Tektaş Ağaoğlu hakkında

tektas-agaoglu-veda2Ömrü boyunca düşündü ve yazdı; hakkında hak ettiğinin çok azı yazıldı. Komünist mücadele hem düşük frekanslı güncel, hem de yüksek frekanslı gelecek mücadelesidir; fakat Tektaş Ağaoğlu hesapsızdı, her an “en son hesaplaşma” için mücadele edecek bir komünistti.

Tektaş Ağaoğlu’na çevirileri, denemeleri, dili, kültürü, üslubu ve yaşama adabı açısından bakanların, onu “en yüksek mertebeye” oturtmaktan başka yapabilecekleri bir şey zaten yoktur; çünkü hakkı odur. Mihri Belli onun için “Türkiye’nin yaşayan tek gerçek sosyalist entelektüeli” demişse, onu yüceltmemiş, bilen ve tanıyan herkesin ortak görüşünü yansıtmıştır.

Ayağı hiçbir zaman yerden kesilmemiştir. Türkiye’nin en yetkin birkaç çevirmeninden biriydi ama aynı zamanda kasap çırağı idi. Oxford Üniversitesi’nde hukuk okumuştu fakat  hukuk tanımazın biriydi; yıllarca geçimlik ücretli işçi olarak çalışmıştı.

Ertuğrul  Kürkçü, “Bizler Tektaş Ağaoğlu ve onun gibi işçi sınıfı aydınlarının emek ve eserlerinden beslendik ve besleniyoruz. İyi ki vardı, iyi ki varlar.” derken güzel söyledi; Marksist literatür Tektaş ayarında komünistlerin kıratını zaten “organik aydın” diyerek en olgun tanıma ulaştırmıştır; Tektaş “işçi sınıfı aydını” idi.

Yetti mi?

Bence hayır. Ömrünü işçi sınıfının nihai davasına vakfetmiş bu adamı anlatabilmek için, bütün dünyada komünist mücadele ve siyasetin sonbahar hüznüne girdiği ve anlı şanlı nice komünistin, “İdeolojiler öldü!” diye ağlayıp yerlerde süründüğü 1990 sonrasındaki yaşamına ve düşüncesine özellikle bakmak gerekir. Tektaş Ağaoğlu, “Marksist pratiğin yenilgisi Marksist teoriyi sarsmaz” demiş, bunu işitenler ona “dinozor!” diye saldırmış, o da, “Evet ama yaşayan dinozorum” diye cevap vermişti. Marksist Dinozorlar da sözünü söylesin diye 2000 yılında KIZILCIK dergisini çıkarmış ve son nefesine kadar sürdürmüştür.

Kızılcık dergisi Marksizmin sorunlarını tartışmaya ve gündemde tutmaya, olaylara ve olgulara Marksist açıdan bakmaya çalıştı. Tektaş’ın-Kızılcık’ın derdi, çöken Sovyet sosyalizminden gerekli dersi çıkarmaktı. Eşitlik ve özgürlük ile devlet ve toplum ilişkilerine kafayı takmıştı.

Kapitalizm ile en son polemiği şu olmuştu:

Böyle bir duruma, bu kadar eşitsizliğe nasıl dayanılır, nasıl razı olunur? Temel olgu eşitsizlik değil, tahakkümdür. Eşitsizlik sonuçtur. Onu yaratan da, sürdüren de tahakkümdür. Açıkçası, sınıf tahakkümü; devleti bir tahakküm aracı yapan olgudur. Bu noktada kesin tavrınızı belirlemeden, yani insanın insanla ilişkisinde zoru ve zora teslimiyeti dışlamadan insanlar arasında eşitsizlik sorununun köküne inemezsiniz.

Devletin tahakküm aracı olarak işlevi salt tahakkümle, eşitsizliği olumlayan ideolojik koşullanma olmadan yürümez, bu doğrudur. Ama ideoloji de tahakküm olmadan bir işe yaramaz ve üstelik ideolojiyi sürekli besleyen etkenlerin en başında tahakküm gelir.

Herkes herkes kadar köle ya da birileri herkesden ‘daha eşit’ mi olmalı? Evrenin, doğanın, hayatın yasası bu mu? Değilse, eşitlik ne zamana ve nereye kadar, niçün ertelenebilir? Hemen şimdi yaşanacak bir şey değilse, anlamı nedir, neye yarar? Hemen yaşanacak bir şeyse, ‘bu kadarı’yla yetinmenin ya da ‘o kadarı’nı yarına ertelemenin anlamı nedir? Yarına çıkacak yolun taşlarını bugünden döşemenin bedeli mi? Bugünün İngilteresinin hâli, 19. yy. Sanayi Devriminde ve sonrasında heder olup giden milyonlarca çalışan insanın hayatına değer miydi diyorsunuz? Değerdiyse, niçin ve ne için değerdi? Tek tek her insanın hâlini, geleceğini ne belirliyor? ‘Kader’ mi ?

Ne ki eşitsizlikten habire yakınmayla ve eşitlik için kavga verilerek eşitlik kazanılamaz. Aslolan özgürlüğün, herkes için özgürlüğün kavgasını vermek ve her an vermektir. O kavgayı yarına ertelemek ya da göğe havale etmek bugünü, bugünün açlığını, sefaletini, cehaletini, umutsuzluğunu ve umarsızlığını yarına taşımaktır. Eşitsizliğe teslim olmaktır. Eşitsizliğe itiraz ve isyan her yönüyle ve her veçhesiyle bir özgürlük sorunudur.