Tektaş Ağaoğlu'na veda

Ece Ayhan: Hayatı şiirinin eylem alanıydı

Sevgili Ece... Ölünce, ne çok seveni, takdir edeni, hayranı olduğu bir kez daha görüldü. Bir kez daha, evet, çünkü seveni, hayranı, takdir edeni hiç eksik olmamıştı. Ama o, yine de, yıllar sonra bir “sultanî” yalnızlık içinde öldü... Bunun sırrı nerededir?

Ece Ayhan şiirinin çağdaş Türk şiirini (50’li yılların sonundan bu yana) çok etkilemiş olduğu hep söylenir durur ama ondan gerçekten etkilenmiş –onu tekrarla­makla kalmayıp ondan aldığını şiire verebilmiş– birini gösterin, gösterebilirseniz... Türk şiirinde sözü edilmeye değer bir “Ece Ayhan” ekolü, akımı ya da damarı var mı?

O şiire direnip başka mevzilerde direnenler şair olarak kalabildiler. İş etkilenmeye geldiğinde, etkilen­me kaynakları başkalarıydı: Nazım, Attila İlhan, Oktay Rifat, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever...

Ece Ayhan şiiri, değil etkilenmeye, taklide bile açık olmayacak kertede orijinal bir şiirdir. Etkilenme kültür temelli bir olgudur. İç kabullenmeler ve asgari müşterekler üzerine bina olur. Kimi şairlerse tümüyle dışarda devinen bir duyarlıktan ses getirirler. Hudayınabit ve nevi şahsına münhasırdırlar.

Ece Ayhan’ın şiiri ortak tınılara tıkalı, iç kabullen­melere kapalıydı. İştirakleri hep, sözün iyi anlamında kendinden menkuldü. Sırrını dilinde aradılar, şiirin sırrı zaten hep dildedir diyerek çıktılar işin içinden. (İlhan Berk, “Ne dersem şiir olur,” diyerek tüketti konuyu.) Oysa sır, Ece Ayhan’ın sözünde ve o sözü söyleyen Ece Ayhan’daydı. Sözü kendine, kendisi sözüne uyumlu yaşadı Ece Ayhan. Hayatı şiirinin eylem alanıydı. Cebinde tabanca taşırken zihninde şiir kurduğu çok olmuştur.

Hep dışarda kalmayı seçti, dışarda kalmakta diretti. Onun kadar sevimli ve dost canlısı bir adam nasıl o kadar kavgacı ve bazen “nalet” biri olabilirdi? Onca sözü edilen “sıkı”lığının anahtarı buradadır. Şiir yaz­mayı kendini kanıtlama aracı kılmaya hiç kalkmadı; bir estetik (“poetika”) uğraşı olarak da görmedi. Sağır takli­di yapmayı severdi.

Böyle şairlerin şiiri gökten zembille inmiş gibidir. Zembilin içini karıştırırsanız orada rüyanızda görmeden anlamını kestiremeyeceğiniz sayısız “çer çöp” bulur çıkarırsınız: her biri bir dünya ve tarih değerindedir. Bunu en çok ve en iyi örnekleriyle Ece Ayhan’ın en popüler olmuş –bir kuşağın günahtan arınma amentüsü niyetine çok sevilmiş– “Yort Savul” şiirlerinde değil, sözgelimi Kınar Hanımın Denizleri ve bakışsız bir kedi kara’dakiler gibi daha başka şiirlerinde görebilirsiniz. (Yeri gelmişken söyleyeyim: Çağdaş Türk şiirinin iki önemli, gizemli “abla”sı var. Biri Ece’nin ablası, öbürü Dağlarca’nın. Bu ablalar edebiyat tarihimizin nisyanına terkedilmemeli diye düşünüyorum.) Ama zembilin içini karıştırmayı bilmek gerekir.

***

EPİTAFİO

Boğulmuş geldiler denizden ikindi üzeri,
yeşil çuhalı kahveler rıhtımında gizlenmiş
çivit rengi evlerine. Falı İspanyol—.

Başlarını eğiyorlar yine ablalarının önünde,
sabahleyin olduğu gibi. Saçlarını tarasınlar
ve ayırsınlar diye ortadan. Kör düğüm—.

Onları çağırıyor çığlık çığlığa, bir iskambil kağıdı
sokağından, malta taşları üzerinde, çocuk oyunu
binlerle. Şeytan çizilmiş—.

Görüyorlar, ne de güzel gülüyorlar öyle uzun
uzun. Ama gelemeyecekler işte. Bohçaları
derleniyor. Aceleleri var. Çürük—.

Acaba çıkar mı yine önüne, kopçalarını ilikletmek
istiyen o şişko kadın, Afrikaya giden yosunlu ve
çetin yollarının da, ablaları.

Ece Ayhan

Kızılcık, sayı 13, Eylül/Ekim 2002, s. 58.