Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

“Hayır” diyebilme sorumluluğu

hdp-miting-bw-crBirkaç gün önce toplanan HDP olağanüstü Merkez Yürütme Kurulunda, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılacak Anayasa referandumunda “Hayır” oyu kullanılacağına karar verildi. Referandumla ilgili tartışmaların başladığı ilk günden bu yana HDP yetkilileri her fırsatta referandumda “Hayır” diyeceklerini açıklamalarına rağmen bu konuda özellikle milliyetçi kesimlerin yarattıkları bir kafa karışıklığı yaşanıyordu. Son MYK kararından sonra halen HDP’nin referandum tavrı ile ilgili şüphe ileri sürmek ancak “art niyet”le açıklanabilir.

Kürtlerin bu referandumda “Hayır” oyu kullanmaları, aslında Türkiye demokrasisi açısından çok önemlidir. Önemlidir çünkü; bugün sürdürülmekte olan kampanyalarda özellikle Kürt Özgürlük Hareketi ve son dönemde devletin Kürtlerin yaşadığı coğrafyada uygulamış olduğu şiddet politikaları konusunda her iki tarafın da (Evet/Hayır) tavrı birbirinden çok farklı değil. Sol-sosyalist küçük bir azınlık dışında hem “evet” diyenler hem de “hayır” diyenlerden bu politikalara ciddi bir itiraz gelmiyor. İtirazı geçtik, her iki taraf da uygulamalar konusunda adeta bir yarış içinde. 17 Nisan sabahı hangi sonuç çıkarsa çıksın Kürtlere yönelik uygulamalara devam edilecekmiş gibi bir söylem sürdürülüyor. Bu durumda Kürtlerin “Hayır” oyu verme kararı, kendileri açısından ilk bakışta ciddi şekilde “riskli” değil mi? Nasıl olsa referandumdan sonra aynı zulme maruz kalacaklarsa, bu referandumda taraf tutmak ne demektir? Kürtlerin alması gereken pozisyon konusunda ilk akla gelen, bu oyunun dışında kalmak, yani referandumu boykot etmektir. Böylece taraf olmanın getireceği risk ve külfetlerden de kurtulmuş olmazlar mı?

Kürtler, “Hayır” oyu kararı almakla mevcut iktidara ve onun halktan istediği en az on beş yıl daha iktidarını (mevcut tek adam diktatörlüğünü) sürdürme talebine karşı çıkarak Türkiye Cumhuriyetini yönetmeye talip olan diğer güçlere bir fırsat da tanımış olmaktadırlar. Bunu elbette bir lütuf olarak kabul etmek gerekmez, zaten öyle değil. Fakat aldıkları tavrın böyle bir sonuç doğuracağını da düşünmek yerinde olur.

Olaya bu açıdan bakıldığında, Kürtlerin “Hayır” oyu verme kararı, diğer “Hayır”cıları önemli bir sorumluluk altına sokmakta. Hiç kimseden Kürt Özgürlük Hareketi konusundaki görüşlerini değiştirmeleri beklenmiyor. Böylesi bir beklenti gerçekçi değil elbette. Ama hiç olmazsa bu kesimler, kampanya boyunca “Hayır” oyu verme kararlarını gerekçelendirirken Kürt düşmanlığı argümanını öne çıkarmaktan vazgeçemezler mi? Kitlelerin zaten çok kabarık olan milliyetçi duygularını, Kürt karşıtlığı ve “bölünme” fobisini kullanarak azdırmaya çalışmasalar olmaz mı? Kendilerinin uzak durmayı tercih ettikleri barış, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik gibi insanlık değerlerini dile getirmeye çalışanlarla köprüleri atmak yerine sıcak ilişkiler geliştirmeyi deneyemezler mi?

17 Nisan’dan itibaren bu ülkede yaşamaya devam edeceğimizi unutmadan, insanlar arasına kin ve nefret tohumları ekilmesine karşı çıkmak hepimizin görevidir. Özgürlük ve hak talep edenlerden vebalı hasta görmüş gibi uzak durarak bir gelecek kurmamız imkânsız. Kimseyle aynı düşünmek, başkalarının dayattığı mücadele yöntemlerini onaylamak zorunda değiliz. Ancak, bizden olmadıkları düşünülerek ötekileştirilenleri görmek, tanımak ve anlamaya çalışmak zorundayız. Bu empatiyi kurmayı beceremediğimiz takdirde unutmamalıyız ki hiç kimse çaresiz değildir, kendi varlığını ifade edebileceği seçenekleri mutlaka bulacaktır.

Referandum sürecinde “Evet” oyu verecek iktidar yanlısı kesimlerden nefret ve kutuplaşma söylemini sürekli olarak artan bir dozda beklemek için kâhin olmaya gerek yok. İnsanları dışlamadan, milliyetçi duyguları azgınlaştırmadan, yarının Türkiye’sinde huzur ve barışı çağrıştıracak söylemler ancak “Hayır” oyu verecek kesimlerden beklenebilir. Eğer böyle olamayacak, bu savaş ve birbirini boğazlama ortamı devam edecekse referandum sonucunda “hayır” ya da “evet” çıkmasının çok fazla anlamı kalmıyor.

HDP’nin aldığı “Hayır” oyu verme riskine karşı, aynı kararı veren diğer kesimlere bu anlamda önemli bir sorumluluk düşmektedir. Herkes sorumluluğuna sahip çıkmalı bu sorumluluğun gerektirdiği şekilde bir üslup kullanmalıdır.

(25 Şubat 2017)