Karamsarlık iyimserlikten iyidir

birinci-meclis-bw“Sosyal medya” denilen şey zamandan tasarruf sağlayarak ekonomik değer üretiyor gibi gözükse bile, okumaktan, düşünmekten, muhakeme etmekten, kısaca “akıl yürütmek”ten de “tasarruf!” sağladığı için, siyaset mecrası olarak kullanıldığında, zararlı oluyor. Kendimden örnek verecek olursam: Kızılcık Dergisi için yazdığım bir yazı, iyi niyetli biri tarafından sosyal medyaya aktarılıyor. Orada, üslubuma yabancı biri tarafından yanlış anlaşılıyor ve eleştiriliyor. Bu ilk kişi eleştirisi sosyal medya zincirine yayıldıkça olumlu-olumsuz tepkiler ve cevaplar alıyor. Bir süre sonra bakıyorsunuz ki, yazı ve yazarı aradan çekilmiş, unutulmuş, sosyal medyacılar birbirleri ile tartışır hale gelmişler. Nereye gitti yazarın eleştirilerden yararlanma hakkı?

Önümüzde anayasa değişikliği referandumu var. Rejim değişecek yahut hükümet kurma ve yönetme biçimi değişecek; ne denirse densin, değişiklik tasarısı referandum’da kabul görürse Türk devlet ve siyaset sisteminde yeni bir döneme geçilmiş olacaktır. Yeni dönemin ne olacağını ve nasıl olacağını bilenler için referandum sürecinde tasarının reddedilmesi için çalışmak en doğrusu olacaktır. Türkiye solunun ve HDP’nin “Hayır” cephesinde olduğundan/olacağından kimsenin kuşkusu yoktur.

Ancak “Hayır” cephesini güçlendirmek ve kazandırmak için bilinçli olmamız da şarttır. Bilinçli olmamız, “Evetçi”lerin tarihsel ve güncel kozlarını bilmemizi de içerir. Bütün sol kuşaklar ve bugünküler, ilk kez böyle bir referandumla karşı karşıya gelmiş bulunmaktayız. Referandum, Türk+Kürt, Türkiye toplumunun tamamını ilgilendirmektedir. Toplum referandumda “bloklar” halinde karşı karşıya gelecektir. Bu bloklar, bizim ilk bakışta görüp tanıdığımız sınıfsal bloklar değil, Türkiye toplumunun 100 yıllık tarihi içinde saklanmış, uyuyan ve dönemeçlerde kendini gösteren bloklardır. Başarılı bir “Hayır” kampanyası için bunları tanımak ve kavramak, hepimiz için yararlı olacaktır.

C.Başkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Adalet Bakanı Bozdağ AKP’nin yapacağı referandum kampanyasının stratejisini açıkladılar. (MHP henüz açıklamadı.) Üçü de, “Atatürk dönemi devlet ve siyaset yapısına dönüyoruz” dediler. Sundukları anayasa değişiklik paketi söylediklerinin doğru olduğunu gösteriyor. Ben de, niyetlerinin bu olduğunu düşünmekteyim.

“Yok yaaa!...” demeden önce oturup 1. TBMM’nin tutanaklarını satır satır gözden geçirmeyi göze almalısınız. Orada “1.Grup”, “2. Grup”lar vardır. Birinci Grup’un lideri M. Kemal’dir ve hükümet bu grubun içinden çıkmıştır. Bu meclis, her gün her oturumda, yeni bir devlet ve siyaset sistemi inşa etmektedir. “İkinci Grup, yapılandırılmakta olan devletin nasıl bir devlet olacağını önceden sezmiş,” (S. Ağaoğlu) ve muhalefetini buna göre kurmuştur. Devlet ve siyasetin yapısına ilişkin her yasa ve düzenleme, hükümeti TBMM’nin denetimi dışına çıkarmak hedefine yönelikken 2. Grup “kuvvetler ayrılığı” prensibini cansiperhane savunuyordu. M. Kemal ve silahlı devlet gücünü elinde bulunduran çevresi  kuvvetler ayrılığını savunanlara öyle bir saldırdı ki, öldürdü, yıldırdı, korkuttu ve sonra da bir “yorum” ile meclisi dağıtıp utanç verici bir seçime gitti, topunu birden tasfiye etti. O halde biz, “amacım aynısını yapmaktır” diyen AKP’nin referandumu kazandığında neler yapacağını az çok kestirebilir durumdayız.

Peki, Türkiye bu noktaya kim tarafından getirildi, bilmiyor muyuz? Bal gibi biliyoruz. Referandumda “Hayırcılık”ın en etkin blok gücünü oluşturacağı anlaşılan CHP tarafından getirildi. 2007 cumhurbaşkanlığı seçiminde Sabih Kanadoğlu isimli bir provokatörü bu iş için kullandı, “367” problemini icat etti ve kullandı. Baykal ilk duyduğunda “saçmalık bu” dediği halde sonradan AKP’li bir cumhurbaşkanı seçtirmemeyi tarihi bir görev addetti. Başardı da. Ama hukukun kendisi ile değil, “yorum” ile. Tıpkı 1923’te M. Kemal’in, sayısal çoğunlukla değil yoruma dayalı bir darbe ile ilk meclisi dağıtmasında olduğu gibi.

AKP, önüne CHP tarafından konulan bu engeli aşmak için cumhurbaşkanını 1. derecede seçimle halkın seçmesini sağlayan değişikliği referanduma sundu ve kazandı. O zaman ki açmazı MHP, meclise girerek çözdü ve bugün karşımızda halkın doğrudan seçtiği bir cumhurbaşkanı var. AKP başkanı Binali Yıldırım da, “o gün yarım kalan sorunu çözüyoruz” diyerek neyin ne için olduğunu hepimize hatırlatıyor.

Türkiye’de ”tarihi bloklaşma” temelinde oransal güçler üç aşağı beş yukarı %40-%60 gibi şekillenmektedir. Bu hep böyle ölçülmüştür. Aksi mümkün olmamıştır. Ecevit CHP’si 1977 seçiminde birinci parti olmuş, iktidara yaklaşmıştır ama o seçimde bile oran yine %40-%60  gibiydi.

Türkiye’nin bu gerçeğinden baktığımızda “karamsar” oluyoruz. Böylesi daha iyidir. Özellikle solun karamsar olması, iyimser olmasından daha iyidir. Çünkü sol kendine güvenerek değil, dışındaki siyasetlerin ve güçlerin eğilimlerini tartarak iyimserlik üretmekten muzdariptir. Ne zaman kendi gerçekliğine dönmüş, o zaman karamsar olmuştur. Karamsar olduğu zamanlar ise, aynı zamanda solun mücadeleyi yükselttiği ve keskinleştirdiği zamanlardır.

Önümüzdeki referandum bir hesaplaşma olacak. Sol ise, şu veya bu konuda “bir hesaplaşma”nın değil, “toptan hesaplaşma”nın siyasetidir. Bu referandumu toptan hesaplaşmaya çevirmek mümkün değildir, fakat ilerideki hesaplaşmaların kapısını açmak için bir fırsat olabilir. Bizim için böyle olan Kürtler için de böyledir. O halde Kürtler bu referandumda “Hayır!” deyip susamazlar. Çünkü son bir yılda yerinden yurdundan edilen 1 milyon Kürt hâlâ evine dönebilmiş değil. Onlar “Hayır!” derken kendi şikâyetlerini ve taleplerini de yüksek sesle dile getirebilirler. Böyle yaparak ülkenin Batısı’nda “Evet” eğilimli olan Kürtleri “Hayır”a ikna edebilirler. Türk solu da AKP’nin zulmüne maruz kaldı, sol siyasetin potansiyel kitlesi olan işçi ve emekçiler de. Bu sol potansiyele solun söyleyecek o kadar çok sözü vardır ki, referandum sürecinde fırsat çıkmışken bunların can alıcı bir kaçını niçin dile getirmeyecekmiş ki?

CHP kendi pisliğini temizlemek için “Hayır!” diyecek. Desin.

Ne diyor Muharrem İnce: “Dokunulmazlıkların kaldırılmasına Evet demekle yanlış yaptık!”

CHP’nin temizlemesi gereken o kadar çok pisliği var ki.