Bildiği kadar konuşmak

  • Yazdır

seyhsaid-bw-crAKP il başkanı Diyarbakır’da şu mealde bir afiş astı: “’Evet’, Şeyh Said’in Ruhu’na duadır.”

Hayırcı tarafın ulusalcı, cumhuriyetçi, kemalist, aydınlanmacı takımından büyük tepki geldi:

“İngiliz ajanı Şeyh Said’in ruhuna fatiha…ha!...”

Hayırcı bilinen HDP’nin milletvekili Altan Tan dayanamadı, kemalistlere şu cevabı verdi:

“Şeyh Said’e ‘İngiliz ajanı’ diyen İttihatçı kalıntısı alçakların asıl kendileri İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğu’nu tasfiye ettiler.”

Altan Tan’ın çirkef bir dili var. Kaynağına (siyasal islam) benziyor. HDP “Kongre” benzeri bir siyasi oluşum olduğu için oradaki varlığı problem olmayabilir; ancak Kürt siyasi hareketine zarar verdiği apaçık. Tarih bilgisi var da, bu bilgiyi değerlendirecek muhakeme yeteneği zayıf.

Şeyh Said’e nasıl bakılmalı?

Toplumların ve toplulukların “Millî İradesi” bulunur ama “nedir, göster” diye sorulduğunda hiç kimse gösteremez. Bu iradeyi biz; toplumlar –veya topluluklar– isyan ettikleri zaman görüp gösterebiliriz. Şeyh Said de bu anlamda “Kürt millî iradesi”dir. Ona “İngiliz ajanı” denmesi “bıçkın ağzı”dır, aslı politikadır. Politik bir eleştiridir. Çünkü, Şeyh Said İsyanı sırasında “Musul Meselesi” Milletler Cemiyetinde ve İngilizlerin elindedir. O sıra eski dünya denilen coğrafyanın patronu İngiltere’dir. Musul vilayeti halkında (Kürtler-Araplar-Türkmenler) plebisit yapılsa, “Türklerle beraber olmak istiyoruz” eğiliminin açığa çıkmasından korkulduğu için İngilizler böyle bir referandumdan kaçınmaktadırlar. Şeyh Said İsyanı İngilizlere, “Kürtler Türkler ile beraber yaşamak istemiyor” diyerek Musul’u Türkiye’den ayırma niyetlerine katkı sağlamıştır. Kelime hiç hoş değil ama o sıra “İngiliz Ajanı” olmayan kim vardır ki! Doğu Halkları Kurultayı’nda da M. Kemal’e İngiliz Ajanı suçlaması yapılmıştır.

MUSUL MESELESİ

Altan Tan’a, “alçak” kelimesinden daha kabul edilebilir bir sözcük bulması için yardımcı olalım:

Musul’un kaderi; İngiltere’nin “almak”, Türkiye’nin “vermemek” politikasının arasına sıkışmış bir süreçte güçler çatışması sonucu belirlenmedi. Ankara’daki Kemalist hükümetin politikası, içerdeki itirazları bir an önce susturduktan sonra “verip kurtulmak” esasına dayanıyordu. Bunun en çarpıcı göstergesi, 3 Mart 1924’te TBMM’de Halifeliğin kaldırılması kararıydı. Bu noktaya, “Halifelik yanlısı” gibi gösterilen muhalefetin “kılıçla” tasfiye edilmesi ile ulaşılmıştı. Oysa tarihin o momentinde, “Halifelik yanlısı” olmak, Misak-ı Millî’yi ödünsüz korumakla eş anlamlıydı. (Muhtemelen Altan Tan da bugünkü kafa ile o gün siyaset yapıyor olsaydı, halifeci sayılacak ve tasfiye edilecekti.) Çünkü, Kürtler ile Türkler arasındaki en önemli bağı Halifelik kurumu oluşturmaktaydı.

Bu söylediğimizi temellendirmek için o tarihte Musul’da bulunan İngiliz resmî yetkilisi C.J. Edmonds’un şu değerlendirmesini örnek gösterebiliriz: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Halifelik’i ilga eden bir kanun çıkarttığını hayretle ve inanamadan ilk öğrendiğimizde Mart’ın ortasıydı. Zira, Kürdistan’ı indifa etmek üzere sürekli kaynayan bir volkan gibi tutan propoganda, esas olarak Kürtlerin dinlerinin en yüksek otoritesine duydukları hurafe halindeki bağlılığa dayanıyordu. Türklerin ayaklarının altındaki zemini bu şekilde kendilerinin çekmiş olması inanması çok zor bir şey olarak görünüyordu. Yeni durumu istismar fırsatını elbette kaçırmadık.” (C.J. Edmonds, Kurds, Turks and Arabs: Politics, Travel and Research in North-Eastern Iraq, 1919-1925. Yer: Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi, sf. 505-506, İletişim Yayınları.)