Tektaş Ağaoğlu'na veda

Türkiye ve laiklik

On altıncı yüzyıl başında Avrupa’da Hristiyan ruhban sınıfının çürümüşlüğüne genel tepkiyi yedeğine alan güçlü bir "dinde reform" dalgası yükseldi. Reformasyon’un nesnel olarak temel işlevi Tanrı inancını Katolik Kilisesi’nin kabuk bağlamış, yozlaşmış anlayış ve pratiklerinden arındırıp içselleştirmek, bütün Ortaçağ boyunca kâh alttan alta, kâh açıkça süren Kilise-Devlet çekişmesinde devlet ağırlıklı süreçleri hızlandırmaktı. Aynı zamanda hareket,ardındaki bu saikle ve genel veçheleriyle, epeydir toplumda öne çıkıp gelişmekte olan yeni mülk sahibi burjuvalarla yerleşik feodal çıkarlar ve kurumlar arasındaki çekişmenin bir izdüşümüydü. Protestan mezheplerin üstün geldiği yerlerde kiliseler "milli"leştirildi, cemaatler büyüklü küçüklü kralların ve prenslerin denetim ve güdümüne bağlandı. Roma Katolik Kilisesi’nin vicdanlar üzerinde evrensel tasarruf hakkı siyasal ve hukuksal veçheleriyle birlikte sona erdi. Evrensel (Katolik) Kilise ile doğrudan ya da dolaylı yoldan ona bağlı ruhban sınıfının aradan çıkmasıyla kişi gökte Tanrı ve yeryüzünde kendi yöneticileriyle başbaşakaldı.

Roma Kilisesi’nin temsil ettiği evrensel otoriteye başkaldırı bu arada köylüleri, küçük ve orta zenaatçıları, vb. de etkilemiş, önlerinde açılan özgürleşme ufku onları da kendi özgül ve acil dünyevi talepleriyle harekete katmıştı. Protestan prensler köylülere amansız bir savaş açtılar, yerleşik otorite karşıtı köylü hareketi acımasız bir şiddetle bastırıldı. Bu olurken kiliselerin,  manastırların  ve sair din kuruluşlarının mal varlıklarına el konularak ticarette ve şehirlerin yoğun iş hayatında önemli mevziler tutmaya başlamış olan girişim erbabına haraç mezat satılıyor ya da bağışlanıyordu. Kapitalizmin ilk birikim süreci bundan büyük ivme kazandı. Katolik kalan ülkelerde, başta Fransa ve İspanya olmak üzere, Roma hakkı ve nüfuzu zaten nicedir bir hayli törpülenmişti; Kilise,burjuvazinin çıkarlarıyla  bağları giderek pekişirken mutlakiyetçi yönelimleri de güçlenen krallığın ve merkezi bürokrasinin yönetim alanı içine girmişti. Daha sonraları Kontr-Reformasyon hareketi reform dalgasının daha da yayılmasını önledi ama olan olmuştu. Yitirilen alanın epey bir bölümünün geri alınması uzun zaman aldı.

Fransa’da iç savaş boyutunda yıllarca süren ciddi çatışmalardan sonra yenik düşen Protestanlık, Krallık katında bir uzlaşma1 sonucu, "hoşgörü" temelinde müsamahaya mazhar bir gelenek olarak varlığını sürdürdü. Zamanla Kontr-Reformasyon karşısında mevzi yitirdi ama, meşruiyeti bir daha sorgulanmadı. Söz konusu hoşgörü dinsel inanca değin ayrımcılığın kanlı çatışmalara yol almasını önlemeye yönelik bir tutum olduğu kadar, mutlakiyetçi kırallığın feodal merkezkaç güçlerle çekişerek sürdürdüğü iç dengenin de önemli bir unsuruydu. Daha sonra, 18. y.y.’da yine Fransa’da, bir ucu tanrıtanımazlığa kadar açılan Aydınlanma akımı belirip hızla parladı. Aydınlanma’nın ardında duran ve onunla daha da ivme kazanan burjuva dinamiklerin önünde yeni ufuklar açıldı. Burjuvazi 1789’da devlet yapısını parçalayarak ve Kilise’nin kitleler üzerinde süregiden nüfuzuna zorlayıcı yöntemlerle cephe alarak siyasal iktidarı ele geçirdi. Daha sonra burjuva devrimciler, iktidarın tahkim süreci daha tamamlanmadan ve cumhuriyetçi Fransa Avrupa’nın hemen tüm mutlakiyetci, tutucu güçleriyle bir ölüm kalım savaşına tutuşmuşken, "Aydınlanma ile bağdaşır" yeni bir din yaratma çabası içine girdiler. Bu yapay ve resmi "din" sökmedi. Ama çabanın sonuçsuz kalmasından çok, izlediği seyir ilginçti. Yükselen burjuvazi iktidarı ele geçirme sürecinde Kiliseyi karşıya alırken, aynı zamanda, onun ne olduğunu, neye yaradığını –şu ya da bu biçimde onsuz yapamayacağını– gördü. Yerleşik din kurumu ya da Kilise iktidar kavgasında burjuvazi karşısında feodalite artığı güçler için bir mevzilenme odağı olabiliyordu. Altedilmesi gereken din değil, o odaktı. Bunu başardıktan sonra burjuva iktidarı dinin kendisi için de gerekli, yararlı, hayırlı olduğunu kavramakta gecikmedi. Robespierre gibi devrimci demokratların kendi kendileriyle tutarlı olma uğruna eskisinin yerini alacak yeni ve "akılcı" bir "din” yaratmaya kalkmalarının nedeni buydu. Bu başarılamayınca burjuvazinin daha ılımlı öncüleri Kilise’nin Tanrısıyla yollarını ayırmaktan vazgeçtiler ama, dinin kitleler nezdindeki itibarına, nüfuzuna atfettikleri önemden ötürü, onun kendilerine karşı bir mevzilenme odağı olmasını önleyecek önlemleri almayı da "akıl ettiler".

Daha sonraları burjuva demokrasisi, şöyle ya da böyle, ya da burda böyle, orda öyle kendini dayattığından beri, burjuvazinin ihtiyaçları ve zorunlulukları doğrultusunda Kilise ile devlet arasına koyduğu mesafeyi her yerde "ayar"da tutmaya özen göstermiştir: Kilise’nin kişi bilinci ve vicdani üzerinde nüfuzunun, hatta çoğu halde, sözgelimi İspanya’da ağır baskısının sürmesini sağlayan teorik ve pratik tutumlarla bağdaşır olagelmiştir.2

Laiklik iște budur. Tarihsel somut olgu olarak temel varsayımı ve referans odağı dindir. Dinin, ortalığı kan götürmeden, kişinin bilinci ve vicdanı üzerinde baskı ve koşullandırma aracı olarak işlerliğini "düzenler". İşlevi, dinin egemenlik sistemi adına ve yararına iş görmesine elverir hegemonik koşulları sağlamak ve sürdürmektir.

*****

Türkiye’de laiklik, sık sık, toplumun yönetiminde "Tanrı iradesi" yerine "halk (ya da ulus) iradesi"nin geçmesi olarak tanımlanır. Bunun, kişi (yurtdaş, birey) açısından, yaşanan gerçeklik somutunda kayda değer bir anlamı var mı? Ya da ne kadar var? Laik Cumhuriyet’çilerin halk iradesi denilen bir şeye vurgu yapmaları esas sorunun kavram kargaşası içinde güme gitmesine neden oluyor. O kargaşada, sınıf olgusu ve çelişkisinden soyutlanmıș "halk iradesi" ibaresinden doğan mistifikasyonda, sorun tereyağdan kıl çekilircesine sözde "çözüm"e kavuşturuluyor.

"Halk iradesi" ve "Tanrı iradesi" birbirine eşdeğerde soyutlamalardır. Tanrı iradesi onu temsil eden ya da yansıtan ruhban sınıfı ya da Tanrıdan yetkili hükümdarda ve o dolayımla, toplumda  ağır  basan feodal çıkarların devletle, devlete tanınan yaptırım gücüyle ilișkisinde somutlanıyordu. Halk iradesi denilen şey de onu temsil eden  ya da  yansıtan "seçilmiş" parlamento ile onun içinden çıkan ve ona karşı sorumlu olduğu söylenen yürütme erkinin ve onun ardındaki burjuva çıkarların devlet gücüyle ilișkisinde somutlanıyor. Aralarında, sınıflı toplumda kișinin teslim alınmışlığı ve varlığının inkarı açısından tanımla sınırlı, izafi bir ayrım var. "Halk iradesi", her zaman, toplumsal/siyasal hegemonyayı elde tutan sömürücü sınıf ve zümrelerin iradesi, çıkarı doğrultusunda tecelli edîyor. Tıpkı Tanrı iradesi gibi.

"Seçilmiş" parlamentonun ne olduğunu herkes çok iyi bilir: Bile bile lâdes! Temsili demokrasi, söylendiğine göre, "bütün kötü sistemler içinde en iyisidir". Bu "en az kötü" sistemin her yerde üç aşağı beș yukarı aynı sonuçları doğuran farklı uygulamaları var. Sistem kimler için kötünün “en iyisi”dir sorusu bir yana, "bütün kötüler içinde en iyisi" denilmekle kötüye mahkumiyetin kesin nihai hüküm katına çıkarıldığına işaretle yetinip geçelim.

”Tanrı iradesi" insanların başına feodal baronları çıkardıysa, "halk iradesi" de gide gide endüstri baronlarını çıkardi. Sınıf bilincinden yoksun ücret kölesi, endüstri baronunun hışmından kurtulmak için, "Kurtulayım da nasıl olursa olsun! " diyerekten, "Tanrı iradesi"nin, yani daha güçlü bir "merci"in devreye girmesini tercih edebilir. Hiç de haksız olmaz. Yanılır ama haksız değildir. Ona, kapitalist toplumda endüstri baronlarıyla, parlamentolarla, devletle ("halk iradesi" ile) başbaşa yaşadığı gerçeklikler karşısında, tercihinde haksız olduğunu anlatamazsınız. Yanıldığını anlatabiliyorsanız, o zaten sınıf gerçekliğiyle tanışmaya bașlamış demektir. O zaman halk iradesi denilen soyutlamadan kendi payına neyin, niçin, ne kadar düştüğünü görerek endüstri baronunun pençesinden kurtulmanın gerçekte ne olduğunu, nasıl olacağını anlamaya başlayacaktır. Toplum hayatında temel sorunun yönetim yetkisine ilişkin halk iradesi/Tanrı iradesi karşıtlığında ya da devletin laik olup  olmamasında değil, varlığının kendisine ait olmasını sağlayacak özgürlük koşullarının kazanılmasında ve bunun sınıf mücadelesiyle ilişkisinde düğümlendiğini görecektir. O koşullar kazanılmadığı sürece, ”halk iradesi” ya da ”genel irade" gibi terimlerle ifade edilen, karar süreçlerini toplum ve kişi adına  bağlayıcı kavramlar kişiye özgürlük ufku açar gibi görünür ama, gerçekte, teslim alınması ve varlığının inkarı pratiğinin değișken koşullarda sürüp gitmesini sağlayan hegemonik meşruiyet gerekçeleri olarak işlev görürler.

Laiklik bireyin özgür olabilmesinin yine de vazgeçilemez koşullarından biri değil mi? Öyle elbette! Ne var ki, temel  varsayımı din ve işleyişi dine referanslı olduğu için, halk iradesi kılıfının bir yan öğesi ve o haliyle, yine halk iradesi gibi, siyasal demokrasi bağlamında özgürleştirici bir potansiyeldir sadece. O potansiyel, salt var olduğu için, kendi kendine, gerçeklik kazanmaz. Kendi başına ve başlı başına bir değer de ifade etmez. Kapitalist toplumda kişinin varlık koşullarını belirleyen sadece din/devlet ilişkisi değildir. O ilişkinin bir ayağının da sermaye olduğu çoğu kez unutuluyor. Din/Devlet/Sermaye üçlüsü birin üç, üçün bir olduğu büyülü Teslis’tir. Üçgenin iç açılarından birini ne kadar daraltırsanız diğerleri tümünün toplamı adına o kadar genişler. Büyü bozulmaz. Büyünün bozulması için Teslis’in bozulup dağıtılması gerekir: sermayenin sömürüsüne de, ona yataklık eden yabancılaştırıcı ve baskıcı devlet olgusuyla birlikte son verecek koşulların oluşması. Bu olmadan, salt laiklikle, dinin bilinçler ve vicdanlar üzerinde açık ya da gizli, doğrudan ya da sinsi tahakkümü son bulmaz; sınıf egemenliğinin değişen koşullarına uyum sağlayıp yeni biçimlere bürünerek sürer gider.

*****

Türkiye'de laik Cumhuriyetçi öğreti ve ideoloji Fransız burjuva siyasal/toplumsal kültürüyle yakın bağlar ve etkileşim içinde gelişti. Bununla bağlantılı olarak yurtdaşların vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılmaya, devlet gücüne teslimiyeti ve itaati içselleşmiş biçimiyle dinin gölgesinde sürdürmeye baştanberi teşne oldu. Türkiye Cumhuriyeti, kurulușunu belirleyen sınıf tabanı, genel ve spesifik karakteri, yönelimi ve gelişme perspektifiyle bir burjuva cumhuriyeti olduğuiçin bu böyle oldu. Başka bir cumhuriyet olsane olurdu ya da başka bir cumhuriyet olabilir miydi tartışmasına girmenin yeri burası değil. Burada altı çizilerek belirtilmesi gereken nokta şu: o koşullarda ne olabilirdiyse o olmuştur ama, bu tesbite katılmak bir şeydir, olabilenin ne olduğunu bütün yönleri ve boyutlarıyla irdelemekten kaçınmak, irdelendiğinde ortaya çıkan sonuçları hasıraltı etmek ya da çarpıtmak bambașka bir şeydir. Tespitte mutlak bir değer yargısı, olumlama gizli değilse, "olabilen"in ne olduğu, nasıl olduğu, neye mal olduğu da sorgulanmalıdır. Sosyalist "toplum mühendisliği" teorik yönelimleri kadar pratik sonuçlarıyla da seksen yıldır alabildiğine eleştiriliyor. Çok ağır, acımasız hükümler de veriliyor. Ama burjuva toplum mühendisliğine TC’nin kuruluşu ve gelişmesi somutunda hiç toz kondurulmamak isteniyor. Bu da sözde bilimsellik ve kimi zaman da ucuz Marksizm adına yapılıyor. Olan olduktan sonra, olanı sonuçlarıyla birlikte irdeleyip sorgulamaksızın, "Ancak bu olabilirdi," deyip orda durmakta, olanın olabilmesinin maliyetini hiçe sayma, o maliyete mazeret sunma, "Buna da şükür!" kabilinden içe sindirme tavrı yok mudur? Hatta, bir tür, şükran borcu ödenircesine sorumluluğa "vekaleten iştirak" yok mudur? Toplumsal ya da ”bilimsel” kaderciliğe mi mahkumuz? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş döneminde ve sonraları, günümüze dek, "burjuvazi (ya da bir ‘ulus’) yaratma", "çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma" uğruna, vb. toplumun ve kişinin kaderini belirleyen "gelişim", "ilerleme", "kalkınma" sürecinde onca hayatın temel harcı niyetine harcanmasını ve harcanan hayatların dağılımında (tahsisinde de diyebilirsiniz!) haksızlığı, hoyratlığı, vurdumduymazlığı, vb. olumlamaya ya da olumlanmasını onaylamaya mecbur muyuz? Haksızlık, hoyratlık, vurdumduymazlik, vb. tarihin "yazgı" hanesine mi yazılacaktır? Burjuva cumhuriyeti artısıyla eksisiyle kutsayanlar, açık yüreklilikle, “Bu uğurda, evet, haksızlık da gerekliydi,” demeye hazır olmalıdırlar.“Haksızlık” soyut bir ahlaki yakıştırma ya da hüküm değil, haksızlığa uğrayanlar için olduğu kadar ondan yararlananlar için de somut olgudur. Haksızlık oldukça ve sürdükçe edinilen servetler ve yitirilen hayatlar sözkonusudur. Buradan bakınca, burjuva cumhuriyetin yurtdaşlarının vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılma "ilke"sinden hiç şaşmamış olmasının nereden kaynaklandığı, neye yaradığı, o ilkeden her sapmanın niçin ve ne için –laiklik tartışmalarında hep ileri sürüldüğü gibi– "tehlike" yarattığı daha iyi anlaşılır. "Tehlike" karşısında meydanı boş bırakmama anlayışı ve pratiği ile belli ellerde ve o ellerde sermaye birikimine elverişli ortam ve koșulların sağlanması arasında çok sıkı bağlar var.

"Cumhuriyet bir devrimdi. Her devrim kendi ilkelerini, hedeflerini belli bir șiddetle hayata geçirir," deniliyor.Amenna! Şiddetin insani maliyeti,yașanan hayatlar somutunda kişiye maliyeti ne olacak peki? Burjuvazinin şiddeti ya da "burjuvazi adına" şiddet yalnız yobaz güruhunu, hacı hoca takımını, işbirlikçi padişah düşkünlerini, kompradorları, mandacıları, vb. ezmedi. Hayatın kapitalist gerçeklikçe belirlenen günlük akışı içinde milyonlarca emekçinin, köylünün, dar gelirlinin canını burnundan getirdi. Bunu da dini dünya işlerinden dışlamak için değil, dünya işlerinin "icabı" olarak yaptı. Köylerde olsun, şehirlerde olsun milyonlarca insanı yokluğa, yoksulluğa, hayatlarında eksilmeye mahkum eden neydi? O ne idiyse, yaşanmayan ya da eksik yaşanan hayatların hesabı ondan hiç sorulmayacak mı? O hesapta açığa çıkan haksızlık sorgulanmayacak mı? Bu ülkenin onca yıldan sonra şu haline bir bakınız. Nerden nereye gelindi... Evet, gelindi de, sahiden, nereye gelindi diyorsunuz? Hele bir deyin bakalım! Bu gidişle de, yine, nereye gidilebilir? Yaşanmakta olan bu "en büyük kriz" nedir? TC devletinin iç ve dış borçlarınınödenmesi sorununun kuru istatistik tablolarında sergilenen çözümsüzlüğü ya da üretimin finansmanının çıkmaza saplanmış olması mı, yoksa gelir dağılımındaki adaletsizliğin her sorunun çözümünü bugünkü düzen yerinde kaldıkça imkansız kılan bir raddeye varmış olması mı?

Bir başka deyişle, "Cumhuriyet" denilen şey soyut bir heyula mıdır? Somut içeriği yok mudur? Bu raddeye varmış adaletsizlikte bu Cumhuriyet’in payı nedir? Seksen şu kadar yılın yarısı sıkıyönetimler, olağanüstü haller, hepsi de burjuva cumhuriyeti korumak, kollamak, ilerletmek için gerçekleştirilen ve katlanılan darbeler altında "demokrasi denemesi" ile geçti. Bugün gelinen yer yine de kimseyi tatmin etmiyor. Yoksa bu ülkenin insanları, birkaç kuşak birden ardarda, "nankörlük" illetine mi tutuldular? Laik devlet, altmış yıldır hep "makbul" sayılmayan siyasetlere ve siyaset adamlarına oy veren kendi halkının "adam olmazlığı" konusunda kesin  karara varıp onu adam etmenin gereğini yerine getirebilmek için zaman zaman 28 Şubat "balans ayarı" gibi usullere başvurmaktan ve Cumhuriyetin kuruluşundan yetmiş beş, seksen yıl sonra yeniden en başa, 10. Yıl Marşı’na dönmekten başka çare göremiyorsa, o cumhuriyetin ne işe yaramış olduğunu bugün o  ”çaresizlik”ten kendilerine ve birilerine özel misyon çıkaranlara sormak gerekmez mi?

Hiç bir devlet salt despotik olmak için, ya da yöneticilerin kafa yapısı "öyle" olduğu için despotik olmaz. Kafa yapısı yöneticilere kendiliğinden, durup dururken ârız olmaz. Tarihten geliyorsa, nasıl geldiğine ve tarihin bugünün kapısına dayanmazdan önce nerede durduğuna bakmak gerekir. Her şey despotik devletin, Türkiye kapitalizminin varlık koşullarının –bir türlü giderilemeyen akut sermaye birikimi eksikliği ve uluslararası ekonomik işbölümünde alt sıralara mahkumiyet ile  bunların hep bilinen kümülatif sonuçlarının– doğurduğu onulmaz aczin bir "icabı" olduğunu gösteriyor.

"Nerdeydik, nereye geldik!"

Gelinen yer, bir yere kadar gelinen yerdir. O yere göre "kadar" ölçüsü –tıpkı "kader" gibi– değişkendir. Ülke ekonomisini böyle bir acze mahkum eden koşullar sürerken kimler nereye varmışlar, kimler nerede kalmış? Ne, ne için, nasıl değişmiş? Değişmeyen ne? Elbette hayatta ve  toplumda hiç bir şey bugünden yarına, bir anda değişmez. Değişim, süreçtir. Ama kadar’lar ve kader’ler o süreçte böylesine eşitsiz bölüşülmüşse ve bölüşülüyorsa bunun hesabı, kadar’ı ve kader’i belirleyen egemenlik sisteminden, onun siyasal ve toplumsal tecellisinden pekala sorulur. Sorulmasın mı? Nerden nereye gelinirken yaşanan hayatların nasıl yaşandığını kaale almadan, değişken kadar’da/kader’de artılarla eksilerin birliğinin hesabını çıkarmadan şu ya da bu hedef, ideal, vb. (aydınlanma, ilerleme, kalkınma, büyük ülke, güçlü devlet olma, vb...) uğruna egemenlik sisteminin somut tecellisini salt adı "cumhuriyet"tir diye kutsamak, en azından yargılamaktan kaçınmak, "O koşullarda bu kadar!" diyerek mazur görmek mi gerekiyor? Reel cumhuriyeti görmezden gelip  sanal cumhuriyetle oyalanmak mı gerekiyor?

Özetle, TC’de sınıf iktidarının "despotik devlet" uygulamaları olmadan altından kalkılamayacak ciddi toplumsal/siyasal muhalefet potansiyeli üretmesi çok doğaldı. Laiklik üzerine vurgu iktidar mekanizmasının ana dişlilerinden biri olarak işlev görmüştür. Laik Cumhuriyet’te kapitalist toplum mühendisliğinin temelleri ve sonuçları enine boyuna sorgulanmaksızın bu ülkenin ne kriz halleri, ne demokrasi/özgürlük davası, ne de parlamenter meşruiyet ve "siyasi irade" sorunu doğru anlaşılabilir. Bunun gibi, en devrimcisinden en gardropçusuna dek laik Cumhuriyet’çiliğe en köktencisinden en ılımlısına dek karşı çıkışların ardındaki dinamikler de anlaşılamaz.

*****

Cumhuriyet laikliğini irdelemeyi sürdürelim.

"Laiklik dinsizlik demek değildir!" Doğru. Ama laikliğin savunulmasında bu sözün bizde olduğu kadar sık tekrarlanmasına niçin gerek duyuluyor? Bu sözde, herkese yönelik bir "dinli olmaya" çağrı yok mu? Ya da dinsizlik suçlamalarından niçin o kadar çekiniliyor da laikliğin nitelenmesinde bu söyleme başvuruluyor? Laiklik adına kıyameti koparanların dinli olmakta keramet gördükleri çok açık!3

Ya da laik Cumhuriyet’çilerin hiç dillerinden düşürmedikleri şu ünlü şiar:

"Kulla Tanrı arasına girilmez!"

Bu şiar, her ne kadar dinin dünya işlerine karıştırılmamasıyla ya da birilerinin başkalarına din dayatmasını önlemekle ilgiliymiş gibi gösterilmek istense de, aslında Tanrı inancının ve dine bağlılığın kişinin bilincinde içselleşmesinden beklenen yararın ifadesidir. O nedenle de, böyle bir şiarla yola çıkılması belli bir din anlayışının ve din/devlet ilişkisinin dünya işlerinde işlevli kılınmasının ta kendisidir.

"Kulla Tanrı arasına girilmez!" ne demektir?

"Kul da olsun, Tanrı da!"

Bu, kulluk sürsün ve Tanrı belli birilerinin tekelinde olsun demektir. Kul için Tanrıya, Tanrı adına kula kim sahip çıkacak? İslam’da ruhban sınıfı ya da Hristiyanlığın Kilisesi yerine geçen bir "Cami” olmadığına göre, kulluk sürerken Tanrı’yı egemenlik sistemi adına devlet sahiplenir. Cumhuriyetin seksen yıllık tarihinde de kulla Tanrı arasını hep devlet işgal etmiştir. "Araya girilmez!" TC devletinin koyduğu yasaktır. Çünkü o "ara"nın sahibi var! Mülke tecavüz gibi bir şey. Oraya adım atılmasından en çok devlet gocunuyor. Bu şiar, zaten, İslamın kendi şiarı. İslam devletinin (özellikle de onun Osmanlı türünün) kul üzerinde dolaysız tahakküm tekelinin gerekçesi. Türkiye Cumhuriyeti, hilafeti kaldırarak ve ilgili yasa metninde açık bir ifade ile, "Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir..." diyerek bu gerekçenin altını bile bile çizmiş, açılan yeni  dö- nemi geçmişe referansla tanımlamıştır.

Bunun mantığı şu: Padişah kovulduktan sonra onun "Halife" sıfatının padişah olmayan birine yakıştırılması ya hepten anlamsızdır, ya da bundan çıkarılabilecek anlamlar meşruiyet sorunu yaratır. Doğrusu, padişahın yerini alan "Hükümet ve Cumhuriyet"in o sıfatı kendisinin kuşanması,  dolayısıyla o işlevi kendisinin yüklenmesidir. Halktan yetkili olduğu varsayılan parlamento, kendini  ve devleti, "haktan yetkili" Hilafetin hilât’ıyla donatmıştır. "Halk iradesi" padişahı devre dışı kalınca, doğrudan ilahi iradenin yerine "halkın dini” geçirilmiştir. Meşruiyet sorunu böyle çözülmüştür.

Bu tutum da belki o gün için bir "taktik" öngörülüyordu. B. Tanör’ün deyişiyle, hedefe "adım adım"ilerleniyordu.Ne ki Cumhuriyet o taktiğin kıskacından kendini hiç kurtarmadı. "Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir" hükmü bugün de TC yasalarındaki yerini koruyor. Laik devlet pratiği de hep o doğrultuda tecelli ediyor: toplum için din gereklidir. ("Laiklik dinsizlik demek değildir!") O halde ”halkın dini”ni halk iradesine dayalı meşruiyetin ("milletin kayıtsız şartsız hakimiyeti”nin) en azından bir öğesi saymak gerekir. O nedenle de din sahiplenilmeli  ve üzerinde ona atfedilen önemle mütenasip bir denetim ve güdüm uygulanmalıdır. ("Din, din adamlarına bırakılamayacak kadar ciddi bir kurumdur.") Dine toplumun manevi harcı olarak sahip çıkılırken ("Hepimiz elhamdülillah Müslümanız!") çağdaşlığa –kapitalist toplum düzeninin serpilip gelişmesine– açılan yolda engel çıkarması önlenmelidir. Ayrıca, imparatorluk artığı bir coğrafyada çeşitli mezheplere, tarikatlere, etnik kimliklere, vb. bölünmüş bir İslam toplumunda merkez-kaç güçlerin önünün kesilmesiyle "ümmet"ten "ulus"a geçiş –kapitalist pazarın bölünmez bütünlüğü– teminat altına alınmalıdır. Kısacası, din üzerinde devlet denetimi esastır. Buanlayış dinin dünya işleri arasında sayılmasından başka bir şey midir?

*****

Cumhuriyetin kurucuları dini kendi anlayışlarına göre dünya işlerinden ayırdılar ve bireyin "vicdanina hapsettiler," deniliyor orda burda. Fiiliyatta olan, vicdanların dine hapsolmasıydı. Kurucular ve takipçileri dünya işine karıştırılmaması gerektiğini söyledikleri, ama toplum için "vazgeçilemez" olduğunu düşündükleri dinin kişi vicdanına karışarak onu devlet adına esir almasında beis görmediler. TC’nin en devrimci dönemlerinde dahi dinsizliğin toplumda ve resmi makamlar indinde ne şiddetli bir tepkiyle karşılandığı çok iyi bilinir. Bu arada dünya işini laik esaslar doğrultusunda düzenlemenin "gerçek din"in bir gereği olduğu da hep ileri sürülegelmiştir. "Gerçek İslam"ın Cumhuriyet’in temel taşlarını bağlayan harcın ayrılmaz bileşeni olduğu ön-kabulüyIe devlet  dinlerden  din,  inançlardan inanç beğenmeyi kendine hak bilmiş, iş edinmiştir.

"Arkadaşlar, bizim dinimiz İslam dini, en makul ve doğal bir dindir... Doğal olabilmesi için makul olması gerekir. Akıl, çabuk kavrama, muhakeme, mantık, bilim, fen ve hepsine uygun olması gerekir, ki öyledir... Biliyorsunuz, bizim dinimizde bilimin ve erdemin ayrıcalıksız elde edilişi ve uygulanışı vardır. Kimse bundan ayrı tutulmamıştır. Bu nedenle hepimiz eşit olarak din ne ise, hükümleri ne ise hepsini öğrenmek zorundayız ve öğreneceğiz...İnsanın dinsiz olması olanaksızdır... Dinsiz kimse olmaz. Doğal olarak biz, bağlı olduğumuz dinin en uygun ve en olgun olduğunu biliyoruz ve buna inancımız vardır...” (2 Şubat 1923’te İzmir’de "Türkiye’nin Geleceği Hakkında Halkla Konuşma".)

...”...bağlısı olmakla rahatlık ve mutluluk duyduğumuz İslam dinini de, yüzyıllardır gelenekleştiği gibi bir siyaset aracı olmaktan kurtarmak ve yüceltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inançları ve vicdani kanıları karışık ve rengarenk olan siyasetten ve siyasetin tüm organlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak ulusun dünyadaki, ahretteki mutluluğunun buyurduğu bir zorunluluktur..." (1 Mart 1924. TBMM’nin 2. Dönem, 1. Toplantısına Açış Konuşması.)

"Soru: Öyleyse yeni Türkiye’nin siyasetinde dine aykırı hiç bir eğilim ve nitelik olmayacak  demek.

Cevap: Siyasetimizi, dine aykırılık şöyle dursun, din açısından eksik bile hissediyoruz.

Soru: Düşündüklerinizi bana daha iyi açıklar mısınız?

Cevap: Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, doğrudan doğruya gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum... Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya ulusunun içinde  daha karışık, uydurma, batıl inançlardan ibaret bir din  daha vardır. Ama bu cahiller, bu zavallılar sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa  yaklaşmazlarsa kendilerinimahv ve mahkum etmişler demektir.Onları kurtaracağız."5

Buradan yola çıkılmış ve bugüne varılmıştır. Arada gerçek bir "kopukluk" olmamıştır ("karşı-devrim" filan...) Olduğu iddiaları, tarihsel gerçeklikle bağdaşıp bağdaşmadığına hiç bakılmaksızın sürdürülegelen hüsnü kuruntudur. Cumhuriyetin ilan edildiği gün dile getirilen görüş bugün de hep ileri sürülüyor. "İslam kimliği" sahiplenilerek ve övülerek nereye kadar yükselebileceğine "laiklik", yani devlet adına ölçü biçilmek isteniyor. Cumhuriyete bağlı, inkılapçı din adamı yetiştirme "ihtiyacını" karşılamak için Cumhuriyetin ilk, en devrimci yıllarında kurulan ve sonradan yıllar geçtikçe yine devlet tarafından "halkın çocuklarının din eğitimi ihtiyacı"nı karşılayacak kurumlara dönüştürülen İmam Hatip Okullarına sayılarının "gereğinden fazla" olduğu ve belli bir siyasi görüş ya da partiye "fidelik işlevi" gördükleri gerekçesiyle karşı çıkılıyor..!

Sorun, "laik devlet"in din eğitimini zorunlu, vazgeçilemez görüp din diye neyin öğretileceğini önemsemesi ve bu alanda karar vermeye kendini yetkili görmesindedir. Dahası, o yetkiyi  kullanmazsa toplumun felakete sürükleneceğini ispatı gerekmeyen bir kaziye saymasındadır. Bu anlayış, gide gide –toplumda “komünist fitne”ye karşı korku barajı oluşturma, yurtdaşların kurulu düzenden yana manevi ve düşünsel teçhizatlanmasını sağlama saikinin de katkısıyla– din eğitiminin bütün okullarda zorunlu kılınmasını getirmiştir. Aynısı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevinde ve işlerinde görülüyor. O da resmi bir devlet organı. Din işlerini devlet adına tedvir ediyor. Dinde ve  dini ciddiye alan müminler, mütedeyyinler için (bu arada, tabii, herkes için) hayatta neyin doğru, neyin yanlış, neyin gerekli, neyin gereksiz, vb. olduğuna dair fetvalar çıkarıyor. Kuranı Kerim yorumları yayınlıyor, insanları hayatlarını buna göre yaşamaya çağırıyor. Kimi dindarların görüşleri, inançları bu yorumlara uymuyorsa onlar "yobaz", "mürteci", "batıl inanç sahibi", "müşrik", vb. oluyorlar. Bu arada Diyanete bağlı on binlerce devlet memuru imam her Cuma hutbesinde devletin üstlendiği çeşitli dünya işlerine dair cemaate aynı telkinatta bulunmakla görevli. Bu insanlar din adına devlete mi çalışıyorlar, devlet adına dine mi hizmet ediyorlar? Devletin diyanet işlerini tedvirden elini çekmesi hiç düşünülemeyecek bir şey mi? Bunun parti programlarında bir talep olarak ileri sürülmesi neden "devletin temel nizamlarından birini değiştirme"ye teşebbüs suçu sayılıyor ve parti kapatma gerekçesi oluyor? Bu bile, tek başına, laiklikten ne anlaşıldığını göstermeye yeter. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu haliyle ve bu işleyişiyle, ne olduğu ve ne  olmadığı her an, her vesile ile devletçe ya da devlet adına belirlenen bir dine atıfla dünya işlerinin  tedvir edildiği bir tür "modern teokrasi" değilse nedir?

Cumhuriyetçi "laiklik" –burada yer darlığından ötürü birçoğuna değinilmeyen– bütün bu gibi ken- dine özgü yanları ve yönleriyle, dinin dünya işine, yani siyasete doğrudan karıştırılması, hattâ açıkça araç kılınmasıdır.

"Gerçek" din, "asıl" İslam, vb. tarzında bir söylemin laiklerin dilinden hiç düşmemesi sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Bu söylemin kendisi pekala din istismarı olduğu gibi, dinin istismar edildiğinden muttasıl yakınmak da ayrıca dini istismardır. Dinin "el değmemiş kutsiyeti"ni sahiplenen, bundan kendine pay ve paye çıkaran bir siyasal tavırdır. Bu tavrın Cumhuriyet laikliğini içinden çıkılmaz sorunsallıklarla yüklü bir kavram ve olgu haline getirdiği çok açık. Ne ki bu, öyle durup dururken, "kolayca" bir eğilim olarak ortaya çıkmış ve sürdürülüyor değil. Derin bir sınıfsal mevzilenmenin ifadesi.

Devlet dinden elini çekmiyor, çünkü çekemez. Dine ihtiyacı var. "Dünya işlerine karışmayan bir din"e ihtiyaç duyuluyorsa, o ihtiyaç, nereden bakılırsa bakılsın, dünya işleriyle ilgilidir. O ihtiyacı karşılayan her şey, din eğitiminden Diyanet İşleri’nin örgütlenmesine ve finansmanına kadar, siyasetle iç içedir. Kapitalist devlet halkın ezici çoğunluğunu canından bezdiren sorunları çözmekten aciz. O aczin üstesinden geleceği de yok. Toplum gerçekleri... ülke gerçekleri... dünya gerçekleri... "Özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, sağlık, eğitim, işçi hakları, şu  bu... ne kadarı mümkünse şimdilik o kadar, idare edin gitsin... onların yerine din verelim! Ama öylesini değil, böylesini verelim. O ka- darını da değil, bu kadarını verelim!"

Dini, varlığı kaale alınacak bir toplumsal ve toplumbilimsel olgu olarak görmekle, toplumsal işlevli bir olgu olarak gözetme ve gözetleme arasında dağlar kadar fark var. "Laik" Cumhuriyet, anayasasında devletin dini İslamdır diye yazmasa da, onsuz yapamıyor. "Laik Cumhuriyet"çi yurtdaş da, dine inansa da, inanmasa da, çoğunlukla onsuz yapamıyor. Her ikisine göre de din kitleler için bir "ihtiyaç"tır, onlara "lazım"dır. Oysa dinin kitlelere lazım olması, asıl, mevcut egemenlik  sistemi  için ve o meyanda her "laik" devlet için bir ihtiyaçtır. Bizde de laiklik bağlamında tanımı önceden konulmuş bir İslamın kerameti burdadır. Siyasete araç kılınmayacak, yozlaştırılmayacak bir İslam! Reel Cumhuriyet gerçekliği ile kitlelerin yaşadıkları hayat arasındaki uçurum dinin yozlaştırılamayacak kutsiyeti ile doldurulmak isteniyor ama olmuyor. İslamın semavi güzelliğini, temizliğini, akılla, mantıkla, bilimle bağdaşırlığını, vb. herkes paylaşaraktan ne güzel kardeş kardeş yaşanıp gidilecekken birileri çıkıp araya giriyor, onu gökten yere indiriyor, kutsiyetini bozup yozlaştırarak devletle kitleler arasındaki dünyevi çelişkiyi istismar ediyor, azdırıyor.

"Din siyasallaşıyor, sonu iyi olmaz," diyorlar. Sonu iyi olmaz da, hangi kötüye varır? Kimler için kötüye varır? Aslında din baştanberi siyasallaştırılmıştır, siyasetle iç içedir. Din-siyaset ilişkisinin getirisini paylaşmada ihtilaf çıkmıştır sadece. Bir süredir o ilişkiyi bilhassa kendinden yana yontmaya bakan geniş bir çevrenin ekonomik/toplumsal tabanı bir hayli palazlanmış, güç toplamıştır. Siyasi iktidarda –karar mekanizmalarında– söz ve oy sahibi olmak artık o tabana ve onun üzerinde oturanlara yetmiyor: belirleyici olmak, ileri atılmak, olduğundan da daha zenginleşmek, memleketin asli sahipleri arasında sayılmak ve –kapitalist sömürünün şaşmaz gereği olarak– en öne geçmek istiyorlar. "Taht iddiası" güdülüyor... yani taht kavgası var. O kavga sermayenin kendi içindeki çatışmadır. Değişik sermaye kesimleri arasında, çalışan kitleler üzerindeki sömürünün nimetlerini paylaşma kavgası veriliyor. Din üzerinde devlet denetimi daha Kurtuluş Savaşı sırasında ve hemen sonrasında TBMM içinde beliren ünlü yol ayrımıyla da (Birinci/İkinci Grup, Cumhuriyet Halk Fırkası/diğer çeşitli fırkalar, "Gazi/muhalifleri", vb.) bağlantılıdır. "Gazinin muhalifleri" arasında onun çağdaşlaşma hedeflerini paylaşmayanların sayısı çok azdı. "Gazinin yandaşları"yla aralarında sınıfsal köken ve konum bakımından da kayda değer bir ayrılma yoktu. Anlaşmazlık "yöntem"e, hükümet etme tarzına dairdi. Yöntemde anlaşmazlık her zaman iktidar ilişkilerine, yani gelir, servet paylaşımı ve gelecek beklentisine dairdir. Yollar orada, burjuva cumhuriyetin getirisinde ve götürüsünde paylaşım uzlaşmazlığında ayrıldı. Halkın dinini sahiplenmenin tarzına, usulüne değin karşıt tavırlar o kavgada karşılıklı siyasal mevzilenmelerin nedeni değil, uzantısıydı. Aynı kavga bugün, "laik" Cumhuriyet’çilerin "irtica" takıntısıyla siyasal İslam yandaşlarına atfedilen "şeriat" tutkusu ve bunların çatışmasından doğan gerilimde dışa vuruyor.

Türkiye’de sermayenin "daha doğarken" tekelci olduğu bundan çok önce söylendi. Sermayenin daha baştan böyle tekelci olmasıyla tarihsel aczi arasında çok sıkı bağlar var. Onulmaz birikim yetersizliği, taht iddiası güden "yeşil sermaye"nin "laik" tekelci çıkarlar içinde ihata edilmesine elvermiyor. Kavgasız gürültüsüz paylaşılabilecek pasta yok çünkü ortada. Olacağı da yok. "Adaletsiz gelir uçurumu" denilip geçilen olgu, çok çeşitli ve karmaşık somut veçheleriyle, sermaye sömürüsünü olmadık açmazlara  mahkum  ediyor. Bu durumda iki kesim –ya da kutup– arasında rekabetten doğan gerilim toplum hayatına, siyasete ve ideolojik tavırlara yansıyor. Burda söz konusu olan, emek sömürüsünün getirisine el koyma bağlamında zıtların birliğidir. Bunun içindir ki,  büyük  sermaye ne kadar özgürlükçü, demokrat, ilerici, vb. olabilirse, "yeşil" sermaye o kadar özgürlük düşmanı, yalancı demokrat (takiyyeci), gerici, vb.’dir. Ya da tersi.

Zıtların birliği Türkiye’nin siyasal/toplumsal düşünce âleminde genellikle iyi algılanamamış, geleneksel pozitivist değerlendirmeler bazında ilerici/gerici çelişkisi ve çatışması gibi görülmüş ve zaman zaman sözgelimi İdris Küçükömer gibi kelimenin iyi anlamında orijinal düşünürleri, kimilerine sağını solunu şaşırtan ünlü "paradoks"a sürüklemiştir. Bugün bu "paradoks" –solun sağda, sağın solda görünmesi– kimi sermaye muhibbi (küreselleşmeci, 2.Cumhuriyetçi, vb...) mahfillerin zihinlerinde ve dillerinde geçer akçeye çevrilirken, "paradoks"a vaktiyle olmadık sertlikte dile getirilen tepkiler de kimi sol mahfillerde yeniden "ilerici/gerici" çelişkisi düzleminde tedavüle sokulmaktadır.

"İlerici" ya da "gerici", "laik" ya da "şeriatçı", görünüşte ne olurlarsa olsunlar temelde çalışan halkın karşısında aynı paranın iki yüzüdür.

Burjuva cumhuriyete soldan olsun, sağdan olsun sahip çıkılarak gelecek perspektifine zar atmakla bir yere varılamayacağı yıllardır görülüyor. Her zar sermayeye düşeş çıkıyor; ama o da bunun hayrını göremiyor: süreğen kriz hallerinden ne yapsa başını alamıyor. Çıkış yolu, 70 milyonluk ülkenin geniş ve derin emekçi potansiyelini harekete geçirecek sınıf mücadelesinde ve onu tetikleyip hedefe yönlendirecek bağımsız sınıf siyasetindedir. Bu başarıldığı oranda laikliğin de, laiklik karşıtlığının da ipliği pazara çıkacaktır.

1) Fransa Kralı Dördüncü Henri, Kral olana kadar Protestanlığa yakın durmuş bir yüksek hanedan soylusuydu. 1572 yılında Katolikler Aziz Bartolemeus Yortusu katliamında on binlerce protestanı biçtiler. Önderlerinin hemen hepsi öldürüldü. 1589 yılında Henri, bir önceki Kral erkek varis bırakmadan ölünce tahta geçti. Birkaç yıl sonra da, katliamın şoku Fransa’da ve bütün Avrupa’da daha geçmeden, ülke hâlâ Katolik-Protestan çatışmalarıyla çalkalanırken, Protestanlıktan dönüp Katolik oldu. Bu olay ülkede "Protestan (sapkın) Kral"a itiraz sorununu çözerek mezhep çalışmasını yumuşatma eğilimlerini güçlendirdi. Protestanlığa ve Protestanlara meşruiyet ve birtakım özgürlükler tanındı.

2) Bütün 19. y.y. boyunca ve 20. y.y.’da Fransa’da Kilisenin özellikle eğitim alanında yerinin bir "sorun" olmayı sürdürmüş olması, laikliğin bu en "köktenci" türünün dahi ne olduğunu gösterir. Bir başka örnek de, 2. Dünya Savaşı ertesinde İtalya’nın, faşizmin altedilmesinde başı çeken komünistlerin elinden "kurtarılıp" NATO’ya emanet edilmesinde Katolik Kilisesi’nin üstlendiği siyasal işlevdir.

3) Ceza Yasası’nın ünlü 163. Maddesinin kalkmış olmasını bir türlü hazmedemeyenler, sözgelimi Anayasa Mahkemesinin önceki başkanlarından biri bundan on yıl önce bakın ne diyordu: “163, dinlere saygıyı sağlayan Maddeydi.” (Yekta Güngör Özden, TYS Edebiyat Dergisi, sayı 3, Ocak 1994.)

4) Bununla ilgili olarak, bakınız: Bülent Tanör, Kuruluş Üzerine On Konferans, Cumhuriyet Yayınları 1997. S. 44-46.

5) 29 Ekim 1923. Fransız yazar M. Pernot’ya demeç. Alıntılar için, bakınız: Atatürk’de Konular Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, s. 188-193.

Kızılcıksayı 16, Mart-Nisan 2003, s. 49-55.