Bu yola niye girdik?

kukla2-crAKP Türkiye’yi, 15 Temmuz darbe girişimi vesilesiyle, daha önce isteyip de sokamadığı bir yola soktu. C.Başkanı Erdoğan’ın darbe girişimine “tanrının bize bir lütfudur” demesi bu nedenledir.

Darbe girişimi olmasaydı da Türkiye er veya geç bu yola girecek idi. 15 Temmuz darbe girişimi, süreci hızlandırdı ve Türkiye, içinden nasıl çıkılacağını hiç kimsenin kestiremediği bir kaos durumuna geldi. Kaos üst yapıda, devlet ve siyaset alanında yaşanıyor. Ekonomiyi de üstyapıdan sayan “–özel– Marksist Açı”dan bakıldığında, kaosun ekonomiye de bulaşma ihtimalinin giderek yükseldiğini söylemek mümkün.

Türkiye’yi bu noktaya AKP götürmedi, iç ortam ve koşullar sürüklemedi, asıl etki dışarıdan, emperyalist güçlerden (AB-ABD-Rusya) geldi. Türkiye’yi sürüklediler. Şöyle de denebilir: “Türkiye’yi dışarıya çektiler”!

Türkiye’nin kendini “belirleyici bir bölgesel güç”müş gibi hissetmesi de dışarıdan şırınga edilmişti, tuzak değildi. Ama dünya şartları dışarıda, birdenbire denecek ölçüde birkaç yıl içinde döndü. Büyükler bazı “büyük alan politikalarını” geri çektiler ve Türkiye tam manasıyla angaje olduğu pozisyondan, kendine biçilmiş kaftanın içinden çıkamadı.

Bu arada, “ulusal menfaat” adına Ortadoğu’da giriştiği ortaklıklar, ortaklar çekilince yalnızlığa dönüştü. C.Başkanı Erdoğan’ın ve başbakanı Davutoğlu’nun “Değerli yalnızlık” dedikleri duruma eski ortaklar “suç” demeye başladılar.

Bu noktaya gelinince artık gerçekten de bir “beka sorunu” doğmuş demektir. Buna “Türkiye’nin Bekası” da diyebilirsiniz, “AKP iktidarının Bekası” da, sonuç değişmez. İçinden nasıl çıkılacağını bilmiyoruz, bu nedenle “kaos” diyoruz.

Kaos her zaman ve her toplum için sözkonusu olabilir. “Toplum” eninde sonunda, şöyle veya böyle bir çıkış yolu bulabilir. Çıkış yolunu “ezen sınıflar” veya “ezilen sınıflar” bulur ve bir “ana gelişme doğrultusu”na yürünür. Ama bunu, sınıf mücadelelerinin mantığı üzere yaşadığı için, aynı zamanda bu nedenle “sağlıklı” ve “mantıklı” sayılan toplumlar becerebilir. Türkiye, sınıfsal mücadelesinin mantığını sonuna getirecek bir eksende yaşamadığı için, alttan ve üstten çürümüş, hatta neredeyse kokmaya başlayan bir toplum durumundayken kaosa sürüklendi ve içinden nasıl çıkacağını bilemiyor.

Anayasa değişikliği referandumu Erdoğan’ın Türkiye’ye önerdiği çözümdür. Bir çıkış yolu öneriyor. Bu öneriyle içinde bulunduğumuz durumdan çıkılacağına inanan var, inanmayan var. Öneri Türkiye kapitalizmini muhtemel bir çöküntüden kurtarmayı ummaktadır. Bu çıkış yolunun kendilerine hayrı olup olmadığını bilmeyenler ve kendi çıkış yolunu öneremeyenler, zamanla öğrenerek kendi çıkış yollarını bulacaklardır. Türkiye solu buna dahildir.

Kendi çıkış yolunu bulamayan Türkiye solu, AKP’nin, MHP’yi yedeğine alarak açtığı veya açacağı yolun faşizme çıkacağını tahmin ediyor. Nihayet bir tahmindir ve tartışılamaz. Ancak bu konuda bazı değişmez doğruları hatırlamakta yarar var.

Türk solu otuz yıl var ki, kendini DEMOKRASİ’ye hapsetti. Demokrasi olarak algıladığı mevcut durumdan her sapmayı “diktatörlüğe yönelmek” olarak değerlendirdi. Hangi biçimi olursa olsun, demokrasinin de bir diktatörlük olduğu unutuldu. Sözde ve yazıda ve hatta sokak pratiğinde ortaya koyduğu her şey, anlam ve hedef itibarıyla “demokrasi” içinde kaldı. Bu öylesine bir koşullanmaya yol açtı ki, “sosyalizm için mücadele”, demokratlık veya en çok “devrimci demokratlık” olabildi.

Faşizm modern bir terimdir. Modern siyasi örgütlenmeyi gerektirir. AKP gibi partiler isteseler de faşist olamazlar veya beceremezler. MHP aşısıyla da faşizm kurulamaz. AKP durup durup bir “üst akıl”dan söz ediyor ya. Faşizm kurmak veya yapmak ancak “O”nun harcı olabilir.

DEMOKRASİ şişman (kapsayıcı) bir kavramdır. AKP, “garip gureba” partisidir. Bu tür partilerle demokrasinin istismar edilmiş veya çarpıtılmış yüzlerce biçimlerinden birine varılabilir. Örneği çok görülmüştür. Mesela “Oklokrasi “ (mobocracy) olabilir. Ayak takımı yönetimi ancak bu olabilir. “Mobokrasi” olabilir. Buna da siz isterseniz “çoğunluk diktası” adını verin. “Tiranlık” da diyebilirsiniz, “tek adamlık”tan daha açıklayıcıdır. Sonuç olarak hepsine “Halkın yönetimi” demek mümkündür.

Bunlar, demokrasi yüceltilmiş ise, devrimci demokratlık abartılmış ise, demokrasilerin her türünün aynı zamanda bir diktatörlük olduğu unutulmuş ise bize ters gelen kavramlardır.

“Referandumda ‘Evet’ kazanırsa Türkiye Faşizme giden son engeli de aşacaktır” demeye yasak konulamaz elbette ama, gereğini yapacaksan!