak için petrol sektöründe devlet tekelini kaldıran ve özelleştirmeye kapı açan bir yasa çıkarmış (1954) ve CHP muhalefetini (millî) görülmedik biçimde azdırmıştır. Aydın muhalefeti CHP’nin yanındadır. Bu durumda, Samet Ağaoğlu'nun oğlu Tektaş, hem asistanlık yaptığı Mülkiye’den hem de içine girdiği entelektüel aydın muhalefeti saflarından dışlanacaktır. Tektaş’a, “Senin baban hırsızdır, deden de hırsızdı,” dediğini sonraki yıllarda Ece Ayhan’ın kendisinden öğrenecektik. Ve merak eden bulsun okusun; ölümünden sonra Ece Ayhan hakkında, bu üstün yetenekli deli şairimizin hakkını veren en güzel hitabeyi (kitabeyi) de Tektaş yazacaktır.

Kısaca, Tektaş iktidarı reddetmiş, muhalefet de onu reddetmişti! Memleketi terk eder, Can Yücel ile birlikte Londra’da BBC Radyosu’nda editör ve haber spikeri olarak çalışmaya başlar.

BBC yılları soğuk savaş kuraklığı altında “iş olsun” yıllarıdır. Batı'da, fakat Batı’ya iltica etmemiş bu iki insan, SSCB aleyhine bir haberi haber bültenine sokmadıkları için işlerinden kovulurlar. (Yönetim  haberi bülten sonuna yetiştirip stajyer Halit Kıvanç’a okutacaktır.) Can Yücel ve Tektaş, iki anarşist, işsiz –ve içkisiz– kalırlar! (Tektaş Ağaoğlu anarşist değildi, düşüncesi olan Marksizmi Rus anarşizminden yeterince arındırmamıştı. Ekim Devrimi’ne ve ürettiği Sovyet Sosyalizmi'ne “Slav mucizesi” diye bakardı.)

1960 yılında 27 Mayıs askeri darbesi gelir; DP’lilerle birlikte babası Samet Bey de Yassıada’ya tıkılır. Türkiye Demokrat Parti düşmanlığı ile kaynatılmaktadır. Tektaş Ağaoğlu bu Türkiye’ye döner. Türkiye’ye ilk adımı Türkiye’yi tanıtır cinstendir. Yeşilköy’e tuhaf bir yolcu inmiştir; bavulları Avrupa’nın dağlarından denizlerinden topladığı taşlarla doludur. Havaalanı gümrüğünde bu acayip bagaj fotoğraflanır; Hürriyet gazetesi günün mana ve ehemmiyeti gereği şu manşeti atar: “Düşükler dönüyor!” (Gazete siyah ve gür sakallı bu genç adamı ayrıca “ticani” diye tanıtacaktır.) “Taş kaçakçısı”nın Türkiye yılları böyle başlar.

AP’nin başkanı Demirel kapatılan DP’nin oylarına oynamak için “düşükler”in eşlerini, oğullarını, kızlarını siyasete çağırır. Annesi Neriman Ağaoğlu milletvekili olur, Tektaş ise sosyalizmin yolunu izler. TİP üyesidir, “siyasetçi” olur. Ağaoğlu Yayınevi’ni kurar (1964), “yayıncı” olur. Kitaplar çevirir, “çevirmen” olur. Köşe yazarlığı, makaleler…, “yazar” olur. Resim yapar “ressam,” heykel yapar “heykeltraş” olur.

Çevirmen Tektaş Ağaoğlu tek başına ekoldür; “çevirmen” olarak bize Dostoyevski, Puşkin, Yevtuşenko, Şolohov vb. Rus edebiyatının, Dickens ve Remarque gibi İngiliz ve Alman edebiyatının klasiklerini Türkçe okuttu. Marx,  Engels ve Lenin’den yaptığı çevirilerle 68 gençlik kuşağının ve izleyen kuşakların kuramsal açıdan beslenmesine katkı sağladı. Çeviride Tektaş farkı açıktı. Çevirdiğini akide şekeri emer gibi çevirirdi. Dilden dile çevirmez, iki dili kaynaştırır, eseri Türkçe okuyan aynı zamanda yazıldığı dilde okurmuş gibi olurdu.

Bazen tek kelime yerli yerine otursun diye aylarca kaşınır, kırk kişiye sorardı. Kolayca “Nuh” diyen, ama asla “Peygamber” demeyen biri diye Cağaloğlu’nda nam salmıştı.

Yazı ve çevirileri hapislikler getirdi. Herkes söyler ben de bilirim, “iyi hapis yatılanlar”dandı. Toptaşı Cezaevi’nde dede yattı, baba yattı, Tektaş torun da…

Birbirini izleyen kuşaklar 1960-2018 arasında Tektaş Ağaoğlu’nu “yazar” olarak Yeni Dergi, Varlık Dergisi, Ant, Cumhuriyet, Yeni Ortam, İlke, Kitle, Birlik, Gerçek, Düşün, Görüş, Kızılcık gazete ve dergilerinde gördü. Sosyalist öğretinin genel ve güncel sorunları üzerine yazdıklarıyla Türkiye solunun politik olgunlaşmasına değerli katkıları oldu. Zor yazardı. Yazdığı “değinme” bile olsa, kendisi tarafından aşılamaz olsun isterdi.

1980-1990 arasında İsviçre’de sürgünde yaşadı; geçimlik meslek olarak kasap çıraklığı yaptı. Resim çerçevecisi bir İsviçreli komünistin işyerinde yarım gün yevmiyeli çalıştı. Ormanı dağları bol bir ülkedir; otlar topladı, turşu yaptı, yemek yaptı. Bir keresinde “orkide” topladı diye, yarım saat sonra polis kapısını çaldı; bir merkeze götürdüler. Tozlu defterleri çıkarıp gösterdiler. Topladığı çiçek “sahlep” imiş, sökülmesi 1870’li yıllardan beri yasakmış; ilk ve son olsun dediler, ceza yazmadılar.

İsviçre’den 1989 yılında döndü. Berlin Duvarı yıkıldığında hapiste, Tarık Ziya Ekinci, Ekrem Çakıroğlu, Tektaş ve ben, idam ve müebbet yemiş sol hareketlerin önderleri ile aynı koğuşta idik. Ömrümüzü adadığımız şeydi, “Sosyalizm yıkılıyordu!” Hapishane duvarları üstümüze üstümüze geldi. Birikmiş bütün düşüncelerimiz uçup gitmiş, yerini bir tuhaf “boşluk” almıştı. Biz farkında olmadan bu boşluğu tartışır olmuştuk. Tamam, yine de “eşyayı adıyla çağıracak” kadar cesaretimiz vardı fakat “eşya!” yoktu. Tektaş bizi ranzalara oturttu; “Marksist her hangi bir pratiğin çökmesi Marksizmi sarsmaz” dedi. Ve biz Marksizmin izini sürmek üzere sözleştik. Tektaş bu sözünden caymadı. Yöneticisi olduğumuz Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni (TSİP) kapattık ve birbirinin içinden genişleyerek çıkan Sosyalist Birlik Partisi (SBP), Birleşik Sosyalist Parti (BSP) ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDEPE) de kurucu ve yönetici olduk.

Bu arada Tektaş, 1969’da başladığı Charles Dickens’in Mister Pickwick eserinin çevirisini siyasi yaşamın çalkantıları dolayısıyla bitirememişti; onu da ancak 42 yıl sonra tamamlayabildi. Bu çeviriden şu cümleyi seçti  ve kulağımıza takalım diye bize verdi: “Bu memleketde öyle açlar var ki, tanrı onlara ‘ekmek’ diye görünür.”

Eylemli siyasetten uzak kaldığı son döneminde Kızılcık Dergisini çıkardı ve 17 yıl yayınladı; dilini siyasetin içine sokmaktan gene vazgeçmedi. Yedi-sekiz paketi bulan günlük cıgara istihkakından vazgeçerek herkesi hayretler içinde bıraktı, fakat siyaset, sanat, tarih, kültür ve doğanın ve bunların değişmez öznesi olarak gördüğü somut insanın harmanlandığı rakılı siyasi sohbetlerinden vazgeçmedi. Evinde hemen her akşam kurduğu sohbet sofrasına davetini reddedenlere bu nedenle, siyaset, sanat, tarih, kültür, doğa ve hatta “sınıf düşmanı!” gözüyle bakardı.

Teoride sözü edilen ve fakat yaşamda ender rastlanan işçi sınıfı aydınlarından biri idi.

Tektaş Ağaoğlu konu özgürlük olunca nuh deyip peygamber demezdi. Şu veya bu hesaplaşmada tutumu vardı fakat gözünü hep tarihin son hesaplaşmasına dikmişti. Kapitalizm ile polemiğini en son şöyle bağladı:

Bu kadar eşitsizliğe nasıl dayanılır, nasıl razı olunur? Temel olgu eşitsizlik değil, tahakkümdür. Eşitsizlik sonuçtur. Onu yaratan da, sürdüren de tahakkümdür. Açıkçası, sınıf tahakkümü; devleti bir tahakküm aracı yapan olgudur. Bu noktada kesin tavrınızı belirlemeden, yani insanın insanla ilişkisinde zoru ve zora teslimiyeti dışlamadan insanlar arasında eşitsizlik sorununun köküne inemezsiniz.

Devletin tahakküm aracı olarak işlevi salt tahakkümle, eşitsizliği olumlayan ideolojik koşullanma olmadan yürümez, bu doğrudur. Ama ideoloji de tahakküm olmadan bir işe yaramaz ve üstelik ideolojiyi sürekli besleyen etkenlerin en başında tahakküm gelir.

Herkes, herkes kadar köle ya da birileri herkesten ‘daha eşit’ mi olmalı? Evrenin, doğanın, hayatın yasası bu mu? Değilse, eşitlik ne zamana ve nereye kadar, niçün ertelenebilir? Hemen şimdi yaşanacak bir şey değilse, anlamı nedir, neye yarar? Hemen yaşanacak bir şeyse, ‘bu kadarı’yla yetinmenin ya da ‘o kadarı’nı yarına ertelemenin anlamı nedir? Yarına çıkacak yolun taşlarını bugünden döşemenin bedeli mi? Bugünün İngiltere'sinin hâli, 19. yüzyıl Sanayi Devrimi'nde ve sonrasında heder olup giden milyonlarca çalışan insanın hayatına değer miydi diyorsunuz? Değerdiyse, niçin ve ne için değerdi? Tek tek her insanın hâlini, geleceğini ne belirliyor? ‘Kader’ mi?

Ne ki eşitsizlikten habire yakınmayla ve eşitlik için kavga verilerek eşitlik kazanılamaz. Aslolan özgürlüğün, herkes için özgürlüğün kavgasını vermek ve her an vermektir. O kavgayı yarına ertelemek ya da göğe havale etmek bugünü, bugünün açlığını, sefaletini, cehaletini, umutsuzluğunu ve umarsızlığını yarına taşımaktır. Eşitsizliğe teslim olmaktır. Eşitsizliğe itiraz ve isyan her yönüyle ve her veçhesiyle bir özgürlük sorunudur.

9 Ocak 2018 tarihinde İstanbul’da öldü. Ölüm saatini yazamıyorum çünkü, yönettiği bir dergiye Turgut Uyar’ın ölümü üzerine yazılan bir yazıyı, “Turgut Uyar 22 Ağustos 1985 günü sabaha karşı saat 6.30’da öldü” dediği için basmamış ve sebebini de bize, “9.05’i hatırlatıyor” diye açıklamıştı.

(Ein+ Stein)= Bir taş… Babası bilim insanı olacağını ummuş olacak ki; “Tektaş” demişti. O tam tersini yaptı; bilime basarak “küçük insan”ı, ama “koloni” olanı değil, tek tek “somut birey” şeklinde olanı keşfe çıktı. İnsan koleksiyoneri idi.

Tektaş “sanatçı” olarak da özgündü, yaratıcıydı, şaşırtıcıydı. Resme 1956’da Paris'de, Heykele 1980’de Zürih’de başlamıştı. Türkiye’de ve Avrupa’nın sanat başkentlerinde bir çok sergiler açtı. Bilhassa heykeli modern çağ insanı için ürkütücü idi; dünya çapında siyasal ve ekonomik sistemler kuruluyordu, insan ise somutda kendi küçük dünyası içinde, kendine kendisi için, fakat aynı zamanda ötekinin zenginliği olarak kalıyordu.

Kişisel sergilerinden bazıları:

1959, Türk Alman Kültür Derneği, İstanbul
1959, Türk Amerikan Kültür Derneği, Ankara
1960, Galeri Numero, Floransa
1961, Drian Galeri, Londra
1961, Galeri Numero, Roma
1961, Galeri Numero, Floransa
1962, Galeri Numero, Milano
1966, Türk Alman Kültür Derneği, İstanbul
1984, Produzenten Galeri, Zurih
1985, Galeri Basta, Lozan
1987, Galeri Art Studio, Vaduz, Lichtenstein
1991, Galeri MD, İstanbul
1993, ARS Sanat Galerisi, Ankara
1995, ARS Sanat Galerisi, Ankara
1996, Hobi Sanat Galerisi, İstanbul
1998, Hobi Sanat Galerisi, İstanbul

Katıldığı resim sergilerden bazıları:

1959, I. Paris Bienali, Paris
1959-60, Galeri Numero, Floransa
1960, Galeri Numero, Milano, Genova, Venedik, Roma, Barselona
1960, "Uluslararası Soyut Sanat Sergisi" Prato Müzesi, İtalya
1960, "Resim Sanatında Yeni Gelişmeler III," Tooth's Galeri, Londra
1961, Fimbarrus Galeri, Bath, İngiltere
1961, "Resim Sanatında Yeni Gelişmeler IV," Tooth's Galeri, Londra

Heykel Sergileri:

1984, Zürih, Produzenten Galerie
1985, Lozan, Galerie Basta
1987, Vaduz (Lichtenstein), Galerie Art Studio
1988, Zürih, Züspa Karma Sergisi
1991, İstanbul, Galeri MD
1993, Ankara, ARS Sanat Galerisi
1995, Ankara, ARS Sanat Galerisi
1996, İstanbul, Hobi Sanat Galerisi
1998, İstanbul, Hobi Sanat Galerisi
2005, İstanbul, Art Galery

Hüseyin Hasançebi, Duvar Dergisi, Şubat 2018. (duvariletisim@gmail.com)