Kim kimi yarattı?

Devlet olgusu ile toplumu oluşturan bireylerin bilincinde evrene, hayata ve insana yüklenen anlam arasında da sıkı bağlar var. İlk yaradılış efsaneleri her yerde devletin doğuşuna ve tahkimine yol açan tarihsel süreçleri ve o süreçlerle birlikte gelişen güç ilişkilerini yansıtan “tanıklık”lardır. Hepsinde başlangıç noktasının bir “tanrısal” güç tarafından yaratılan bir âlem, ya da düzene sokulan bir “kaos” durumu olması rastlantı değildir. Üretimin örgütlenmesi ve artı-ürünün paylaşılması temelinde toplumsal iş bölümü ve özel mülkiyetin belirmesi, giderek toplumun karşıt sınıflara ayrılması, devletin ortaya çıkması, erken sınıflı toplum insanının kendini içinde bulduğu varlık âlemini ve kendi benliğinin o âlemdeki yerini  de belirlemiştir. “Ben neyim?” sorusunun cevabı, yaşanan gerçeklikten bir tür “kamusal fantazi” (ya da mitolojik kurgu) âlemine yansıyan bir dizi “neden” ve “nasıl” sorusunun cevabını içerir. O cevaplarda, tanrısal sûretler ardında, dünyevî gerçeklikler ve onların evrimi yansır.*  Bu bağlamda varoluşun yaradılışa koşullanması, varlık nedeninin dışsallaşmasıdır, yani dünyanın ve o dünyada yaşayan kişinin kendi adına varlığının inkârıdır. Varlığa kavuşma, o inkârın yaratan/yaratık ilişkisi dolayımıyla sureta “aşılması”nda gerçekleşir.

* Toplum dinamiklerinin tarihsel evrimi varlığa kavuşmanın evrim uğraklarını da belirler. Başka türlü nasıl olur da feodal beyin gazabından kaçıp şehir varoşuna sığınan toprak kölesi, bir kaç yüz yıl sonra topluma, hayata, dünyaya ve evrene atfettiği anlamı kendi varlığında gören sermaye sahibi burjuva (“yurtdaş” ya da “birey”) olarak zuhur edebilirdi?