Hayat ağacı

Tarih “tarafsız”dır
Hüseyin Hasançebi

Kelâm

“Teslim” kelimesi “İslam”la aynı kökten geliyor. Sözlükteki anlamları şöyle sıralanıyor: 1. Bir emaneti yerine verme. 2. Bir şeyi yeni sahibine verme. 3. Hakikat olduğunu söyleme. 4. İtiraf. 5. Dayanamayıp pes etme. 6. Kendini Allahın kaderine bırakma. 7. Selâm verme. 8. Âfetten masun kılma.

Dikkat ederseniz, bu anlamların her biri ve hepsi sınıflı toplumların erken tarihinde birbirini izleyen sayısız savaş, istila, esir alma, ocak söndürme eylemleri, şehirler, hânedanlar ve tanrılar konfederasyonlarının yükseliş ve çöküş, içiçe girerek daha karmaşık düzeylerde yeniden kuruluş süreçleriyle, vb. ilişkili bir içerik taşıyor. Her biri ve hepsi boyun eğişin ve eğdirilişin meşrûiyete bağlanmasının, hukukunun oluşmasının birbiriyle ilintili veçhelerini yansıtıyor.

“İslam”ın da, “teslim”in de kökünde Arapça “selm” var. Selm ya da “silm”, itaat, kendini teslim etme, dostluk, uyum, barışma demek.  “Selam” (barış, rahatlık), “selamet” (kurtulma, korku ve endişeden uzak olma), “selim” de (sağlam, kusursuz, doğru olan) ordan türeme.

Türkçe (Osmanlıca)- İngilizce Redhouse sözlüğü “İslam” için şu anlamları veriyor: 1. Verme, bırakma, teslim etme, vazgeçme, feragat etme. 2. Kendini Tanrıya ve onun iradesine teslim etme. 3. Müslüman olma. 4. Ödünç para verme, peşinat ödeme.1

Peki, “Din” ne?

Arapça “Dyn” yazılıyor. “Din” de okunabiliyor, “deyn” de. Din’in deyn’le kök bağlantısı üzerinde öteden beri durulmuştur. “Deyn”, borç demektir. Çoğul hâli: düyûn. “Diyanet”: din, dindarlık, vb. Arapçada “din”in başka anlamları  da var: örf ve âdet, gelenek, inkıyad (boyun eğme, buyruk altına girme, kendini teslim etme) gibi.2 “Din”e ayrıca, “yevm üd din”e atıfla, “muhasebe, ceza, mükâfat” anlamlarının da yüklendiği olmuştur. “Dinin kavramsal alanı hesap anlayışlarını davet eder: Alacakla verecek arasındaki denge ve bu dengenin duracağı gün anlayışlarını. Boş yere mi mezar şâhideleri terazi motifleriyle donatılıyor?”3

“Rabb” Arapça hem Allah, hem efendi, hem de mal sahibi demek. Farsçada “Hüdavend”in anlamları : 1. Allah, 2. Efendi, sahip, mâlik. 3. Hükümdar. “Hüdavendi”, egemenlik, Tanrı, ilâh (mabud), idare anlamlarını ifade ediyor. “İbad” Arapça hem “abd”in çoğulu, hem de “ibadet edenler” anlamına geliyor. “İbadet”: Allahın emirlerini yerine getirme. Bir de, bildiğimiz gibi, tapınma. “Abd”: köle, kul. Kölelikle tapınma arasında doğrudan ilişki kurulmuş. Abdullah’ın (Tanrının kulunun) Tanrıya ibadeti ile kölenin efendisine ya da sahibine itaati aynı anlam kategorisi içinde yer alıyor.4

Toprak kölesini feodal beye bağlayan bağ her ikisini birden Tanrıya bağlayan bağla düğümlenmiştir. Toprağa bağlılıktan kurtulma yönünde her çaba Tanrıyla bağın inkârı ve Tanrıya isyanı gündeme getirir ve “Tanrı” ile eşanlamlı “seigneur” sıfatlı derebeyinin hukukunu çiğner. Hükümdar ya da kral da, Tanrıdan aldığı beratla, derebeyinin doğrudan, toprak kölesinin dolaylı efendisidir. Karşılıklı ilişkilerde belirgin ortak öğe, “üstün” olanın, “mal sahibi”nin hakkıdır. Toprak kölesinin kendi ektiği toprağın ürününden pay alma hakkı seigneur’e ödediği borçtur. Tanrı borca kefildir. Bunun içindir ki mal sahibinin hukukuna itiraz yönelten, yeryüzünün (toprağın, emek ürünlerinin) ortaklaşa tesahübünü önererek yeryüzü üzerinde hak iddiası ile ortaya çıkan bütün Hıristiyan mezhepler, her yerde, sapkınlıkla, otorite ve devlet yıkıcılığı, toplum düşmanlığı ve son tahlilde (ya da daha ilk elde) Tanrı tanımazlıkla malûl sayılmıştır.

Öyle olması çok doğal, çünkü “Abd” ve “Allah” ilişkisi, borçlu/alacaklı ilişkisinin ideolojik izdüşümü. İnsan bir başkası tarafından ele geçirilmekle, boyun eğdirilip teslim alınmakla köle olur. Savaşta, baskında ele geçer, öldürülmeyip hayatı bağışlanır ya da maddî –kimi hallerde manevî de– bir borcu, yükümlülüğü yerine getiremediği için varlığına (bedenine ve hayatına) el konulur. Başkasına ait “canlı mal”dır. Sahibine mutlak itaatle yükümlüdür, hukuka bağlanabilecek hiç bir hakkı yoktur. Kişi kategorisine girmez. İnsan bile sayılmaz. Bir “hiç”tir. Tek çaresi, tutamağı, itaatine karşılık efendisinin “iyi”liğine sığınmaktır. O sığınakta belli bir “varlık” ya da “kişilik” kazanabilir belki: iyi ve sadık köle olur. İnsan sayılmasa da bir tür insan yerine konulabilir. Ne tür bir insan yerine konulduğu efendisinin iyiliğine kalmıştır. Kazandığı kişilik de hak değil, fiilî durumdur, ya da ona bahşedilen bir lûtuf, bir sadaka. Öyle bir sadaka ki, harcanıp tüketilemez. Verilmekle elden çıkmaz. Kölenin köleliğiyle kaim, onunla sınırlı ve koşulludur. Köleye yapılan iyilik köleyi gözetmez: iyiliği yapan içindir. Dilenciye “Allah rızası için” verilen sadaka gibi, iyilikten köleye düşen sadece bir yan üründür. Köle, ona iyi davranan sahibiyle Tanrı arasındaki hesaplaşmada bir araç, bir vesiledir. Köle insanlık düzleminde o kadar bir “hiç”tir ki, sözgelimi sahibi onu öldürse suç olmaz, ama bir başkası öldürürse sahibine karşı suçtur! Dahası, sahibi onu azad edebilir: yokken var edebilir. Ne ki o zaman da, yani bir “sevap” işlerken de onu kendine medyunu şükran (borçlu) kılar. Köleye kişilik verirken de alacaklıdır. İşlenen sevap yine kölenin sırtındandır ve azatlıyı yeni yükümlülüklerle bağlar. “Azad” etmek, serbest bırakmak demek. “Azadi”: özgürlük, serbestlik. Bir ikinci anlamı var: şükür. Sözlükte “şükür”ün karşılığı minnet. “Minnet” : 1. Kendini borçlu görme. 2. İyiliği başa kakma. Osmanlıca-İngilizce Redhouse’a göre “minnet” aynı zamanda güç, iktidar anlamını da taşıyor. Bunların çağrıştırdığı yine Arapça bir kelime var: “mevali”. Mevla’nın çoğulu. Köleler ya da azad edilmiş köleler demek.5Peki, “mevla” ne demek? Bildiğimiz gibi, Allah demek. Ama ayrıca, 1. Efendi, sahip, mâlik. 2. Köle, azatlı, müşteri demek. Velî, mürebbî (terbiye eden) anlamları da var. “Velî”nin anlamları: 1. Allahın doksan dokuz adından biri. 2. Sahip. 3. Çocuktan sorumlu kişi. 4. Ermiş kişi.

Kelâm, gerçekliğin tanığı oluyor. Köle sahipliğinin köle için de, köle sahibi için de ne olduğunu gösteriyor.

Kölenin “iyi efendi” ihtiyacının karşılığı olarak burda Tanrı devreye giriyor. Tanrıya duyulan ihtiyaç, “iyi” efendiliğin kuralı doğrulayan bir istisna olarak da yine köleyi ezen bir vakıa olduğunun kanıtıdır. Ayrıca bunun her iki tarafça bilindiğinin de kanıtıdır. Tanrı rahim ve rahmandır. Niçün? “Rahm”: acımak, esirgemek, korumak. “Merhamet” ve “merhem” aynı kökten, rahm’ın çoğulu “merahim”den geliyor. Merhem: 1. Deriye içirilerek ya da sürülerek kullanılan ilaç. 2. (mecazî anlamda) acıyı, sertliği giderecek ve avunduracak neden. Bir de “merhemsaz” var: çare bulan.

Her şey yerine oturuyor. Köle âciz ve çaresizdir. Varlığı da, hayatı da “yok”luk üzerine kuruludur. Yok gibi vardır. Ölüymüş gibi yaşar. İyi efendi gibi Tanrı indinde de bir merhamet nesnesidir. Ya da somut, gerçek kişi olarak varlığının inkârı temelinde “var” sayılır.6 Bir başka deyişle, yok sayılmak üzere yeniden “yaratılır”. Ne ki her şeyi ve herkesi yaratan Tanrının karşısında herkes yok gibi vardır, ya da varlığını yokluğuna borçludur. Kişi kendini yok bilerek Tanrının huzurunda var olur. Tanrı, aynı zamanda, en büyük azadcıdır da. “Erham ür rahimin” (merhametlilerin en merhametlisi) olduğu gibi. Onun huzurunda –ama ancak onun huzurunda– herkes özgür ve eşittir. “Huzur”un niçün iki anlamı var? 1. Bir yerde (daha çok, yüce bir kişinin katında) hazır bulunma. 2. Baş dinçliği, erinç, rahatlık. Tanrının huzurunda huzura kavuşabilmek, ona tapmayı, ibadet etmeyi (emirlerini yerine getirmeyi), yani kul olmayı gerektirir. Kulluk, kendi olmamaktır. Tanrının özgürleştirici, eşitleyici rahmeti kuladır: kendi olmayana. Efendinin iyiliği de kölenin sadakatinin, kendi olmamaktan şaşmamasının karşılığı. Huzura kavuşabilmek kendi olmamayı hazmetmeyi, içselleştirmeyi şart koşuyor.7 Huzur, kölenin efendisine sadakatinin karşılığı misali, kulluğun mükâfatı oluyor. “Sadakat”ın kökü “sıdk”tır. Sıdk, doğruluk, gerçeklik, yürek temizliği demektir: kendi olmaya kalkan (“Doğru yol”dan sapan) kölenin ne gibi sıfatları ve ne tür bir muameleyi hak edeceğinin işareti! Kaldı ki Tanrı en büyük azadcı ve merhametlilerin en merhametlisi olduğu kadar, en amansız kahredici ve cezalandırıcıdır da. (Kahhar : Allahın sıfatlarından). “Kahr”: 1. Zorlama, zorla iş gördürme. 2. Üstün gelerek mahvetme, helâk etme, batırma, ezme  Bunlar da, koruyucu ve esirgeyici, bağışlayıcı olmak gibi, yine köle sahibinin vasıflarındandır. Ayrıca, çok iyi bildiğimiz “kahraman” da kahreden demektir.

Varlıklının yoksulla çelişkisinde “çözüm”, sınıflı toplumda, varlıklının var, yoksulun yok sayılmasında tecelli ediyor. Yoksul kişi, yok olarak vardır: var olmanın varlıklı kişi için geçerli maddî ve manevî hemen hiç bir kıstası onun için geçerli değildir. Bedenine ve hayatına el konulmuş, böylece mal mülk, servet ve gelecek sahibi olması da engellenmiş köle hiç bir varlığı, mülkü, serveti vb. olmayan (o hâle getirilmiş, “mülksüzleştirilmiş”) proleterin ön-örneği, prototipidir.

Tanrıya atfedilen vasıflar olarak hepsinin ortak içeriği kulluk bağının yüceltilmesi, giderek güvenceye bağlanmasıdır. O güvencenin temel dayanağı kölenin nerden geldiği meşkuk “köle ruhu” mu? O ruhu doğurup besleyen doğrudan maddî zemin var. Kölenin hayatı baştan sona, her an, bir meşakkat yumağı ya da felaketler zinciri değildir. Köleliğin ne olduğu kriz anlarında belli olur. Kriz anları, maddî zeminin sarsıldığı anlardır. En iyi yürekli, en yumuşak başlı bir köle sahibi söz dinlemeyen, isyan eden bir köleyi “istemeyerek” de olsa her cezalandırışında başka köleleri aynı âkıbete uğramadıkları için kendisine medyunu şükran kılarak krizi atlatır. İsyancı kölenin gördüğü ceza kölelerin hepsine birden ödedilen diyet ya da borçtur: sadece zalimce sopa yememiş ya da öldürülmemiş olmanın değil, Tanrıya hamdü sena ederekten “sıdk”la yaşanan isyansız, çatışmasız, krizsiz, sıradan bir hayatın karşılığı. Köleyi köle sahibiyle barış içinde yaşatan kapandır bu. Teslim alınmışlığını içine sindirerek yaşamayı sürdürebilmek için köle, Tanrının huzurunda kendisiyle eşitlenen efendisine sahip çıkar. Dahası, efendisinin efendiliğine ve kendisinin kulluğuna sahip çıkar. Kurtuluşu orda görür: hiçliği seçer. Hiçliği seçmekten başka bir seçeneği olmadığını, dünyanın ve evrenin böyle yaratıldığını ve hayatın bu olduğunu teslim eder, “kader”ine razı olur. O kader’e “nasip” de diyebilirsiniz. Anlamları: 1. Pay, hisse, 2. Birisinin elde edebildiği şey, 3. Allahın kısmet ettiği şey... Her şey yerli yerine oturuyor. “Hüdavend”in anlamlarını hatırlayın. İran gibi köklü bir devlet ve din kültürüne sahip bir toplumun kelâmında efendi, sahip ve hükümdar kavramlarının Tanrı kavramıyla birlikte yankılanması boşuna olmasa gerek. Karanlıkta sürünenle gökteki muhteşem Tanrı arasındaki bağda efendiye, mal sahibine, hükümdara kulluk yansıyor. Tanrının yüceliği karşısında hiçlik (hiçliği idrakle varlığa kavuşma) devlete kulluk bağının yeniden üretilmesidir. Doğru yolda olmak için bütün “iç ve dış ile” gökteki Tanrı’ya teslim olmanın ardında yeryüzünde  teslim alınmış olma olgusu duruyor.

Tanrıya ibadetle devlete itaat yer değiştirebilir yüklemlerdir. Ya da devlet enikonu Tanrı gibidir, hattâ Tanrı bilfiil devlettir de denilebilir: kişi kuldur. Tanrıya atfedilen vasıfların künhüne varıldığında devlet gerçekliğinin Kafkaesk özüyle karşılaşırsınız: kişi hiçtir, devlet her şey. Hiçten hamam böceği de çıkar, dev de çıkabilir. Varlık kuruntudur.

1) İtalik vurgu benim. T.A.
2) Din’in Frenk dillerinde karşılığı Latince “religio”dan türer. Religio, insanın tanrılarla arasındaki bağ ya da, yeminle bağlanmada olduğu gibi, mecburiyet, yükümlülük, vb.’dir. Religio da, bir ihtimal, “relegere” (toplama, bir araya getirme, mecburiyet) ve “religare” (sımsıkı bağlama) kök anlamlarından türemiştir. (The Oxford Dictionary of English Etimology, C.T. Onions, 1966.)
3) Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, s. 64-65.
4) İngilizce “lord” kelimesinin anlamları: efendi, sahip, mal sahibi, hükümdar, Tanrı. (Redhouse, İngilizce-Türkçe Sözlük.) Fransızca “Seigneur”ün anlamları: derebeyi, soylu kişi, mal sahibi, Tanrı. (Fransızca Petit Larousse.)
5) İslamın Araplar eliyle ilk yayılma döneminde savaşta esir edilip köle yapılan, sonra da İslam dinine geçmelerine karşılık azad edilen yabancılara (çoğunlukla İranlıydılar) mevali deniliyordu. Bunlar “İslam’da” olmakla birlikte, tam anlamıyla “İslam’dan” değildiler. Türlü kısıtlamalar ve eski efendilerine karşı yükümlülüklerle kuşatılmışlardı. O yıllarda İslam içi çekişmelerde, çatışmalarda taraflar arasında sorun oldular. Kendilerini azad edenlere “minnet borcu” duymaları gerekirken kendi çıkarlarını gözeterek davrandıkları için onlara ihanet etmekle suçlandılar. (Julius Wellhausen. İslamiyetin İlk Devrinde Dinî-Siyasî Muhalefet Partileri. Türk Tarih Kurumu Yayınları, s.129-135.)
6) Türkçede zenginin “varlıklı”, fukaranın “yoksul” nitelemesiyle anılmasında bunun izleri var.
7) “...onlar seninle çekişecek olurlarsa de ki, ben bana tâbi olanlarla beraber, kendimi kâmilen Allaha teslim ettim...teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.” Âli İmran sûresi III/19/20. Gazali’ye göre de “İslam bütün iç ve dış ile teslim olmaktır”. (Bkz. Burhan Oğuz, THKK. s. 66.)